Yöneticiler İçin İçeriksiz Online İtibar Yönetimi

Ajansta çalışırken müşterim olan bir global markaya merkezden brief gelmişti. Bu brief’e göre; Türkiye CEO’sunun kişisel sitesi ve sosyal medya hesapları açılacak, profesyonel bir yönetim yapılacak ve şirketin globalde yaşadığı dijital dönüşüm üst düzey yöneticiler üzerinden başarılı şekilde temsil edilecek. O zamanlar Linkedin Influencer (sonrasında Pulse oldu) mevzuları yeni çıkmış, amaç da TR CEO’sunu bu influencer’lardan biri yapmak. Strateji belirlendi, site ve hesaplar açıldı falan. Adam dijitalden neredeyse hiç anlamıyor. Lakin bildiği konularda yazı yazmaya, Linkedin’den ve Twitter’dan iletişim yürütmeye başladı zor da olsa. Hala arada bir denk geliyorum içeriklerine, çok büyümese de bildiği konularda yazıyor düzenli olarak, çekirdek bir kitle de oluştu etrafında. Yani, yaptı mı, yaptı.

Son 2 yıldır çok denk geldiğim bir şey var; derinlikten yoksun, sağlaması yapılmamış hap bilgi müptelası bir kitleye hitap eden, neredeyse tamamı global içerik sitelerinden alınan -çalınan da diyebiliriz- videoları her gün paylaşan bir yönetici tayfası peydah oldu. Sabancı Üniversitesi’nden bir anda dijital hayatımıza transfer olan Özgür Demirtaş bu tayfanın mükemmel bir temsili ve idolü.

Geçenlerde Twitter’da Tansu Yeğen adlı birine denk geldim. Samsung Türkiye başkan yardımcısıymış. Mashable, Tech Crunch, Dodo gibi içerik sitelerinden aparttığı videoları birer cümle ekleyerek paylaşıyor.

Bio’ya bakıyorsun, #technology #innovation dolu. Içeriklere bakıyorsun, başkalarının ürettiği videolar, tek cümlelik açıklamayla salınmış dijitalin ölümlü geçmişine. Yanılmıyorsam Twitter’da 250 bin takipçisi var. Kağıt üzerinde başarılı mı, başarılı.

Fakat bir de diğer taraftan bakalım. Samsung gibi bir şirketin Türkiye ofisi ikinci adamının 250 bin takipçiye ihtiyacı var mı? Yahut bu 250 bin kişi kimdir? Hakikaten bir üst düzey yöneticinin hitap etmesi gereken kitle midir? Çok tutmuş videoları RT etmek yerine içeriğe hiçbir katkısı olmayan alakasız bir cümle ile (“bu teknolojik gelişmeyi ben de atlamışım“) paylaşmak etik midir? Nicelik hakikaten bu kadar kıymetli midir? Sorular artırılabilir.

Düşünce akışından, espri ya da anlatım tarzından, yazdığı/paylaştığı şeyden, üsluptan falan tanıdık gelir bazı insanlar bir yerden sonra. Çünkü dijital bir kimliği oluşmuştur  bu insanların. Çok RT alacak, paylaşılacak içerikleri kullanıp kimliksizliği kemikleştirmektense daha az etkileşim alacak, ancak size bir sanal persona, üslüp, kimlik kazandıracak yollara girin. Online itibar yönetimi halihazırda bu. Tansu Bey’in yaptığı ise etkileşim müptelalığı. Şöyle bir örnek; Tansu Yeğen bugün Twitter’da mahlasını @guzelvideolar____ olarak değiştirse bir kişi “lan noldu” der mi? Bence demez. Velhasıl, Tansu Bey’in asıl takipçi sayısı “lan noldu” diyecek kişi sayısı kadardır.

Sadece eleştiriyle bitirmeyelim tabii. Online itibar yönetimini bence TR’de en iyi yapan Bilyoner’in CEO’su Mehmet Sindel. Linkedin’i burada.

Reklamlar

Markalar ve Parası Neyse Verelim Aktivizmi

Hatırlarsınız, geçtiğimiz sene, henüz TürkTipiDiktatöryalBaşkanlıkReferandumu yapılmadan önce, Filli Boya’nın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için çektiği reklam filmi #AncaBeraber yayınlanmış, tabir caize yer yerinden oynamıştı. Sosyal mecralarda yüzbinlerce paylaşım alan video, TV’de de epey görünür olmuş, birkaç gün boyunca gündelik sohbetlerin birinci konusu haline gelmişti. Doğruya doğru, yerden toz kalkmadığı bir dönemde, açıktan bir iktidar eleştirisi barındıran bu kampanya, nereden baksan büyük işti.  Zira, “sizin solculuk kebap yere çıkmış” diyebileceğimiz ABD’de ve Avrupa’da benzer pek çok iş görebilsek de, bu topraklar için güç sahibinin karşısına konumlanıp reklam çekmek pek alışılageldik bir tutum değil markalar açısından. Memleketin seküler beyaz yakalısında bir manifestoya dönüşen reklam filmi, solcu tayfanın makul eleştirilerine de gark olmuştu. Misal, Yasemin Varlık’ın Boyanın Altında Sırıtanlar başlıklı iyi bir eleştirisi mevcut.

Filli Boya’nın böyle “muhalif” bir reklam filmi çekmesi, global trend’lerden çok da gayrı düşünebileceğimiz bir şey değil. Zira dünya bu tarafa gidiyor. Malumunuz, en eski  ve etkili pazarlama taktiğimiz Sex Sells (cinsellik satar) artık hakkın rahmetine kavuşmak üzere. Şimdi Activism Sells (aktivizm satar) zamanındayız. Nedir bu zamanın temel dinamikleri? Marka olarak belli konular bul (geri dönüşüm, ekoloji, mülteciler, feminizm vs), bu konularda kampanyalar ve bağışlar yap,  ürünlerini/hizmetini bu kavramları karşılayacak şekilde yeniden dizayn et (Migros’un “Iyi Tarım”ı ya da Starbucks’ın “Sorumlu Üretim”i) ve bunu olabildiğince duyur. Bu konuda epey iyi yazılar var. Şurada 5Harfliler çevirisiyle Artık Seks Değil Aktivizm Satıyor (ve Markalar Bunun Farkında) yazısı var, ilgilisi bakabilir.

Attachment0.png

Insanlar artık kendilerine dert ettikleri meselelerle uğraşmak yerine, bu meselelerle uğraştığını iddia eden markalardan alışveriş yaparak vicdanını rahatlatmanın konforuna kendini kaptırmış durumda. Artık sıradan bir tüketici olmak yerine, az daha pahalı bir kahve içerek doğayı koruma konusunda daha etik davranan biri olduğunu hissedebilirsin.  Yahut Orkid kullanarak kadın erkek eşitliği konusunda bir duruşa sahip olduğunu ya da Lyft kullanarak mültecilere karşı ne kadar hoşgörülü olduğunu hissedebilirsin. Bir şeyler yapmak yerine, parası neyse verip, bir şeyler yaptığına dair seni “ikna” edebilen markalara gönül rahatlığıyla iradeni teslim edebilirsin. Bu iradeyi başkasına teslim etme ve içgüdüleri kaybetme konusuyla alakalı şöyle güzel bir yazı var: Post-gerçekliğin sosyal hali: Post-otantik hayatlar

Bu pseudo-aktivizm işi o kadar kavramsallaşmış durumda ki; markaların doğa üzerinden yürüttükleri bu PR faaliyetlerine greenwashing marketing, lgbti üzerinden yürüttüğü PR faaliyetlerine ise pinkwashing marketing deniyor.

Halbuki şunu hepimiz biliyoruz; marka, şirket, ticari kurum, adına her ne diyorsak diyelim, bunların temel amacı daha fazla büyümek, görünürlük kazanmak ve neticesinde daha fazla satış yapmaktır. Bu şirketler, eşyanın tabiatı gereği, kimin nasıl yaşadığıyla ya da ne durumda olduğuyla ilgilenmez. Hiçbir şirketin yönetim kurulu toplantısında lgbti’lerin keyfi yerinde mi, feminizm halka ulaştı mı soruları sorulmaz, malum. Bunun yerine üretimde nasıl tasarruf edilir, grev yapan işçilerin tepesine nasıl çökeriz, pazarlama bütçesini doğru kullanıyor muyuz gibi net sorulara yer vardır. Dolayısıyla markanın sahiplendiği konuda aktivizm tişörtünü giyerek müşterisiyle iletişime geçmesi, ikiyüzlü ve yalancı olduğunu bildiğiniz biriyle arkadaşlığı devam ettirmek kadar hastalıklı ve garip bir durum. Diğer taraftan, seviyorum her halimi herkes böyle sevsin beni cingılı ve #kızgibi heştegiyle feminizmi, kıvırcık saçlı kız çocuklarının kendilerini kötü hissetmesine indirgeyen kampanyaların yaratıcısı olan markaların, kavramların için boşalttığı bir dünyada gerçek sorunların konuşulmasını engellediği de aşikar. Zaten bence asıl konuşmamız gereken konu da bu. Kıllı bacaklı manken kullanan markaların günbegün mantar gibi bittiği dijital alemdeki etkinliğin reelde bir karşılığı var mı? Markalar tarafından yaratılan bu görünürlük, herhangi bir şeye yarıyor mu?

Nefis bir haberle bitirelim: Wall Street’e “Fearless Girl” heykelini diken State Street Corporation, kadın çalışanlarına ayrımcılık yaptığı için 4,5 milyon dolar ceza ödemeye mahkum edilmiş. Haber burada.

Sonuç: Kendall Jenner’lı Pepsi reklamı hagaden de gelmiş geçmiş en kötü reklam videosu galiba.

GRUP YÖNETİCİSİ OLARAK…

Zamanında ajans çalışanlarının açtığı, yanılmıyorsam 10 binden fazla üyesi olan bir Facebook grubu vardı, ajansçılar bilir. Hangi marka hangi ajansta soruları, “bu içeriği hanginiz yaptınız asdkjhas”, iş ilanları, kurlaşmalar, kepsli cevaplarla devam ediyordu yayın hayatına. Sonrasında grupta çok fazla iş ilanı olmaya başlayınca, “kariyer” adlı bir grup daha kurmuşlardı.

Geçenlerde bir arkadaşım 2-3 elemana ihtiyacı olduğunu söyledi. Ne istediğini yaz, grupta paylaşayım dedim. Ilanın içeriğini yazdım, yolladım. Yönetici onayından sonra yayınlanacaktır uyarısı geldi. Derken akşama doğru, yönetici olan arkadaş FB’den mesaj yazarak “postlara minik bir ücretlendirme” getirdiklerini iletti. Kibar bir şekilde “siz kim olarak bu postlara ücretlendirme getirdiniz” diye sordum, “GRUP YÖNETİCİSİ OLARAK” dedi.

Mevzunun 2 tarafı var; hukuki ve ahlaki. Hukuken çok da açıklama yapmaya gerek yok aslında. Yayınlanan ilandan para almak istiyorsan bir şirketin olmalı, ISKUR’dan iznin olmalı vs. Öyle kafana göre “hadi bana para ver” diyemiyorsun.

Asıl incelenmesi gereken tarafsa bence ahlaki kısmı. En başta bu grup kurulurken amaç ajans çalışanları arasındaki iletişimi artırmak, manitasyon, bilgi paylaşmak, sorun çözmek vs idi. Kolektif bir amaç vardı ortada. Ajansçılar -özellikle de sosyal medyacılar- bilir, mecralarla ilgili bir sorun yaşıyorsanız mecraların formları/müşteri temsilcileri aracılığıyla çözmeniz çok zor. En iyi çözüm daha önce yaşadığınız sorunu yaşamış olan meslektaşlara başvurmak oluyor. Diğer taraftan ajanslarda durum ortada; üç kuruş vereyim hayvan evladı gibi çalışsın. Ajansçılar da akıl sağlığını kaybetmeden önce yeni iş kapıları bulabilecekleri grupları, siteleri vs takip ediyorlar. Yani tamamen sembiyotik bir ilişki üzerine kurulu bu grup/gruplar. Böyle bir amaçtan yola çıkan “kolektif” bir grubun, ilan yayınlamak için para isteyen vampirlerin eline düşmesi hem komik hem de hüzünlü.

Bu memlekette, kendin gibilerinin sırtına basarak, onları sömürerek “büyüme”yi mantıklı bir strateji kabul eden çok büyük bir kitle var. Işin kötüsü bu tayfa hep bizim cenahta.

 

Hayır Çıkarsa Memleket Batar mı?

15 Temmuz garabetinin üzerinden neredeyse 9 ay geçti. Sonraki süreç herkesin malumu, OHAL ilan edildi, memleket KHK’lar ile yönetilmeye başlandı. Bu hafta sonu da bir referandum yapılıyor. Evet çıkarsa Türkiye yeni bir döneme kapı açacak.

Referanduma 2 gün kaldı. Belki geç kalmış bir yazı ama yine de yazmak istedim. Değiştirilecek maddelere girecek değilim. Fakat uzun zamandır medyada pompalanan “Hayır çıkarsa memleket batar” argümanı, üzerine konuşulmayı hak ediyor.

Bu anayasa değişikliğinin temel sebebi, Cumhurbaşkanı’nın yetki sınırını aşması. Yani, şu anki fiili durum, yasal değil. Zaten anayasa değişikliği ile amaçlanan da bu fiili durumu hukuki hale getirmek.

OHAL döneminde memleket KHK’lar ile yönetildi. Süleyman Soylu’nun verdiği sayılara göre 115 bin kişi FETÖ’yle ilgili olarak gözaltına alınmış. Fakat KHK’lar sadece FETÖ’yle sınırlı kalmadı. Devlet şirketlerinin fona devredilmesinden barış imzacısı akademisyenlerin terörist kabul edilip işten atılmasına, Eğitim-Sen’li öğretmenlerin ihraç edilmesinden belediyelere, özel şirketlere kayyım atanmasına onlarca şey gördük. Sevin ya da sevmeyin, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 4 milyon kişinin oyunu alan Selahattin Demirtaş halen hapiste. Ahmet Şık gibi bu memleketin gördüğü en düzgün gazeteciler hapiste. Yani OHAL ve KHK’lar sadece FETÖ’yle alakalı değil. Muhalif olan herkes artık bir “terörist” adayı.

Asıl mevzuya gelirsek, iktidar bloğu tarafından hayır oyu kullanacaklar için pek çok şey söylendi. Şöyle güzel bir seçki yapabiliriz;

AKP Avusturya Teşkilatı Sorumlusu Mahmut Koç’un bir konferansta ‘referandumda hayır’ çıkarsa Allah korusun iç savaş çıkar!’ dediği ortaya çıktı.

Bir imam, “Hayır oyu verenler vatan hainidir, Cehennemliktir” dedi. Video burada

Süleyman Soylu, HDP’nin seçim şarkısını yasaklattı. “Hemen Valiyi aradım; bu şarkı yasaklanacak dedim

Ali Gül adlı genç, Hayır Nedir adlı videoyu çektiği için halen tutuklu. Haber burada.

Hayrettin Kahraman, “Evet demek farzdır” dedi.

Irfan Değirmenci, hayır oyu vereceğini açıkladığı için kovuldu.

IBB amiri, “hayır oyu verecek olanların karıları kızları evet oyu vereceklere helaldir” dedi.

2017-04-14_1540.png

AKP’li bir belediye başkanı, hayır oyu verecekleri işten kovacağını açıkladı.

C9THJJ5XoAIdkp_

Şurada epey kapsamlı bir liste var.

Peki neye evet, neye hayır diyoruz aslında? İktidar, referandumu büyük bir değişim olarak ifade ediyor. Halbuki değil. Pazar günü oylayacağımız şey, son 9 ayda, OHAL’de KHK’larla gerçekleşen yönetim biçiminin devlet düzenine dönüşeceği bir düzen, yeni bir şey değil.

Herkesin kendine sorması gereken bazı sorular var; birisi, istediği gibi benim şirketime kayyım atayabilmeli mi? Bir bakan, hiçbir kanuni dayanak olmadan, valiye talimat verip seçim şarkısı yasaklayabilmeli mi? Birilerinin hoşuna gitmeyecek bir video çeken 21 yaşında biri tutuklanabilmeli mi? Birilerinin hoşuna gitmeyecek bir kampanyaya imza atan akademisyenleri işten kovmak, terörist demek kabul edilebilir mi? Gazeteciler, yaptıkları haberler yüzünden hapse atılabilmeli mi?

Hayır çıkarsa memleket batar mı? 15 yıl boyunca iktidarını kurduğun sistemde memleket batmadıysa, bugün neden batsın?

 

Hakikat Zehirlenmesi

“Hakikat dediğin nedir ki zaten? Anladığın neyse hakikat de odur” diyor Roger Zelazny, Işık Tanrısı romanında. Müsaadeniz olursa, Zelazny’nin bu estetik cümlesine kaçak kat çıkmak istiyorum; “Hakikat dediğin nedir ki zaten? Anlamak istediğin neyse hakikat de odur”. Bence, 1995’te hakkın rahmetine kavuşan Zelazny, sosyal medya ve internet devriminin bizi getirdiği yeri görseydi beni mazur görürdü.

Malumunuz sosyal medya iletişimi, markasından siyasetçisine, futbolcusundan stk’sına artık olmazsa olmaz durumda. Fakat bu “iletişim”in niteliği, özellikle “siyasi iletişim”in niteliği konusunda genişçe bir parantez açmak elzem.

Türkiye açısından sosyal medyanın önemi muhtemelen Gezi Direnişi ile tavan yaptı. O güne kadar pek de hassasiyet gösterilmeyen sosyal mecralar bir anda direnişin birincil aktörüne dönüştü. Tıpkı Mısır, Suriye, Tunus’ta olduğu gibi. Sosyal medyanın, en büyük kötülüklerin kaynağı ve Türkiye’yi yıkmak isteyen üst akıllı kaçak dövüş ustalarının manipülasyon aracı olduğu ifade edildi iktidar tarafından. Bu duruma karşılık, görünür manipülasyonu azaltıcı önlemler almak yerine karşı-manipülasyon silahı kuşanıldı. Doğrudan devlet tarafından yönetilen dev bir sosyal medya ekibi göreve başladı. Büyük yazılım firmalarından milyon dolarlar verilip, gözetleme yazılımları satın alındı. Bunun haricinde de iktidar sahiplerinden nemalanmak amacıyla karşı-manipülasyon yapan troller, kanaat önderleri, ideolojik hesaplar ortaya çıktı. Dolayısıyla iktidar sahiplerinin ağzıyla “offline”da konsolide edilen kitleler, sosyal medyada da benzer bir sürece tabii oldular.

Türkiye’nin siyasi durumu kötüye gittikçe (doların uçuşa geçmesi, barış masasının devrilmesi, Suriye ve Irak’a müdahil olmamız, HDP vekillerinin tutuklanması, gazete/dergi/televizyonların kapanması vs), sosyal medyada konsolide edilmeye çalışılan kitleler de daha sert bir üslupla karşılaşmaya başladı. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere neredeyse tüm iktidar üyelerinin “Eyyy Almanya…” “Eyyy Avrupa Birliği…” çıkışlarının toplumda bir karşılık bulmaması olanaksızdı.

ad

Saadet Oruç, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı

Dolayısıyla, yukarıda basitçe anlatmaya çalıştığım tüm bu sürecin sonunda bugün, anlamsız şekilde politize olmuş bir kitle var. Yozgat’ta çiftçilik yaparak yaşamaya çalışan ilkokul mezunu birinin, muhtemelen daha önce hiç duymadığı bir konu hakkında Twitter’da “Eyy Almanya” diyerek söze başlaması, rol model gördüğü kişilerin basit bir izdüşümünden fazlası olsa gerek. Çiftçi siyasete bulaşmasın demiyorum elbette, ancak öncelikli derdi mahsulünü iyi fiyattan satmak, ilacı, mazotu ve tohumu daha ucuza almak vs olması gereken çiftçinin, hayatını birincil olarak etkileyen bu konulara hiç girmeden, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye üzerine verdiği bir tavsiye kararını ya da Anayasa Mahkemesi’nin aldığı bir kararı eleştirmesi toplumsal bir zehirlenmenin semptomu oluyor bana göre. Buna Hakikat Zehirlenmesi de diyebiliriz pekala, hem ironik de olur.

Örneklerle açıklayalım;

ada

adaa

Abrurrahim Boynukalın, kısa zaman öncesine kadar AK Parti Gençlik Kolları Başkanı’ydı. Şimdi Gençlik ve Spor Bakanı Yardımcısı. Yukarıda, Hakikat Zehirlenmesi dediğim şey o kadar derine işlemiş durumda ki, şehitlik isteyen, şehitliği kutsayan birinin bedelli askerlik yapmış olması absürtlüğü kimseye garip gelmiyor.

1

Bu örnekte de Avrupa Birliği’nin ekonomik ve toplumsal durumu hakkında fikir beyan eden eski Maliye Bakanı, şimdinin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve ona cevap yazan, dahası onu Başbakan Binali Yıldırım’a şikayet eden bir kişiyi görüyoruz. Artık hiç kimsenin fikir beyanına, tek merkezden çıkan sözler haricinde yeni sözlere tahammülü yok. “Düşük profilli başbakan” ihtiyacı tam da bunun göstergesi aslında. Hakikat mi? Boşver. Herkes aynı şeye inanınca hakikate ihtiyacımız kalmayacak.

Son olarak, bu hakikat zehirlenmesi CHP, HDP vs kitlelerde de fazlasıyla var. Akıl yerine reflekslerle hareket edildikçe de bu devam edecek. Durup düşünmek, şüpheye düşmek bu delilik anında yapabileceğimiz en iyi şey muhtemelen.

 

Madde 6: Kayda Değer Olmayan Kişi

Derler ki, insan 2 kez ölür. İlki, beden öldüğünde gerçekleşir. Hayatın kaidesi bu. Yaşayan, elbet ölür. İkincisiyse, onu hatırlayan son insan öldüğünde gerçekleşir. Artık onu anlatacak kimse kalmayınca, imgesi de silinir gider insanlığın ortak hafıza denizinden.

Fakat bazılarını hatırlamak zorundayız. İnsan olmanın vazifelerinden biri bu. Bazen ayıbımızı anlatmamız lazım gelecek nesillere. Soykırımları, ırkçılığı, adaletsizliği, Dünya savaşlarını, ilk kez koleje giden zenci çocuğun arkasında beyaz çocuklar ona gülerken çekilmiş fotoğrafındaki tedirginliğini, 12 yaşında polisin 13 kurşunuyla öldürülen Uğur Kaymaz’ı, 1 yıl komada kalıp 16 kilo toprağa giren Berkin Elvan’ı anlatmamız lazım. Hatırlamamız lazım. Hatırlayalım ki, gelecek nesiller bizim taşıdığımız ayıbı taşımaya devam etsin. Utanç, ahlaklı insanın son kalesidir.

mokum-thumbnail-0f421e3c-4d9d-41fe-9e19-97c8ca78f432-520x300

Vikipedia’da Ceylan Önkol makalesi silinmiş. Gerekçe “Madde 6: Kayda değer olmayan kişi”. Vikiçizer namlı yazar, 12 yaşında hayvan otlatırken, karakoldan atılan havan topuyla paramparça olan bir çocuğu, çocuğun parçalanmış cesedinin yanında anasının, abisinin 3-4 saat ifadesinin alınmasını, sonrasında parçalarının anasının eteğine sarılarak eve götürülmesini, Lice Cumhuriyet Savcılığı’nın davada takipsizlik kararı vermesini kayda değer bulmamış. Varsın o kayda değer bulmasın, biz anlatırız.

Albert Camus, “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın” demiş zamanında. Ben bir güncelleme yapayım; “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülke insanlarının devlet eliyle öldürülen insanları hatırlamak için ne kadar çaba sarf ettiklerine bakın”

Kurtarılmış Bölgeler vs Echo Chamber

Türkiye ekonomisini tanımlamak için Yalçın Küçük’ün kullandığı bir kısaltma var; TIT. Kolayca anlaşılacağı üzere, Türkiye ekonomisini ayakta tuttuğu söylenegelen turizm, inşaat ve tekstil sektörlerini temsil ediyor. Yalçın Küçük, son röportajında turizm ve tekstilin hatalı yönetimler neticesinde artık ölüm döşeğinde olduğunu, AKP ile inşaat sektörünün bu denli önplana çıkmasının bu zorunluluktan kaynaklandığını söylüyor.

Takip edebildiğim kadarıyla, AKP döneminde inşaat sektörünün geçirdiği söylemsel evrim aslında epey ilginç. Başta, 1999 depreminin bir uzantısı olarak “depreme dayanıklılık”, “sağlamlık” kavramları çok kullanılıyordu. Sonra, özellikle trafiğin büyük sorun olduğu İstanbul gibi kentlerde lokasyonu önplana çıkaran “şehir merkezi”, “cazibe merkezi” tanımları sıkça kullanılır sloganlar oldu. Bir sonraki aşamada şehirlerdeki yeşil alanların azalması (ve muhtemelen Gezi Direnişi’ne uzanan sürecin yarattığı hassasiyet) neticesinde “doğayla iç içe”, “şehir merkezinin uzağında bir cennet” gibi kalıplar sıkça kullanıldı, halen daha kullanılıyor. Bu söylemsel evrimin son halkasıysa, “sosyal benzerlik”.

114739_ormanada-1-1

Afiş, Eczacıbaşı Grubu’nun Zekeriyaköy’deki Ormanada projesine ait.

Geçenlerde de şöyle bir şeye denk geldim.

15391242_10154800561063718_1936005523405947355_n

Afişten de anlaşılacağı üzere, sadece Boğaziçi Üniversitesi mezunlarının yer alacağı bir konut projesi.

Ben konuya dijital ve sosyal medyanın insanlar üzerinde yarattığı dönüşüm (muhtemelen deformasyon daha doğru bir tabir olur) üzerinden yaklaşmak niyetindeyim.

Sosyal medyanın yaygınlaşmasından sonra, yarattığı etkileri tanımlamak için kullanılan nefis iki kavram var; Echo Chamber ve Filter Bubble.

Echo Chamber (Türkçeye Yankı Odaları yahut Eko Odaları olarak çevriliyor genel olarak); sanal ortamlarda insanların kendi görüşüne yakın olan kişileri takip etmesi, diğer görüşlere ulaşamaması ve kendi görüşünü  diğer insanlara ulaştıramaması. Bir anlamda “ulan benim etrafımda kimse AKP’ye oy vermiyor, bunlar nasıl her seçimi kazanıyorlar”ı dedirten yalıtım hali. Dolayısıyla, internetin açık toplum ve demokrasinin taşıyıcısı olacağı öngörüsünü boşa çıkaran bir kavram desek hata etmiş olmayız herhalde. Bu konuyu açıklayan epey iyi bir örnek için; “Sosyal medya öfkeli ve bilgisiz partizanlar yaratıyor

Filter Bubble (Türkçeye Filtre Baloncukları olarak çevriliyor genel olarak); sosyal mecraların, haber portallarının, arama motorlarının vs geliştirdikleri algoritmalar yardımıyla kişiye özel içerik sunması nedeniyle kısıtlı bir sonuca ulaşabilme etkisini tanımlıyor. Misal, iki farklı kişi Google’a Mısır yazdığında birine Arap Baharı’yla ilgili içerikler gelirken, diğerine Mısır’ın turistik yerleri ve Mısır’la ilgili genel sonuçlar çıkabiliyor. Yani, internette filtreler içerisinde geziniyoruz ve belli sonuçlara ulaşamıyoruz. Daha kötüsü hangi sonuca neye göre ulaşıp/ulaşamadığımızı denetleyemememiz. Şurada bununla ilgili bir şeyler yazmıştım eskiden. “Who watches the watchmen?

İddiam şu; inşaat sektöründeki söylemsel evriminin son basamağının “sosyal benzerlik” olması, aslında dijitalde tanımladığımız echo chamber ve filter bubble kavramlarının fiziki dünyaya aksetmesi bana kalırsa. Dijitalde isteyerek (echo chamber) ya da istemeyerek (filter bubble) yarattığımız yalıtılmış alan, artık fiziki dünyada da kendini bir ihtiyaç olarak gösteriyor. Elbette ki sosyal medya öncesinde de fiziki dünyada yalıtılmış alanlar, hiyerarşi vardı ancak bu kadar geniş bir spektrumda bu talebe rastlamıyorduk. Velhasıl, nasıl ki, fiziki dünya dijital dünyayı dönüştürüyorsa (alakalı olarak Televizyona benzeyen sosyal medya demokrasiyi öldürüyor), tam tersi de gözümüzün önünde gerçekleşiyor.

Sosyal medya, echo chamber’lar ve filter bubble’lar etkisiyle epey tehlikeli bir şeye dönüştü bana kalırsa. Tehlikeden kastım şu; farklılıklarımıza çok fazla odaklandık. Bizi biz yapan şeyin farklılıklarımız, kimliklerimiz olduğu muhtemelen son 20 yılda o kadar fazla zihnimize kazındı ki, ortaklıklarımızı tamamen es geçer, birbirimizin açıklarını kollar hale geldik. Birbiriyle görüştüğünü bildiğim insanların, Twitter’da yahut diğer sosyal mecralarda söylediği bir şey nedeniyle diğeri tarafından hakarete uğraması o kadar sık karşılaştığım bir şey ki, artık şaşırmıyorum bile. Fakat bir yandan da, insanın, birebir görüştüğü birine söylediği bir şey yüzünden küfretmeye başlamasını, ilişkisini koparmasını aklım almıyor.

Asıl gelmek istediğim nokta şu; yapay zeka hepimizi ıskartaya çıkarmadan önce farklılıklarımızı bir kenara bırakıp, ortaklıklarımıza odaklanmaya başlamamız lazım. Muhtemelen 10 yıl içerisinde şoförler, bankacılar, fabrika işçileri, IT çalışanları, polis memurları, doktorlar, garsonlar, gazetecilerin önemli bir kısmı işsiz kalacak. Diğer meslekler de risk altında. Resim yapan, doğaçlama caz yapan robot var.

Insanlık olarak şu anda devrimsel bir sınırdayız. Farklılıkları bir kenara bırakıp ortaklıklarımızı ve kitlesel geleceğimizi konuşmaya başlamazsak kıyamet çok yakın. Yapay zeka; kamyon şoförünün de, yün çırpan teyzenin de, Borges okuyanın da, Miles Davis dinleyenin de, Boğaziçi mezununun da üstünden silindir gibi geçecek. Bu kaçınılmaz.