Profesyonelleşmiş Arsızlık Yahut Linkedin’i Neden Sevmiyoruz

Geçenlerde yazılımcı bir kardeşimizin teknokentlerde konuşlanmış farklı yazılım firmalarındaki çalışma şartlarıyla ilgili eleştirel bir post’una denk geldim Linkedin’de.  Herkes zaten public olarak isim soyisimle yazdığı için isimleri de aldım ss’lerde. Buyrunuz.

2019-05-22_0011

Bu post, TR’deki pek çok şirkette görebileceğimiz çalışma şartlarını anlatan, neredeyse  standartlaşmış bir eleştiri. Yani “köpek insanı ısırırsa haber olmaz”. Fakat, az biraz postun altındaki yorumları görünce, haber değeri taşıyan “insan köpeği ısırdı” temsillerini mis gibi görebiliyoruz. Buyrunuz ekran görüntülerine.

2019-05-22_0027_001

Bu CEO kardeş, olaya tam bir Linkedin profesyoneli gibi yaklaşmış. Sen adama “kardeş ben suçsuzum, beni hapse attılar” diyorsun, herifçioğlu sana “siktiret onu, hapishane duvarlarında graffiti var mı, ondan haber ver” diyor. Linkedin arketipleri oluştursak en çok bu tiplerden tiksinirim herhalde. Sen maddi, elle tutulur bir sorundan bahsediyorsun, herif sana sinerji diyor, strateji diyor, etkili iş planı diyor. Haftada 70-80 saat çalışmak istemeyene de “vasat” diyor son cümlede arsız.

2019-05-22_0030

Hayvan evladı gibi yorum yapanların önemli bir kısmının profilinde MBA ve PhD yazıyor. Akademinin işlevinin ne olduğuna dair derin tartışmalara girilmesi gerektiği zaten aşikar. Yazdığı yoruma gelince, çalışan tabii ki risksiz iş arar. Risk istese kendi startup’ını, şirketini kurar. Ayrıca kimse fedakarlık etmek zorunda değil. Zaten çalışmanın şartları da fedakarlık etmek, gönül koymak gibi muğlak, saçma sapan şeylerle belirlenmiyor. İş hukuku diye bir şey var.

2019-05-22_0032

Bu PhD’li arkadaş da her denyo gibi yerini bilemeyip güçlünün tarafında saf tutan yancı olmuş. Devlet çok vergi alıyor diye girdiğin cümleden devlet eleştirisi değil, patron haklılığı devşiriyorsun. Bunu yaparken de refah seviyesi, birikim oranları falan gibi sikko sikko şeyler söylüyorsun. Misal “Batı’da refah olduğu için iş dışı saatlerde işe katkı beklenemeyebiliyor” demiş. Yani gene işe çağırıp çağırmama gücü şirkette. İsterse çağırmaz demeye getiriyor. Bilmiyor mu Batı’nın büyük kısmında iş dışı saatlerde gel mesai almadan çalış desen götünü keseceklerini? Elbette biliyor. Ama argümanını hakikatler üzerine kurduğunda rıza üretemeyeceğini, bu çalışma şartlarının gerekliliğine kimseyi inandıramayacağını da biliyor.

2019-05-22_0031

Bu arkadaş da sinsi profesyonel stayla. “Sorun var farkındayız ama yapacak bir şey yok”culuk. Eleman postta “hafta sonu ve akşam da mesai yapman bekleniyor” diye dert yanıyor ve sen cevap olarak “sistem gidince tatilden bile çağırıp getirirler” diyorsun. Senin söylediğin acil, herifin söylediği gündelik iş. Konuyu bağlamından koparmak tam bu işte.

2019-05-22_0027

En beğendiğim bu yorum ama. Eğer birinin title’ında futurist ve entrepreneur beraber yazıyorsa o kişiden bi bok olmaz. Kanıtı da üstteki denyo.

Bu arada ben sadece epey sıkıntılı yorumları aldım. Post’ta bayağı düzgün yorumlar da vardı. Üsttekilerle dalga geçen yazılımcı kardeşimiz de epey boldu. Etliye sütlüye dokunmadan yazanlardan şunu çok beğendim özellikle.

2019-05-22_1357

 

İnsan, sorunları olan bir varlık. Barınma, beslenme gibi temel dertleri çözülünce, sevme/sevilme ve anlam sahibi olma dertleri başlıyor. O bitiyor, varoluşsal dertler başlıyor. Bir tarafta hayata güzellik katan şeyler, diğer tarafta sorunlar. Hayat genel olarak bu salınımda devam ediyor çoğunlukla. Herkes kendi meşrebince bu salınım içerisinde bir denge kurmaya çalışıp, akıp gidiyor. Linkedin’deki “profesyonel” tayfada bir “business” kültü var. Hayatın tam merkezinde, her şeyden daha kıymetli, anlamlı olduğunu düşündükleri. Bundan sebep, pek çok kişi Linkedin’i sevmiyor, sevemiyor. Haftada 80 saat çalışmak istemeyene vasat diyen birilerinin cesaretine cesaret katan yapısı insanları rahatsız ediyor. Çünkü yazılanlar, söylenenler gerçek değil, samimi değil, hakiki değil. Çikolatanın tadını değil, ambalajını yarıştırdığımız bir yarışma arenası Linkedin. Tam da bu sebepten thinker, keynote speaker, creator, futurist gibi saçma sapan taytıl’ları sıklıkla görüyoruz. Velhasıl,  yukarıdaki yorumların yazılabilmesini meşru kılan, hak gören, cesaretlendiren bonboş bir business kültü yarattığı yapısı yüzünden Linkedin’i sevmiyoruz, sevemiyoruz.

 

Sait Faik babamızla bitirelim; “Günün birinde dostluklardan, insanlardan ve hayvanlardan ve ağaçlardan ve kuşlardan ve çimenlerden yapılmış vazife hissi ile çarpan yüreklerle dolu bir alemde yaşayacağımızı düşünelim. Bir ahlakımız olacak ki, hiçbir kitap daha yazmadı. Bir ahlakımız; bugün yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, düşündüklerimize, düşüneceklerimize hayretler içinde bakan bir ahlakımız.

Reklamlar

Sosyal medya öldü mü? Erişimsiz Feysbuk kaldı mı?

Soru net: “Markalar için organik sosyal medya öldü mü?” Ben, bazı istisnalar haricinde cevabın evet olduğunu kabul ediyorum.

Tarihi biraz geriye saralım. Herhalde 2006-2007’ler Facebook’un en fazla viralliğe sahip olduğu yıllar. Ta o zaman dijitaldeki hemen herkesin Facebook üyesi olacağı belliydi. Herkes bir anda “feysbuk’ta ilkokul arkadaşımı buldum olum” demeye başladı. Ve Facebook üyesi olmayanlar da geçmişlerindeki insanların o anda ne yaptığını, neye dönüştüğünü görmek için adıyla sanıyla, okuluyla, lisesiyle, kreşiyle Facebook’a üye oldu. İnsan sayısı arttıkça, data büyüdü, o datayla daha fazla insan geldi vs. Asıl devrimsel olsansa, Facebook’un o güne kadar dijital kültürde baskın olan anonimliği yerle yeksan etmesiydi. Bu geçiş nispeten kolay oldu. Gizlilik, data güvenliği gibi konular geçişten çok sonraları gündem haline geldi.

Markalar açısından da sosyal medya epey avantajlıydı. Newsfeed algoritmaları sosyal medyayı ele geçirmeden evvel erişimler çok yüksekti. Hatta bir marka sayfası, tüm takipçilerine yeni ürün/hizmet gibi konularda mesaj dahi yollayabiliyordu 2012 civarında. Sonra Facebook reklam modellerini geliştirdi. Kolay değil tabii, o güne kadar hiç kimsenin sahip olmadığı dev bir data vardı elinde. X okulunda okumuş, bekar, erkek, y yaşında, z şehrinde yaşayan, a konusuyla ilgilenen kişilere reklamlarınızı gösterebilecek bir platform vardı artık. Markaların organik erişimi azaldıkça reklam modelleri arttı. Geldiğimiz noktada bir markanın ortalama organik erişimi Facebook’ta %1-2, Twitter’da %10, Instagram’da ise %20 civarında. Ancak biliyoruz ki, Instagram’daki kullanıcı sayısı Facebook seviyesine eriştiğinde orada da erişim oranları %2-3 seviyelerine gerileyecek. Böyle olacağını anlamak için allame olmaya gerek yok, eşyanın tabiatı bu. Klişeyi tekrarlayalım: “Eğer bir ürüne para ödemiyorsanız, asıl ürün sizsiniz.”

Tabii bunun istisnaları var. Analizi iyi yapılmış doğru hedef kitle, iyi içerikler, başarılı bir komünite yönetimi, yüksek engagement rate ile organik erişimi artırabilmek mümkün. Açıkçası ben henüz böyle bir marka hesabına denk gelmedim. Kedi videosu paylaşmadan da olabileceğini düşünmüyorum. Diğer taraftan 3. partiler tarafından denetlenmeye izin vermeyen sosyal mecralardan aldığımız sonuçlara da pek güvenilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Misal güzel bir örnek: Kampanya Uçmaz, Facebook Uçurur.  Bir diğer örnek de burada: Unilever May Pull Ads From Google

Bir diğer önemli parametre de sosyal medyanın hayatlarımızda kapladığı alan. Nasıl ki yazının bulunması, matbaanın bulunması, telgraf+fotoğrafın (tv de desek olur) bulunması ayrı ayrı dönemler olarak insanlığın düşünüş biçimini şekillendirdiyse, sosyal medya kullanımı da düşünüş biçimimizi değiştirdi. Televizyonla beraber içerik tüketiminin yazıdan görüntüye geçişi, sosyal medyayla beraber imgeye kaydı. Bizim için artık kıymetli olan içeriğin ne anlattığı değil, ne hissettirdiği. Post truth çağı denilen şey de üç aşağı beş yukarı Huxley’in Cesur Yeni Dünya’da işaret ettiği tehlikenin cisimleşmiş hali. Orwell’ın öngörüsünün aksine kimse gerçeğe ulaşmamızı engellemeye çalışmıyor. Tam tersi, gerçek o kadar bariz bir bilgi bombardımanıyla karşımızda duruyor ki, artık onu umursamıyoruz. Diğer taraftan bu amaçsızlığın da üzerimizde belli etkileri var. Her ne kadar epey tartışmalı bir alan olsa da, sosyal medya kullanımı ile mutsuzluk/yalnızlaşma arasında bir korelasyon olduğunu düşünüyorum ben. Şurada misal bir makale var: Is Social Media Making You Lonely? 

Şahsen ben önümüzdeki 5 yıl içerisinde sosyal medya kullanım oranının da sosyal medyada geçirilen ortalama zamanın da epey azalacağını düşünüyorum. Hatta geçenlerde Serdar Kuzuloğlu’nun “Sosyal medyayla meşgul olmak bir fakir eğlencesine dönüşecek.” öngörüsünü denk gelmişsinizdir. Sarphan Uzunoğlu da bu öngörüyü alıp epey ayrıntılandırarak tartışmaya açtı. Buradan bakabilirsiniz: Sosyal Ağlar, Gelişme ve Yoksulluk 

Velhasılı hem sosyal mecraların aç gözlülüğü ve güvenilmezliği hem de sosyal medyanın insanların üzerindeki etkisi neticesinde önümüzdeki yıllar dijital pazarlama açısından markalar adına epey köklü değişikliklere sahne olacak gibi görünüyor.

Benim önerim, kullanıcılara fayda sağlayacak kaliteli içeriklerle websitelerini zenginleştirmek, sayfa açılış sürelerini azaltmak ve organik trafiğe yönelmek. Zira internetteki tüm içeriğin %55’i İngilizce. Türkçe içerikse sadece internetin %1,3’ü. Şüphesiz ki günü kurtarma niyetiyle hareket etmeyip geleceği düşünen markalar için burada epey bir fırsat var.

#EfesPilsenBoykot: Milyar Dolarlık Şirketi Bir Kamyon Fenomenle Savunmak

Malum, 2 gündür #EfesPilsenBoykot krizi aldı başını gidiyor. Bugün Tuncay Özilhan’ın “yanlış anlaşıldım” mealinde bir açıklaması düştü yine haber portallarına. Ancak ateşi azaltacak gibi görünmüyor. Haber burada.

Kısaca özetlemek gerekirse; 31 Ocak’ta Hürriyet’te Anadolu Grup başkanı Tuncay Özilhan röportajından bir bölüm yayınlanıyor. Bira tüketimiyle ilgili olan bu bölümde Tuncay Özilhan şunları söylüyor; “Bira satışı düşüyor ama tüketim konusunda emin değilim. Bunun nedeni de evde bira yapımının artması. Çok ucuza alınan cihazlarla evde bira yapılıyor. Bugün 7.5 liralık biranın 4 lirası vergi. Evde bira üretimi vergi kaybına da neden oluyor. Bu konudaki görüşlerimizi yetkililerle de paylaştık

Bu açıklamanın ardından özellikle Twitter ve Ekşi Sözlük‘te #EfesPilsenBoykot’u başlıyor. Küçük bir kesim “yok yav vergiler yüksek onu diyo” derken, ezici bir çoğunluk “evde bira yapanlara vergi gelmesini istiyor” dedi. Bunu çok konuşmaya gerek yok. Verginin yüksek olmasından dert yanan insan “Evde  bira üretimi vergi kaybına da neden oluyor” demez. Dümdüz “vergi yüksek” der, geçer. Ki zaten bira kitlerine vergi gelmesini herkes beklerken (evde rakı yapılmasın diye markette satılan etil alkole tat bozan kimyasal karıştırılması kararlaştırılan bir ülkedeyiz aq) Tuncay Özilhan’ın yaptığı hakikaten inanılmaz komik. Zaten Efes’i sevmeyen ciddi bir kitle varken çıtayı “sevmemek yetmez, tiksinin bizden” level’ına çekti adam. Neyse.

Asıl mevzuya gelirsek; dün boykotla ilgili içerik sayısı devasa sayılara ulaşınca, Anadolu Grup iletişim tayfası nefis bir mallık yaparak fenomenler üzerinden savunmaya geçti. Gördüğüm kadarıyla hedef kitleye hitap eden fenomenler seçilmiş, sıkı pazarlıklara tutuşulmuş ve mal gibi gece 00:36 ile 2:05 arasında tweet attırılmış. Benim takip edebildiklerimin listesi şöyle;

@Atasozutok (67k followers) saat 1:25

2018-02-02_1445

@halilozkucuk (30k followers) saat 2:06

2018-02-02_1446

@satrayni (410k followers) saat 2:03

2018-02-02_1449.png

@beswaver (13k followers) saat 00:36 ve 1:30

2018-02-02_1451.png

@pinkfreud (150k followers) saat 2:03 (satrayni’ye ek yapmış)

2018-02-02_1452

@uzancc (430k followers) saat 2:05

2018-02-02_1455

@dumtistik (12k followers) saat 1:18 ve 1:38

2018-02-02_1457

@mertvanhoydonkk (21k followers) saat 1:07

2018-02-02_1458.png

@madebybaskan (11k followers) saat 1:05

2018-02-02_1459

@1adetouz (40k followers) saat 00:58

2018-02-02_1501

@kontravolta_ (25k followers) saat 00:56

2018-02-02_1502.png

 

Burada asıl konuşulması gereken, TR’nin en büyük grup şirketlerinden birinin kriz savunmasını Twitter fenomenleri üzerinden yürütmenin işe yarayacağını düşünmesi. Daha da kötüsü, müşterilerini bunu fark etmeyecek kadar denyo zannetmesi. Halen daha bugün yeni bir açıklama yayınlayarak “yanlış anlaşıldık” diyorlar. Yanlış ifade ettik değil, yanlış anlaşıldık. Siz anlamadınız. Bizde hata yok.

Özür dilemek/dileyebilmek erdemdir. Iyi kriz yönetimi nasıl oluyor diye merak eden varsa, Can Yayınları’yla ilgili şurada nefis bir örnek var.

Özet: Gara Guzu içiniz, mis gibi bira.

“Çocuklar Ölmesin”

A. Ç.: Ülkenin doğusunda güneydoğusunda neler olup bittiğinin farkında mısınız? Burada doğmamış çocuklar, anneler, insanlar öldürülüyor. Sanatçı olarak insan olarak bir şekilde siz de yaşananlara sessiz kalmamalısınız ve bir şekilde dur demelisiniz. Ayrıca bir şey daha söylemek istiyorum. Ölen çocuklara sevinen zavallı insanlar var. Ben bu insanlara, daha doğrusu biz bu insanlara hiçbir şey söyleyemiyoruz, yazıklar olsun demekten başka.

B. Ö.: Doğru.

A. Ç.: Bir şey daha söylemek istiyorum, kusura bakmayın. Ben öğretmenim öğrencileri terk eden öğretmenlere seslenmek istiyorum. Bir daha oralara nasıl dönecekleri o güzel masum tertemiz yürekli çocukların yüzüne, gözlerinin içine nasıl bakacaklar. Ben konuşamıyorum. Gerçekten. Burada yaşananlar ekranlarda medyada her şey çok farklı aktarılıyor. Yani gerçekten konuşamıyorum, sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün duyun artık bize el verin. Yazık insanlar ölmesin. Çocuklar ölmesin. Anneler ağlamasın. Söyleyeceklerim bu kadar. Çok teşekkür ederim.

B. Ö.: Ayşe hanım… Bir alkış alalım öncelikle Ayşe hanıma.

A. Ç.: Aslında çok şey söylemek istiyorum. Duygu yoğunluğundan dolayı hiçbir şey söyleyemiyorum.

B. Ö.: Pardon duyamıyorum, pardon.

A. Ç.: Siz de fark ediyorsunuz sesim titriyor.

B. Ö.: Farkınayız, evet.

A. Ç.: Bomba seslerinden, kurşun seslerinden… insanlar susuzlukla, açlıkla mücadele ediyor. özellikle bebekler çocuklar. Lütfen siz de ziyade olun sessiz kalmayın lütfen.

B. Ö.: Çok çok teşekkür ediyoruz Ayşe hanım. Öncelikle…

A. Ç.: Ben çok teşekkür ederim beni bağladığınız için.

B. Ö.: Rica ederiz rica ederiz ne demek.

A. Ç.: Bir nebze de olsa sesimizi buradan duyurabildiysek ne mutlu bize.

B. Ö.: Çok iyi yaptınız çok teşekkür ediyoruz. Hassasiyetiniz için de ayrıca size çok teşekkür ediyoruz gerçekten de elimizden geldiğince de duyurabildiğimiz yerlerden biz de elimizden geleni yapmaya gayret ediyoruz. Emin olun. Ama bu söyledikleriniz bir kere daha bize ders oldu. Daha da fazla yapmaya gayret edeceğiz. Buradan oradaki herkese selam olsun. İnşallah en kısa zamanda bütün o söylediğiniz barış dilekleri bizim için de geçerli. Biz de diliyoruz.  En kısa zamanda bütün bunlar çözülsün istiyoruz. Çok teşekkür ederiz Ayşe hanım. Sağ olun.

A. Ç.: Ben teşekkür ederim.

B. Ö.: Elinize yüreğinize sağlık. Teşekkür ederiz. Evet devam edelim. Kaldığımız yerden. Ama gerçekten Ayşe hanıma çok çok teşekkür ediyoruz sağ olsun. Ama bütün bunların bir şekilde konuşuluyor olması da lazım. Yeri zamanı neresi olursa olsun bazı şeylerin dile getiriliyor olması lazım. Bugün Ayşe hanım yarın başka birisi başka bir yerlerde başka programlarda sesinin titremesi bile bence, bence bir alkışı daha hak ediyor bence.

 

Üstteki konuşma Ayşe Çelik ile Beyazıt Öztürk arasında canlı yayında TV’de geçen diyalog, biliyorsunuzdur. Ayşe Çelik bu konuşma nedeniyle 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Muhtemelen gelecek hafta hapse girecek.

“Ifade özgürlüğünün zirvede olduğu bir dönemden geçiyoruz” gibi iktidar ambalajlarını azıcık sıyırdığımızda alttan çıkan görüntü, “çocuklar ölmesin” diyen birinin hapis cezası alması. Tutuklu gazeteciler, muhalifler, rakip parti başkanları, ev baskınlarını geçiyorum. “Çocuklar ölmesin” diyen biri hapis cezası aldı.

“Özgürlük, ancak ve ancak insanlara duymak istemedikleri bir şeyi söyleyebildiğimizde bir anlam ifade eder” -George Orwell

Bir Müşteri Deneyimi Örneği: Vodafone

Malumunuz, günümüzde müşteri deneyimi, inovasyon, love mark, big data gibi kavramlar birbiriyle ilişkilendirilerek epey gürültü kopartılıyor. Türlü çeşit uzman bu kavramların sadık müşteri yaratma konusunda geleceğin en önemli konuları olduğundan sıkça bahsediyor. Ben de son 2 ayda başımdan geçen saçma ve komik bir örnek ile Vodafone ve Digiturk müşteri deneyimimi aktarayım.

Vodafone Logo

Soğuk ve puslu bir kış gecesi telefonuma bir mesaj geldi. Birkaç gün önce Vodafone hattımı Red Business tarifesine geçirmiştim. Mesaja göre, yeni tarifem bana mis gibi güzellikler sunuyordu. 12 aylık Digiturk Spor paketi bunların arasında en çok parlayanıydı. Dedim nefis, aktifleştirelim, maça meşin yuvarlağa doymayalım. Mesajda gelen linke tıklayarak aktif etmem gerektiği yazıyordu. Aktifleştirdim. Digiturk’un sitesine yönlendirdi. Hesap açtım. Ancak paketi Digiturk’te nereden aktifleştireceğimi bulamadım. Vodafone üyelerine özel bir giriş ya da link de yoktu. Digiturk’u aradım, dedim benim kapı gibi Vodafone kampanyam var. Fekat nasıl yapılacağını bulamadım. Arkadaş, o kampanya biteli 5 ay oluyor sayın abim dedi. Vodafone’u aradım, hayır efendim ne münasebet devam ediyor dedi. Neyse, çok uğraşmadım, bıraktım. Ancak her Şampiyonlar Ligi maçını gördüğümde, her El Clasico söylentisinde “mal mıyım neden aktifleştirmiyorum” deyip bir daha uğraştım lakin nafile. Olmadı. En son bügün yine denedim. Linkleri tıkladım, mesajları dürttüm. En son yine Vodafone müşteri hizmetlerini aradım. Son konuştuğum hanım kız (daha öncesinde 5-6 farklı kişiyle konuşmuştum) “maalesef sizin tarifenizde öyle bir kampanya yok” dedi. Peki dedim, kapattım.

En başa dönersek; inovasyon, özel müşteri deneyimi, big data vs bunlar güzel ambalajlar. Fakat bunları ne kadar doğru kullanıyorsunuz ya da bunları kullanabiliyor musunuz, asıl konu bu. Benim hiçbir talebim yokken “yuppi sana digiturk hediye ettik” diye mesaj geliyor. Ne güzel deyip kullanmaya çalışıyorum, müşteri hizmetlerini arıyorum ancak olmuyor, olamıyor. 2. ayın sonundaysa aslında böyle bir kampanyadan yararlanabilecek tarifede olmadığımı öğreniyorum.

Velhasılı, “mükemmel müşteri deneyimi yarattığımız için 150 tane Stevie Ödülü aldık” gibi Basında Biz PR’ı koşturmacası ya da “big datayı imbikten geçirip kişiye özel müşteri deneyimi yaşatıyoruz” ambalajından önce insanlara yanlış mesaj yollamayacak bir altyapı kursanız (yahut yollasanız bile bunun denetimini yapacak bir sisteminiz olsa) çok daha hayırlı bir iş yapmış olursunuz müşteri deneyimi için.

Bu arada hala böyle bir kampanya devam ediyor mu etmiyor mu bilmiyorum 🙂 Bilgi çağı hagaden.

Yöneticiler İçin İçeriksiz Online İtibar Yönetimi

Ajansta çalışırken müşterim olan bir global markaya merkezden brief gelmişti. Bu brief’e göre; Türkiye CEO’sunun kişisel sitesi ve sosyal medya hesapları açılacak, profesyonel bir yönetim yapılacak ve şirketin globalde yaşadığı dijital dönüşüm üst düzey yöneticiler üzerinden başarılı şekilde temsil edilecek. O zamanlar Linkedin Influencer (sonrasında Pulse oldu) mevzuları yeni çıkmış, amaç da TR CEO’sunu bu influencer’lardan biri yapmak. Strateji belirlendi, site ve hesaplar açıldı falan. Adam dijitalden neredeyse hiç anlamıyor. Lakin bildiği konularda yazı yazmaya, Linkedin’den ve Twitter’dan iletişim yürütmeye başladı zor da olsa. Hala arada bir denk geliyorum içeriklerine, çok büyümese de bildiği konularda yazıyor düzenli olarak, çekirdek bir kitle de oluştu etrafında. Yani, yaptı mı, yaptı.

Son 2 yıldır çok denk geldiğim bir şey var; derinlikten yoksun, sağlaması yapılmamış hap bilgi müptelası bir kitleye hitap eden, neredeyse tamamı global içerik sitelerinden alınan -çalınan da diyebiliriz- videoları her gün paylaşan bir yönetici tayfası peydah oldu. Sabancı Üniversitesi’nden bir anda dijital hayatımıza transfer olan Özgür Demirtaş bu tayfanın mükemmel bir temsili ve idolü.

Geçenlerde Twitter’da Tansu Yeğen adlı birine denk geldim. Samsung Türkiye başkan yardımcısıymış. Mashable, Tech Crunch, Dodo gibi içerik sitelerinden aparttığı videoları birer cümle ekleyerek paylaşıyor.

Bio’ya bakıyorsun, #technology #innovation dolu. Içeriklere bakıyorsun, başkalarının ürettiği videolar, tek cümlelik açıklamayla salınmış dijitalin ölümlü geçmişine. Yanılmıyorsam Twitter’da 250 bin takipçisi var. Kağıt üzerinde başarılı mı, başarılı.

Fakat bir de diğer taraftan bakalım. Samsung gibi bir şirketin Türkiye ofisi ikinci adamının 250 bin takipçiye ihtiyacı var mı? Yahut bu 250 bin kişi kimdir? Hakikaten bir üst düzey yöneticinin hitap etmesi gereken kitle midir? Çok tutmuş videoları RT etmek yerine içeriğe hiçbir katkısı olmayan alakasız bir cümle ile (“bu teknolojik gelişmeyi ben de atlamışım“) paylaşmak etik midir? Nicelik hakikaten bu kadar kıymetli midir? Sorular artırılabilir.

Düşünce akışından, espri ya da anlatım tarzından, yazdığı/paylaştığı şeyden, üsluptan falan tanıdık gelir bazı insanlar bir yerden sonra. Çünkü dijital bir kimliği oluşmuştur  bu insanların. Çok RT alacak, paylaşılacak içerikleri kullanıp kimliksizliği kemikleştirmektense daha az etkileşim alacak, ancak size bir sanal persona, üslüp, kimlik kazandıracak yollara girin. Online itibar yönetimi halihazırda bu. Tansu Bey’in yaptığı ise etkileşim müptelalığı. Şöyle bir örnek; Tansu Yeğen bugün Twitter’da mahlasını @guzelvideolar____ olarak değiştirse bir kişi “lan noldu” der mi? Bence demez. Velhasıl, Tansu Bey’in asıl takipçi sayısı “lan noldu” diyecek kişi sayısı kadardır.

Sadece eleştiriyle bitirmeyelim tabii. Online itibar yönetimini bence TR’de en iyi yapan Bilyoner’in CEO’su Mehmet Sindel. Linkedin’i burada.

Markalar ve Parası Neyse Verelim Aktivizmi

Hatırlarsınız, geçtiğimiz sene, henüz TürkTipiDiktatöryalBaşkanlıkReferandumu yapılmadan önce, Filli Boya’nın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için çektiği reklam filmi #AncaBeraber yayınlanmış, tabir caize yer yerinden oynamıştı. Sosyal mecralarda yüzbinlerce paylaşım alan video, TV’de de epey görünür olmuş, birkaç gün boyunca gündelik sohbetlerin birinci konusu haline gelmişti. Doğruya doğru, yerden toz kalkmadığı bir dönemde, açıktan bir iktidar eleştirisi barındıran bu kampanya, nereden baksan büyük işti.  Zira, “sizin solculuk kebap yere çıkmış” diyebileceğimiz ABD’de ve Avrupa’da benzer pek çok iş görebilsek de, bu topraklar için güç sahibinin karşısına konumlanıp reklam çekmek pek alışılageldik bir tutum değil markalar açısından. Memleketin seküler beyaz yakalısında bir manifestoya dönüşen reklam filmi, solcu tayfanın makul eleştirilerine de gark olmuştu. Misal, Yasemin Varlık’ın Boyanın Altında Sırıtanlar başlıklı iyi bir eleştirisi mevcut.

Filli Boya’nın böyle “muhalif” bir reklam filmi çekmesi, global trend’lerden çok da gayrı düşünebileceğimiz bir şey değil. Zira dünya bu tarafa gidiyor. Malumunuz, en eski  ve etkili pazarlama taktiğimiz Sex Sells (cinsellik satar) artık hakkın rahmetine kavuşmak üzere. Şimdi Activism Sells (aktivizm satar) zamanındayız. Nedir bu zamanın temel dinamikleri? Marka olarak belli konular bul (geri dönüşüm, ekoloji, mülteciler, feminizm vs), bu konularda kampanyalar ve bağışlar yap,  ürünlerini/hizmetini bu kavramları karşılayacak şekilde yeniden dizayn et (Migros’un “Iyi Tarım”ı ya da Starbucks’ın “Sorumlu Üretim”i) ve bunu olabildiğince duyur. Bu konuda epey iyi yazılar var. Şurada 5Harfliler çevirisiyle Artık Seks Değil Aktivizm Satıyor (ve Markalar Bunun Farkında) yazısı var, ilgilisi bakabilir.

Attachment0.png

Insanlar artık kendilerine dert ettikleri meselelerle uğraşmak yerine, bu meselelerle uğraştığını iddia eden markalardan alışveriş yaparak vicdanını rahatlatmanın konforuna kendini kaptırmış durumda. Artık sıradan bir tüketici olmak yerine, az daha pahalı bir kahve içerek doğayı koruma konusunda daha etik davranan biri olduğunu hissedebilirsin.  Yahut Orkid kullanarak kadın erkek eşitliği konusunda bir duruşa sahip olduğunu ya da Lyft kullanarak mültecilere karşı ne kadar hoşgörülü olduğunu hissedebilirsin. Bir şeyler yapmak yerine, parası neyse verip, bir şeyler yaptığına dair seni “ikna” edebilen markalara gönül rahatlığıyla iradeni teslim edebilirsin. Bu iradeyi başkasına teslim etme ve içgüdüleri kaybetme konusuyla alakalı şöyle güzel bir yazı var: Post-gerçekliğin sosyal hali: Post-otantik hayatlar

Bu pseudo-aktivizm işi o kadar kavramsallaşmış durumda ki; markaların doğa üzerinden yürüttükleri bu PR faaliyetlerine greenwashing marketing, lgbti üzerinden yürüttüğü PR faaliyetlerine ise pinkwashing marketing deniyor.

Halbuki şunu hepimiz biliyoruz; marka, şirket, ticari kurum, adına her ne diyorsak diyelim, bunların temel amacı daha fazla büyümek, görünürlük kazanmak ve neticesinde daha fazla satış yapmaktır. Bu şirketler, eşyanın tabiatı gereği, kimin nasıl yaşadığıyla ya da ne durumda olduğuyla ilgilenmez. Hiçbir şirketin yönetim kurulu toplantısında lgbti’lerin keyfi yerinde mi, feminizm halka ulaştı mı soruları sorulmaz, malum. Bunun yerine üretimde nasıl tasarruf edilir, grev yapan işçilerin tepesine nasıl çökeriz, pazarlama bütçesini doğru kullanıyor muyuz gibi net sorulara yer vardır. Dolayısıyla markanın sahiplendiği konuda aktivizm tişörtünü giyerek müşterisiyle iletişime geçmesi, ikiyüzlü ve yalancı olduğunu bildiğiniz biriyle arkadaşlığı devam ettirmek kadar hastalıklı ve garip bir durum. Diğer taraftan, seviyorum her halimi herkes böyle sevsin beni cingılı ve #kızgibi heştegiyle feminizmi, kıvırcık saçlı kız çocuklarının kendilerini kötü hissetmesine indirgeyen kampanyaların yaratıcısı olan markaların, kavramların için boşalttığı bir dünyada gerçek sorunların konuşulmasını engellediği de aşikar. Zaten bence asıl konuşmamız gereken konu da bu. Kıllı bacaklı manken kullanan markaların günbegün mantar gibi bittiği dijital alemdeki etkinliğin reelde bir karşılığı var mı? Markalar tarafından yaratılan bu görünürlük, herhangi bir şeye yarıyor mu?

Nefis bir haberle bitirelim: Wall Street’e “Fearless Girl” heykelini diken State Street Corporation, kadın çalışanlarına ayrımcılık yaptığı için 4,5 milyon dolar ceza ödemeye mahkum edilmiş. Haber burada.

Sonuç: Kendall Jenner’lı Pepsi reklamı hagaden de gelmiş geçmiş en kötü reklam videosu galiba.