#EfesPilsenBoykot: Milyar Dolarlık Şirketi Bir Kamyon Fenomenle Savunmak

Malum, 2 gündür #EfesPilsenBoykot krizi aldı başını gidiyor. Bugün Tuncay Özilhan’ın “yanlış anlaşıldım” mealinde bir açıklaması düştü yine haber portallarına. Ancak ateşi azaltacak gibi görünmüyor. Haber burada.

Kısaca özetlemek gerekirse; 31 Ocak’ta Hürriyet’te Anadolu Grup başkanı Tuncay Özilhan röportajından bir bölüm yayınlanıyor. Bira tüketimiyle ilgili olan bu bölümde Tuncay Özilhan şunları söylüyor; “Bira satışı düşüyor ama tüketim konusunda emin değilim. Bunun nedeni de evde bira yapımının artması. Çok ucuza alınan cihazlarla evde bira yapılıyor. Bugün 7.5 liralık biranın 4 lirası vergi. Evde bira üretimi vergi kaybına da neden oluyor. Bu konudaki görüşlerimizi yetkililerle de paylaştık

Bu açıklamanın ardından özellikle Twitter ve Ekşi Sözlük‘te #EfesPilsenBoykot’u başlıyor. Küçük bir kesim “yok yav vergiler yüksek onu diyo” derken, ezici bir çoğunluk “evde bira yapanlara vergi gelmesini istiyor” dedi. Bunu çok konuşmaya gerek yok. Verginin yüksek olmasından dert yanan insan “Evde  bira üretimi vergi kaybına da neden oluyor” demez. Dümdüz “vergi yüksek” der, geçer. Ki zaten bira kitlerine vergi gelmesini herkes beklerken (evde rakı yapılmasın diye markette satılan etil alkole tat bozan kimyasal karıştırılması kararlaştırılan bir ülkedeyiz aq) Tuncay Özilhan’ın yaptığı hakikaten inanılmaz komik. Zaten Efes’i sevmeyen ciddi bir kitle varken çıtayı “sevmemek yetmez, tiksinin bizden” level’ına çekti adam. Neyse.

Asıl mevzuya gelirsek; dün boykotla ilgili içerik sayısı devasa sayılara ulaşınca, Anadolu Grup iletişim tayfası nefis bir mallık yaparak fenomenler üzerinden savunmaya geçti. Gördüğüm kadarıyla hedef kitleye hitap eden fenomenler seçilmiş, sıkı pazarlıklara tutuşulmuş ve mal gibi gece 00:36 ile 2:05 arasında tweet attırılmış. Benim takip edebildiklerimin listesi şöyle;

@Atasozutok (67k followers) saat 1:25

2018-02-02_1445

@halilozkucuk (30k followers) saat 2:06

2018-02-02_1446

@satrayni (410k followers) saat 2:03

2018-02-02_1449.png

@beswaver (13k followers) saat 00:36 ve 1:30

2018-02-02_1451.png

@pinkfreud (150k followers) saat 2:03 (satrayni’ye ek yapmış)

2018-02-02_1452

@uzancc (430k followers) saat 2:05

2018-02-02_1455

@dumtistik (12k followers) saat 1:18 ve 1:38

2018-02-02_1457

@mertvanhoydonkk (21k followers) saat 1:07

2018-02-02_1458.png

@madebybaskan (11k followers) saat 1:05

2018-02-02_1459

@1adetouz (40k followers) saat 00:58

2018-02-02_1501

@kontravolta_ (25k followers) saat 00:56

2018-02-02_1502.png

 

Burada asıl konuşulması gereken, TR’nin en büyük grup şirketlerinden birinin kriz savunmasını Twitter fenomenleri üzerinden yürütmenin işe yarayacağını düşünmesi. Daha da kötüsü, müşterilerini bunu fark etmeyecek kadar denyo zannetmesi. Halen daha bugün yeni bir açıklama yayınlayarak “yanlış anlaşıldık” diyorlar. Yanlış ifade ettik değil, yanlış anlaşıldık. Siz anlamadınız. Bizde hata yok.

Özür dilemek/dileyebilmek erdemdir. Iyi kriz yönetimi nasıl oluyor diye merak eden varsa, Can Yayınları’yla ilgili şurada nefis bir örnek var.

Özet: Gara Guzu içiniz, mis gibi bira.

Reklamlar

“Çocuklar Ölmesin”

A. Ç.: Ülkenin doğusunda güneydoğusunda neler olup bittiğinin farkında mısınız? Burada doğmamış çocuklar, anneler, insanlar öldürülüyor. Sanatçı olarak insan olarak bir şekilde siz de yaşananlara sessiz kalmamalısınız ve bir şekilde dur demelisiniz. Ayrıca bir şey daha söylemek istiyorum. Ölen çocuklara sevinen zavallı insanlar var. Ben bu insanlara, daha doğrusu biz bu insanlara hiçbir şey söyleyemiyoruz, yazıklar olsun demekten başka.

B. Ö.: Doğru.

A. Ç.: Bir şey daha söylemek istiyorum, kusura bakmayın. Ben öğretmenim öğrencileri terk eden öğretmenlere seslenmek istiyorum. Bir daha oralara nasıl dönecekleri o güzel masum tertemiz yürekli çocukların yüzüne, gözlerinin içine nasıl bakacaklar. Ben konuşamıyorum. Gerçekten. Burada yaşananlar ekranlarda medyada her şey çok farklı aktarılıyor. Yani gerçekten konuşamıyorum, sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün duyun artık bize el verin. Yazık insanlar ölmesin. Çocuklar ölmesin. Anneler ağlamasın. Söyleyeceklerim bu kadar. Çok teşekkür ederim.

B. Ö.: Ayşe hanım… Bir alkış alalım öncelikle Ayşe hanıma.

A. Ç.: Aslında çok şey söylemek istiyorum. Duygu yoğunluğundan dolayı hiçbir şey söyleyemiyorum.

B. Ö.: Pardon duyamıyorum, pardon.

A. Ç.: Siz de fark ediyorsunuz sesim titriyor.

B. Ö.: Farkınayız, evet.

A. Ç.: Bomba seslerinden, kurşun seslerinden… insanlar susuzlukla, açlıkla mücadele ediyor. özellikle bebekler çocuklar. Lütfen siz de ziyade olun sessiz kalmayın lütfen.

B. Ö.: Çok çok teşekkür ediyoruz Ayşe hanım. Öncelikle…

A. Ç.: Ben çok teşekkür ederim beni bağladığınız için.

B. Ö.: Rica ederiz rica ederiz ne demek.

A. Ç.: Bir nebze de olsa sesimizi buradan duyurabildiysek ne mutlu bize.

B. Ö.: Çok iyi yaptınız çok teşekkür ediyoruz. Hassasiyetiniz için de ayrıca size çok teşekkür ediyoruz gerçekten de elimizden geldiğince de duyurabildiğimiz yerlerden biz de elimizden geleni yapmaya gayret ediyoruz. Emin olun. Ama bu söyledikleriniz bir kere daha bize ders oldu. Daha da fazla yapmaya gayret edeceğiz. Buradan oradaki herkese selam olsun. İnşallah en kısa zamanda bütün o söylediğiniz barış dilekleri bizim için de geçerli. Biz de diliyoruz.  En kısa zamanda bütün bunlar çözülsün istiyoruz. Çok teşekkür ederiz Ayşe hanım. Sağ olun.

A. Ç.: Ben teşekkür ederim.

B. Ö.: Elinize yüreğinize sağlık. Teşekkür ederiz. Evet devam edelim. Kaldığımız yerden. Ama gerçekten Ayşe hanıma çok çok teşekkür ediyoruz sağ olsun. Ama bütün bunların bir şekilde konuşuluyor olması da lazım. Yeri zamanı neresi olursa olsun bazı şeylerin dile getiriliyor olması lazım. Bugün Ayşe hanım yarın başka birisi başka bir yerlerde başka programlarda sesinin titremesi bile bence, bence bir alkışı daha hak ediyor bence.

 

Üstteki konuşma Ayşe Çelik ile Beyazıt Öztürk arasında canlı yayında TV’de geçen diyalog, biliyorsunuzdur. Ayşe Çelik bu konuşma nedeniyle 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Muhtemelen gelecek hafta hapse girecek.

“Ifade özgürlüğünün zirvede olduğu bir dönemden geçiyoruz” gibi iktidar ambalajlarını azıcık sıyırdığımızda alttan çıkan görüntü, “çocuklar ölmesin” diyen birinin hapis cezası alması. Tutuklu gazeteciler, muhalifler, rakip parti başkanları, ev baskınlarını geçiyorum. “Çocuklar ölmesin” diyen biri hapis cezası aldı.

“Özgürlük, ancak ve ancak insanlara duymak istemedikleri bir şeyi söyleyebildiğimizde bir anlam ifade eder” -George Orwell

Bir Müşteri Deneyimi Örneği: Vodafone

Malumunuz, günümüzde müşteri deneyimi, inovasyon, love mark, big data gibi kavramlar birbiriyle ilişkilendirilerek epey gürültü kopartılıyor. Türlü çeşit uzman bu kavramların sadık müşteri yaratma konusunda geleceğin en önemli konuları olduğundan sıkça bahsediyor. Ben de son 2 ayda başımdan geçen saçma ve komik bir örnek ile Vodafone ve Digiturk müşteri deneyimimi aktarayım.

Vodafone Logo

Soğuk ve puslu bir kış gecesi telefonuma bir mesaj geldi. Birkaç gün önce Vodafone hattımı Red Business tarifesine geçirmiştim. Mesaja göre, yeni tarifem bana mis gibi güzellikler sunuyordu. 12 aylık Digiturk Spor paketi bunların arasında en çok parlayanıydı. Dedim nefis, aktifleştirelim, maça meşin yuvarlağa doymayalım. Mesajda gelen linke tıklayarak aktif etmem gerektiği yazıyordu. Aktifleştirdim. Digiturk’un sitesine yönlendirdi. Hesap açtım. Ancak paketi Digiturk’te nereden aktifleştireceğimi bulamadım. Vodafone üyelerine özel bir giriş ya da link de yoktu. Digiturk’u aradım, dedim benim kapı gibi Vodafone kampanyam var. Fekat nasıl yapılacağını bulamadım. Arkadaş, o kampanya biteli 5 ay oluyor sayın abim dedi. Vodafone’u aradım, hayır efendim ne münasebet devam ediyor dedi. Neyse, çok uğraşmadım, bıraktım. Ancak her Şampiyonlar Ligi maçını gördüğümde, her El Clasico söylentisinde “mal mıyım neden aktifleştirmiyorum” deyip bir daha uğraştım lakin nafile. Olmadı. En son bügün yine denedim. Linkleri tıkladım, mesajları dürttüm. En son yine Vodafone müşteri hizmetlerini aradım. Son konuştuğum hanım kız (daha öncesinde 5-6 farklı kişiyle konuşmuştum) “maalesef sizin tarifenizde öyle bir kampanya yok” dedi. Peki dedim, kapattım.

En başa dönersek; inovasyon, özel müşteri deneyimi, big data vs bunlar güzel ambalajlar. Fakat bunları ne kadar doğru kullanıyorsunuz ya da bunları kullanabiliyor musunuz, asıl konu bu. Benim hiçbir talebim yokken “yuppi sana digiturk hediye ettik” diye mesaj geliyor. Ne güzel deyip kullanmaya çalışıyorum, müşteri hizmetlerini arıyorum ancak olmuyor, olamıyor. 2. ayın sonundaysa aslında böyle bir kampanyadan yararlanabilecek tarifede olmadığımı öğreniyorum.

Velhasılı, “mükemmel müşteri deneyimi yarattığımız için 150 tane Stevie Ödülü aldık” gibi Basında Biz PR’ı koşturmacası ya da “big datayı imbikten geçirip kişiye özel müşteri deneyimi yaşatıyoruz” ambalajından önce insanlara yanlış mesaj yollamayacak bir altyapı kursanız (yahut yollasanız bile bunun denetimini yapacak bir sisteminiz olsa) çok daha hayırlı bir iş yapmış olursunuz müşteri deneyimi için.

Bu arada hala böyle bir kampanya devam ediyor mu etmiyor mu bilmiyorum 🙂 Bilgi çağı hagaden.

Yöneticiler İçin İçeriksiz Online İtibar Yönetimi

Ajansta çalışırken müşterim olan bir global markaya merkezden brief gelmişti. Bu brief’e göre; Türkiye CEO’sunun kişisel sitesi ve sosyal medya hesapları açılacak, profesyonel bir yönetim yapılacak ve şirketin globalde yaşadığı dijital dönüşüm üst düzey yöneticiler üzerinden başarılı şekilde temsil edilecek. O zamanlar Linkedin Influencer (sonrasında Pulse oldu) mevzuları yeni çıkmış, amaç da TR CEO’sunu bu influencer’lardan biri yapmak. Strateji belirlendi, site ve hesaplar açıldı falan. Adam dijitalden neredeyse hiç anlamıyor. Lakin bildiği konularda yazı yazmaya, Linkedin’den ve Twitter’dan iletişim yürütmeye başladı zor da olsa. Hala arada bir denk geliyorum içeriklerine, çok büyümese de bildiği konularda yazıyor düzenli olarak, çekirdek bir kitle de oluştu etrafında. Yani, yaptı mı, yaptı.

Son 2 yıldır çok denk geldiğim bir şey var; derinlikten yoksun, sağlaması yapılmamış hap bilgi müptelası bir kitleye hitap eden, neredeyse tamamı global içerik sitelerinden alınan -çalınan da diyebiliriz- videoları her gün paylaşan bir yönetici tayfası peydah oldu. Sabancı Üniversitesi’nden bir anda dijital hayatımıza transfer olan Özgür Demirtaş bu tayfanın mükemmel bir temsili ve idolü.

Geçenlerde Twitter’da Tansu Yeğen adlı birine denk geldim. Samsung Türkiye başkan yardımcısıymış. Mashable, Tech Crunch, Dodo gibi içerik sitelerinden aparttığı videoları birer cümle ekleyerek paylaşıyor.

Bio’ya bakıyorsun, #technology #innovation dolu. Içeriklere bakıyorsun, başkalarının ürettiği videolar, tek cümlelik açıklamayla salınmış dijitalin ölümlü geçmişine. Yanılmıyorsam Twitter’da 250 bin takipçisi var. Kağıt üzerinde başarılı mı, başarılı.

Fakat bir de diğer taraftan bakalım. Samsung gibi bir şirketin Türkiye ofisi ikinci adamının 250 bin takipçiye ihtiyacı var mı? Yahut bu 250 bin kişi kimdir? Hakikaten bir üst düzey yöneticinin hitap etmesi gereken kitle midir? Çok tutmuş videoları RT etmek yerine içeriğe hiçbir katkısı olmayan alakasız bir cümle ile (“bu teknolojik gelişmeyi ben de atlamışım“) paylaşmak etik midir? Nicelik hakikaten bu kadar kıymetli midir? Sorular artırılabilir.

Düşünce akışından, espri ya da anlatım tarzından, yazdığı/paylaştığı şeyden, üsluptan falan tanıdık gelir bazı insanlar bir yerden sonra. Çünkü dijital bir kimliği oluşmuştur  bu insanların. Çok RT alacak, paylaşılacak içerikleri kullanıp kimliksizliği kemikleştirmektense daha az etkileşim alacak, ancak size bir sanal persona, üslüp, kimlik kazandıracak yollara girin. Online itibar yönetimi halihazırda bu. Tansu Bey’in yaptığı ise etkileşim müptelalığı. Şöyle bir örnek; Tansu Yeğen bugün Twitter’da mahlasını @guzelvideolar____ olarak değiştirse bir kişi “lan noldu” der mi? Bence demez. Velhasıl, Tansu Bey’in asıl takipçi sayısı “lan noldu” diyecek kişi sayısı kadardır.

Sadece eleştiriyle bitirmeyelim tabii. Online itibar yönetimini bence TR’de en iyi yapan Bilyoner’in CEO’su Mehmet Sindel. Linkedin’i burada.

Markalar ve Parası Neyse Verelim Aktivizmi

Hatırlarsınız, geçtiğimiz sene, henüz TürkTipiDiktatöryalBaşkanlıkReferandumu yapılmadan önce, Filli Boya’nın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için çektiği reklam filmi #AncaBeraber yayınlanmış, tabir caize yer yerinden oynamıştı. Sosyal mecralarda yüzbinlerce paylaşım alan video, TV’de de epey görünür olmuş, birkaç gün boyunca gündelik sohbetlerin birinci konusu haline gelmişti. Doğruya doğru, yerden toz kalkmadığı bir dönemde, açıktan bir iktidar eleştirisi barındıran bu kampanya, nereden baksan büyük işti.  Zira, “sizin solculuk kebap yere çıkmış” diyebileceğimiz ABD’de ve Avrupa’da benzer pek çok iş görebilsek de, bu topraklar için güç sahibinin karşısına konumlanıp reklam çekmek pek alışılageldik bir tutum değil markalar açısından. Memleketin seküler beyaz yakalısında bir manifestoya dönüşen reklam filmi, solcu tayfanın makul eleştirilerine de gark olmuştu. Misal, Yasemin Varlık’ın Boyanın Altında Sırıtanlar başlıklı iyi bir eleştirisi mevcut.

Filli Boya’nın böyle “muhalif” bir reklam filmi çekmesi, global trend’lerden çok da gayrı düşünebileceğimiz bir şey değil. Zira dünya bu tarafa gidiyor. Malumunuz, en eski  ve etkili pazarlama taktiğimiz Sex Sells (cinsellik satar) artık hakkın rahmetine kavuşmak üzere. Şimdi Activism Sells (aktivizm satar) zamanındayız. Nedir bu zamanın temel dinamikleri? Marka olarak belli konular bul (geri dönüşüm, ekoloji, mülteciler, feminizm vs), bu konularda kampanyalar ve bağışlar yap,  ürünlerini/hizmetini bu kavramları karşılayacak şekilde yeniden dizayn et (Migros’un “Iyi Tarım”ı ya da Starbucks’ın “Sorumlu Üretim”i) ve bunu olabildiğince duyur. Bu konuda epey iyi yazılar var. Şurada 5Harfliler çevirisiyle Artık Seks Değil Aktivizm Satıyor (ve Markalar Bunun Farkında) yazısı var, ilgilisi bakabilir.

Attachment0.png

Insanlar artık kendilerine dert ettikleri meselelerle uğraşmak yerine, bu meselelerle uğraştığını iddia eden markalardan alışveriş yaparak vicdanını rahatlatmanın konforuna kendini kaptırmış durumda. Artık sıradan bir tüketici olmak yerine, az daha pahalı bir kahve içerek doğayı koruma konusunda daha etik davranan biri olduğunu hissedebilirsin.  Yahut Orkid kullanarak kadın erkek eşitliği konusunda bir duruşa sahip olduğunu ya da Lyft kullanarak mültecilere karşı ne kadar hoşgörülü olduğunu hissedebilirsin. Bir şeyler yapmak yerine, parası neyse verip, bir şeyler yaptığına dair seni “ikna” edebilen markalara gönül rahatlığıyla iradeni teslim edebilirsin. Bu iradeyi başkasına teslim etme ve içgüdüleri kaybetme konusuyla alakalı şöyle güzel bir yazı var: Post-gerçekliğin sosyal hali: Post-otantik hayatlar

Bu pseudo-aktivizm işi o kadar kavramsallaşmış durumda ki; markaların doğa üzerinden yürüttükleri bu PR faaliyetlerine greenwashing marketing, lgbti üzerinden yürüttüğü PR faaliyetlerine ise pinkwashing marketing deniyor.

Halbuki şunu hepimiz biliyoruz; marka, şirket, ticari kurum, adına her ne diyorsak diyelim, bunların temel amacı daha fazla büyümek, görünürlük kazanmak ve neticesinde daha fazla satış yapmaktır. Bu şirketler, eşyanın tabiatı gereği, kimin nasıl yaşadığıyla ya da ne durumda olduğuyla ilgilenmez. Hiçbir şirketin yönetim kurulu toplantısında lgbti’lerin keyfi yerinde mi, feminizm halka ulaştı mı soruları sorulmaz, malum. Bunun yerine üretimde nasıl tasarruf edilir, grev yapan işçilerin tepesine nasıl çökeriz, pazarlama bütçesini doğru kullanıyor muyuz gibi net sorulara yer vardır. Dolayısıyla markanın sahiplendiği konuda aktivizm tişörtünü giyerek müşterisiyle iletişime geçmesi, ikiyüzlü ve yalancı olduğunu bildiğiniz biriyle arkadaşlığı devam ettirmek kadar hastalıklı ve garip bir durum. Diğer taraftan, seviyorum her halimi herkes böyle sevsin beni cingılı ve #kızgibi heştegiyle feminizmi, kıvırcık saçlı kız çocuklarının kendilerini kötü hissetmesine indirgeyen kampanyaların yaratıcısı olan markaların, kavramların için boşalttığı bir dünyada gerçek sorunların konuşulmasını engellediği de aşikar. Zaten bence asıl konuşmamız gereken konu da bu. Kıllı bacaklı manken kullanan markaların günbegün mantar gibi bittiği dijital alemdeki etkinliğin reelde bir karşılığı var mı? Markalar tarafından yaratılan bu görünürlük, herhangi bir şeye yarıyor mu?

Nefis bir haberle bitirelim: Wall Street’e “Fearless Girl” heykelini diken State Street Corporation, kadın çalışanlarına ayrımcılık yaptığı için 4,5 milyon dolar ceza ödemeye mahkum edilmiş. Haber burada.

Sonuç: Kendall Jenner’lı Pepsi reklamı hagaden de gelmiş geçmiş en kötü reklam videosu galiba.

GRUP YÖNETİCİSİ OLARAK…

Zamanında ajans çalışanlarının açtığı, yanılmıyorsam 10 binden fazla üyesi olan bir Facebook grubu vardı, ajansçılar bilir. Hangi marka hangi ajansta soruları, “bu içeriği hanginiz yaptınız asdkjhas”, iş ilanları, kurlaşmalar, kepsli cevaplarla devam ediyordu yayın hayatına. Sonrasında grupta çok fazla iş ilanı olmaya başlayınca, “kariyer” adlı bir grup daha kurmuşlardı.

Geçenlerde bir arkadaşım 2-3 elemana ihtiyacı olduğunu söyledi. Ne istediğini yaz, grupta paylaşayım dedim. Ilanın içeriğini yazdım, yolladım. Yönetici onayından sonra yayınlanacaktır uyarısı geldi. Derken akşama doğru, yönetici olan arkadaş FB’den mesaj yazarak “postlara minik bir ücretlendirme” getirdiklerini iletti. Kibar bir şekilde “siz kim olarak bu postlara ücretlendirme getirdiniz” diye sordum, “GRUP YÖNETİCİSİ OLARAK” dedi.

Mevzunun 2 tarafı var; hukuki ve ahlaki. Hukuken çok da açıklama yapmaya gerek yok aslında. Yayınlanan ilandan para almak istiyorsan bir şirketin olmalı, ISKUR’dan iznin olmalı vs. Öyle kafana göre “hadi bana para ver” diyemiyorsun.

Asıl incelenmesi gereken tarafsa bence ahlaki kısmı. En başta bu grup kurulurken amaç ajans çalışanları arasındaki iletişimi artırmak, manitasyon, bilgi paylaşmak, sorun çözmek vs idi. Kolektif bir amaç vardı ortada. Ajansçılar -özellikle de sosyal medyacılar- bilir, mecralarla ilgili bir sorun yaşıyorsanız mecraların formları/müşteri temsilcileri aracılığıyla çözmeniz çok zor. En iyi çözüm daha önce yaşadığınız sorunu yaşamış olan meslektaşlara başvurmak oluyor. Diğer taraftan ajanslarda durum ortada; üç kuruş vereyim hayvan evladı gibi çalışsın. Ajansçılar da akıl sağlığını kaybetmeden önce yeni iş kapıları bulabilecekleri grupları, siteleri vs takip ediyorlar. Yani tamamen sembiyotik bir ilişki üzerine kurulu bu grup/gruplar. Böyle bir amaçtan yola çıkan “kolektif” bir grubun, ilan yayınlamak için para isteyen vampirlerin eline düşmesi hem komik hem de hüzünlü.

Bu memlekette, kendin gibilerinin sırtına basarak, onları sömürerek “büyüme”yi mantıklı bir strateji kabul eden çok büyük bir kitle var. Işin kötüsü bu tayfa hep bizim cenahta.

 

Hayır Çıkarsa Memleket Batar mı?

15 Temmuz garabetinin üzerinden neredeyse 9 ay geçti. Sonraki süreç herkesin malumu, OHAL ilan edildi, memleket KHK’lar ile yönetilmeye başlandı. Bu hafta sonu da bir referandum yapılıyor. Evet çıkarsa Türkiye yeni bir döneme kapı açacak.

Referanduma 2 gün kaldı. Belki geç kalmış bir yazı ama yine de yazmak istedim. Değiştirilecek maddelere girecek değilim. Fakat uzun zamandır medyada pompalanan “Hayır çıkarsa memleket batar” argümanı, üzerine konuşulmayı hak ediyor.

Bu anayasa değişikliğinin temel sebebi, Cumhurbaşkanı’nın yetki sınırını aşması. Yani, şu anki fiili durum, yasal değil. Zaten anayasa değişikliği ile amaçlanan da bu fiili durumu hukuki hale getirmek.

OHAL döneminde memleket KHK’lar ile yönetildi. Süleyman Soylu’nun verdiği sayılara göre 115 bin kişi FETÖ’yle ilgili olarak gözaltına alınmış. Fakat KHK’lar sadece FETÖ’yle sınırlı kalmadı. Devlet şirketlerinin fona devredilmesinden barış imzacısı akademisyenlerin terörist kabul edilip işten atılmasına, Eğitim-Sen’li öğretmenlerin ihraç edilmesinden belediyelere, özel şirketlere kayyım atanmasına onlarca şey gördük. Sevin ya da sevmeyin, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde 4 milyon kişinin oyunu alan Selahattin Demirtaş halen hapiste. Ahmet Şık gibi bu memleketin gördüğü en düzgün gazeteciler hapiste. Yani OHAL ve KHK’lar sadece FETÖ’yle alakalı değil. Muhalif olan herkes artık bir “terörist” adayı.

Asıl mevzuya gelirsek, iktidar bloğu tarafından hayır oyu kullanacaklar için pek çok şey söylendi. Şöyle güzel bir seçki yapabiliriz;

AKP Avusturya Teşkilatı Sorumlusu Mahmut Koç’un bir konferansta ‘referandumda hayır’ çıkarsa Allah korusun iç savaş çıkar!’ dediği ortaya çıktı.

Bir imam, “Hayır oyu verenler vatan hainidir, Cehennemliktir” dedi. Video burada

Süleyman Soylu, HDP’nin seçim şarkısını yasaklattı. “Hemen Valiyi aradım; bu şarkı yasaklanacak dedim

Ali Gül adlı genç, Hayır Nedir adlı videoyu çektiği için halen tutuklu. Haber burada.

Hayrettin Kahraman, “Evet demek farzdır” dedi.

Irfan Değirmenci, hayır oyu vereceğini açıkladığı için kovuldu.

IBB amiri, “hayır oyu verecek olanların karıları kızları evet oyu vereceklere helaldir” dedi.

2017-04-14_1540.png

AKP’li bir belediye başkanı, hayır oyu verecekleri işten kovacağını açıkladı.

C9THJJ5XoAIdkp_

Şurada epey kapsamlı bir liste var.

Peki neye evet, neye hayır diyoruz aslında? İktidar, referandumu büyük bir değişim olarak ifade ediyor. Halbuki değil. Pazar günü oylayacağımız şey, son 9 ayda, OHAL’de KHK’larla gerçekleşen yönetim biçiminin devlet düzenine dönüşeceği bir düzen, yeni bir şey değil.

Herkesin kendine sorması gereken bazı sorular var; birisi, istediği gibi benim şirketime kayyım atayabilmeli mi? Bir bakan, hiçbir kanuni dayanak olmadan, valiye talimat verip seçim şarkısı yasaklayabilmeli mi? Birilerinin hoşuna gitmeyecek bir video çeken 21 yaşında biri tutuklanabilmeli mi? Birilerinin hoşuna gitmeyecek bir kampanyaya imza atan akademisyenleri işten kovmak, terörist demek kabul edilebilir mi? Gazeteciler, yaptıkları haberler yüzünden hapse atılabilmeli mi?

Hayır çıkarsa memleket batar mı? 15 yıl boyunca iktidarını kurduğun sistemde memleket batmadıysa, bugün neden batsın?