Kendi gibi olmayana tahammül gösterebilme erdeminin pek sık rastlanmadığı memleketimizde, müzik bağnazlığının da hat safhada olmasına şaşmamak lazım. Dinlenen müzik türüne tapınma derecesinde bağlanmak, özne gençler olduğunda beklenilir ve sevimli olabiliyor. Fakat bu tapınma durumunun yalnızca gençler arasında var olduğunu söylemek fazla iyimser bir bakış olur. Madem ki toplumun büyük bir kesimine sirayet etmiş bir sorunun, mantıksızlığın varlığını kabul ediyoruz, o zaman bu sorunun kaynağı olan tapınma kültürü üzerine iki kelam laf söylemek elzemdir.

70’lerde çekilen Yeşilçam filmlerindeki bıçkın mahalle delikanlılarının racon kesmek, posta koymak için kullandıkları “Caz yapma lan” tabiri, arabesk kültürü ile yoğrulmuş bir toplumun nispeten daha komplike bir türe karşı aldığı bağnaz tavrı, “tapınma kültürü” ile ilişkilendirmek için iyi bir örnektir. Bu bağnazlığın müsebbibi olarak müzik türünü, onun nota formülizasyonunu ya da enstrüman yelpazesini görmek pek mantıklı değil. Daha dipten, daha derinden ilerleyen bir sorun var ortada. Roland Barthes’in şöyle güzel bir cümlesi var; “Faşizm, konuşma yasağı değil, söyleme zorunluluğudur“. Seni susturan şey zaten faşizmdir, bu açık. Asıl önemli olan, dipten derinden beslenen, faşizmin yeniden üretilmesine neden olan şey, yargılanmaktan korkarak söylemek zorunda kaldıklarındır. Toplumun ötekileştirdiği bir grubu savunmaya başlarken evvela, bismillah gibi “Ben eşcinsel/Kürt/Alevi değilim ama…” cümlesi ağızdan dökülmeye başlar, konuşmacı ötekilerden olmadığını beyan eder ve ardından söylemek istediğini söyler. Barthes’in işaret ettiği şey, tam da bu “derin faşizm”dir. Türkiye gibi kapalı toplumlarda bu derin faşizmi yaratan şey, yerel değerlere kutsiyet atfederek bir tapınma kültürü oluşturmakla kolayca sağlanabilir. O vakit milli maçı izleyen 40.000 kişi hep bir ağızdan “Avrupa, Avrupa duy sesimizi, işte bu Türklerin ayak sesleri” tezahüratı yapabilir, Kürt sorunu için “Amerika fişfikliyor Kürtleri, ondan sıkıntı oluyor” cümleleri kurulabilir ve hayatı boyunca türkü ve arabesk haricinde hiçbir tür dinlememiş adam “Caz yapma lan” cümlesini rakiplerine posta koymak için kullanabilir. Zira, tapınma kültürüyle yoğrulan kişi için “Ben” olarak tanımladığı ve kendini ait hissettiği her şey tartışmasız en iyidir, gerisi önemli değildir.

Kişiyi, bireyden ziyade bütünün küçük bir parçası olarak gören otorite, tapınma kültürü yardımıyla belirli hedefleri toplumsal değerlere dönüştürür. Siyasetle ilgilenmek istiyorsan milliyetçi ol, müzik dinlemek istiyorsan türkü dinle, inanacaksan müslüman ol, sevişmek istiyorsan heteroseksüel ol, Avrupa’ya ne kadar güçlü olduğunu göstermek için futbol oyna… Neredeyse bir asırdır toplumun bilinçaltına işlenen bu sanal değerler neticesinde Türkiye’deki büyük çoğunluğun haritasını bir çırpıda ortaya koymak mümkün. Bu değerlerin biraz dışına çıkıldığında ise alt kültürlerle karşılaşmaya başlıyoruz. Günümüz alt kültürlerinden elektronik müzik de -gerçi hala alt kültür demek ne kadar doğru orası da tartışılır- yazıya bu şekilde dahil oluyor.

Hikaye yine müziğin Kâbesi İngiltere’de başlıyor. Sanayi devriminden sonra inanılmaz bir hızla değişen teknoloji ve sanat, müziği de etkiliyor. Sesin yapısı üzerine yapılan bilimsel araştırmalar, 1. Dünya Savaşı ile ortaya çıkan dadaist ve sürrealist sanatçılar tarafından insanlığın ortak aklına ekilen nifak tohumları ile birleşince başta çok karmaşık görünmese de müziğe yeni bir form kazandırıyor. Başlangıçta dönemin genel müzik algısına oranla çok daha “anlamsız” olan tür; hip hop, trip hop gibi nispeten daha anlamlı ve düz türlerle yaşam mücadelesini devam ettiriyor. Elektronik müzik, diğer türlerin icrası için zorunlu olan “enstrüman zanaatkarlığı”nı -yazar bu şiirde geleneksel algıyı kastediyor- gerektirmediğinden Aphex Twin, Autecre, Boards Of Canada gibi dâhi birkaç müzisyenle beraber bir anda sınırsız bir türe dönüşüyor. Tabii deneyselliğin dibine vurulduğu dönem de bu noktada başlıyor. İDM, breakcore gibi salt elektronik alt türlerin yanında, deneysel cazdan klasik müziğe, rock’tan swing’e kadar pek çok tür de elektronik müzik ile birleşerek yeni formlar halinde karşımıza çıkıyor. Çernobil’de kaydettiği manyetik rezonansların saf sesleri ile müzik yapan Jacob Kirkegaard gibi sanatçılarla beraber müziğin sınırlarında dans eden ve noise gibi müzikten ziyade sanat diyebileceğimiz türler ile günümüze ulaşan elektronik müzik, kendini yenileme konusunda teknolojik yeniliklerden ileri gelen büyük bir avantaja sahip durumda.

Moderat “Rusty Nails”

İnternetin hayatımıza girmesiyle inanılmaz hızlara ulaşan bilgi akışı, çoğu elektronik müzik icracısının fikri eserlerdeki mülkiyet kavramı konusunda takındığı “Yaşasın Korsan!” tavrıyla birleşince -misal The Flashbulb son albümünü bir torrent sitesinden yayınladı- elektronik müzik üretimi de inanılmaz boyutlara ulaştı. Gerçi bu noktada tüketim çılgınlığının çok sert yaşandığı elektronik müziğe bir eleştiri getirmek mantıklı. Zira 10 yıldır müzikle uğraşan adamın 128 Kbps ile kaydedilmiş diskografisinin 5 gb tuttuğunu gören insan, artık pek az şeye şaşırır oluyor.

Making of “The Prodigy – Smack My Bitch Up” in Ableton by Jim Pavloff

Yukarıdaki videoda Jim Pavloff adlındaki bir DJ, Ableton Live programı ile Prodigy’nin Smack My Bitch Up parçasını sıfırdan yazıyor. Orijinal parçalardan alınan sample’larla oynanarak yapılan parçanın videosu, “nasıl oluyor lan bu işler”i merak edenler için faydalı olabilir.

Müziğe yeteneği olduğu halde “enstrüman çalma”ya yeteneği olmayanların -yazar bu şiirde de geleneksel algıyı kastediyor- bir programcık, biraz yaratıcılık, bir sürü emek ve bir ses sistemi yardımıyla kolayca icra edebildikleri elektronik müziğin memleketimiz sathında yalnızca trance gibi çok sınırlı ve sıkıcı bir türe indirgenmesi acı olsa da gerçektir. Bir de işin “Ben bilgisayardan çıkan vicuvv vicuuvv sesini dinlemem abi” boyutu var ki, bu, Karl Marx’ın Das Kapital’i için “E neticede kalem kağıtla yazılmış bir metin ne kadar ilginç ve yaratıcı olabilir ki” demekle eşdeğerdir. Müziğin formunu eleştirmenin bir manası yok. Dinleyiciler olarak bizim derdimizin içerikle, ruhla alakalı kısımda olması gerekir.

Trifonic – Parks On Fire

Dünya değişirken, yaşamlarımız değişirken, fikirlerimiz değişirken müziğin değişmemesi imkansız. Değişime ayak uydurmak bir zorunluluk değil tabii ki, ama ona bir şans vermek çok da zor olmasa gerek. Nietzche’nin dediği gibi;

“Müziksiz bir hayat hatadır”.

Reklamlar

Elektronik Müzik ve Tapınma Kültürü” üzerine 2 yorum

Laf konuş

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s