Düşünce önleme birimleri karşılaştırması: Gelecekbilim Kongresi vs 1984

İletişim, dil, edebiyat pek de hakim olduğum konular değil lakin yazmak istediğim konular. Bu blog benimse neden yazmıyorum ameke diyerek cahil cesaretiyle girişeceğim müsaadenizle 🙂

Namlı distopyalardan George Orwell’ın 1984’ü ve Stanislav Lem’in Gelecekbilim Kongresi arasında dil ve düşünce konusunda ilginç bir zıtlık var.

Belki de distopya denilince ilk akla gelen roman 1984. Katı bir devlet denetimi ve yönetimi var. Kavramlar bu yönetim içerisinde karşıtlarına dönüşmüş durumda. Hakikat Bakanlığı’nın görevi yalan söylemek, Sevgi Bakanlığı’nın görevi cezalandırmak… 3. çeyrek için hedeflenen ilerleme kaydededilemedi mi? Geçmişi değiştir olsun bitsin. Üretilmesi hedeflenen buğday miktarını tüm yazılı mecralardan sil. Gerçekleşen hedefin alında yeni bir hedef belirle ve yeni “başarı”yı tüm ulusla paylaş.

1984’te düşünceyi kontrol altında tutabilmek için dil değiştiriliyor. Düşünce suçlarını önlemek için günlük hayatta kullanılan kelime sayısını düzenli olarak düşüren katı bir devlet yapısı var (“Dil düşüncenin evidir” lafını hakikat kabul ettiğimizde dili kısıtlamak, düşünceyi de kısıtlamaya varıyor basit mantıkla). Yaşlılar tam adapte olamasa da Yeni Konuş adı verilen kısıtlanmış dil, distopyanın içine doğmuş nesil tarafından kullanılmakta. Harikulade, mükemmel, enfes, müthiş, fevkalade ve benzer anlamdaki kelimeler artık yok. Onun yerine iyi ve çiftiyi var. Eğer iyiden daha iyiyse, çiftiyidir. Devlet, şanlı ulusunun enerjisini diğer başarısız devlet örneklerinde olduğu gibi sanat, iletişim gibi gereksiz “hobi”lere harcamasına izin vermeyecek kadar “iyi”dir. Bu kısıtlanmış dil nedeniyle “Big Brother”ın gözetimindeki halk sorgulama yetilerini yavaşça kaybediyor. Doğru soruları oluşturmak için kullanacağın kelimeler zihninde artık bir yer kaplamıyorsa, soruları da soramazsın, gayet basit bir mantık.

Gelecekbilim Kongresi ise her anlamda 1984’ten farklı. Zira ortada aslında tam bir “kötü” yok. Insan nüfusu 70 milyar civarı. Kaynaklar yetersiz. Insanlar da kaçınılmaz sona yaklaşırken, gördükleri daha “güzel” olsun diye kemitokrasi dedikleri, kimyasalla uyuşturuldukları bir sisteme geçiş yapıyorlar. Her yere düzenli olarak kimyasal veriliyor ve insanlar gördükleri tripte “mutlu mesut” bir halde insanlığın kaçınılmaz sonuna doğru ilerliyor.

Stanislav Lem’in Gelecekbilim Kongresi’nde dilin kullanımı 1984’ün tersine kısıtlamacı değil, genişletmeci bir yapıda. İnsanların düşünüp icat edebilecekleri şeylerin kelime hazneleriyle bağlantılı olduğu kabulü var Gelecekbilim Kongresi’nde. Dolayısıyla romanda sık sık, farklı kelimelerin birleşimiyle oluşturulmuş aslında anlamı olmayan yeni kavramlar yaratılıyor. Farz-ı misal; terlikpeyniri, blogsilah, zamanatak, sigaragüğümü… Söylendiği andan itibaren bu kavramların var olduğu ve gelecekteki amaçlarımızdan birinin bunu icat etmek olduğu kabul ediliyor. Yani, sonsuz olasılıklar aleminden tamamen raslantısal seçilmiş kelimeler üzerinden bir görev listesi oluşuyor. Bu da kimyasal maddeler ile yönetilen insanlığın prensipte “düşünce” üzerindeki en etkili engeline dönüşüyor.

Bana göre 1984 ve Gelecekbilim Kongresi’nde dildeki yapısal tahribatın “düşünce önleme birimi” işlevi görmesiyle, sosyal medyanın iletişimde yarattığı yapısal değişiklik arasında bazı eşleşmeler var. Misal, 140 karakter sınırı bulunan Twitter’ın yarattığı jargon, 1984’ün Yeni Konuş’u ile bayağı benzer. ABV, AEO, ARV, AQ, AMK gibi kalıpların karakter kısıtlaması nedeniyle bir zorunluluğa dönüşmesinin yanında, söylenmek istenen şeyin anlaşılır halde görünmesi için daha az kelime kullanma refleksi oluşması, yahut basite indirgemenin Twitter için olmazsa olmaza dönüşmesi en temel benzerlikler. Gelecekbilim Kongresi’nde ise rastgele seçilmiş iki kelimenin birleşimiyle yaratılan yeni kelimenin, icat edilecek bir şey olarak listelenmesi, yani anlamsızlığın somutlaşması, sosyal medya içerisindeki bilgi akışının kavramları anlamsızlaştırması ile bağlantısı var bence. Tüm gün, pc başında ya da cyborg uzvumuz akıllı telefonlar aracılığıyla binlerce farklı konuda bilgi bombardımanına maruz kalıyoruz -özellikle Gezi’den beri memleketteki tüm gelişmeleri anlık takip eden insanları düşünün-. Bu bilgi bombardımanı içerisinde, insani duyarlılıkları kaybedip, istatistik ve veri haritacılığını geliştiriyoruz (Şahsi kanaatim tabii bu, ne diyon lan sen dürrük diyene boynum kıldan ince). Yani aslında her gün milyarlarca insanın paylaştığı milyarlarca içerik nedeniyle, “önemli” ile “önemsiz”/ “daha az önemli” arasındaki farkı kaybediyoruz. Aynı gün milyonlarca paylaşım yapılan hassas konuların -#ÖzgecanAslan misal- bir gün sonra nasıl hatırlanmadığını, önemsizleştiğini hatırlayın. Sosyal medyanın yapısı, o muazzam bilgi akışı bundan başka bir şey yaratmaz. Her şey anlamsızlaşır. Devlet şiddetiyle öldürülen insanlar birer hashtag’e dönüşür. Tarafını belli etmenin “mücadele”ye dönüşmesi, öyle algılanması, belki de bu çağın vebası. Aslında uzun uzadıya düşünülmesi gereken bir konu bu.

Velhasıl, bilim kurgu eserleri var olan üzerinden yola çıkan bir gelecek projeksiyonu neticede. Rengi, dokusu, kumaşı farklı olabilir ama derdi aynı. Sosyal medyayı da biraz bu kötücül kurgulara dayanarak yorumlamakta fayda var.

Reklamlar

Laf konuş

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s