Bir ölüm, bir anı…

Watchmen’de bir bölüm vardır, çok severim. İlk Nite Owl’un (ana hikayedeki ikincisidir) devlet baskısı nedeniyle kimliğini ifşa ederken yazdığı bir makale. Makalenin başında “bilge bir dostum, insanların seni dinlemesini istiyorsan onlara en acılı hikayeni anlat, sonrasında seni dinleyecek kadar empati kurabilirsin demişti, ben de size en acılı hikayemi anlatarak başlayacağım” yazar ve hakikaten mükemmel bir hikaye anlattıktan sonra neden Watchmen’e katıldığından, neden bir süper kahraman olduğundan bahsedip kimliğini ifşa eder. Ben de ondan kopya çekerek (her ne kadar en acıklı hikayem olmasa da), bir yandan da bu yazının amacı olan “insan olmak” hususunda sonraları çok fazla aklıma takılan, kendime küfrettiğim bir hikaye ile başlamak istiyorum.

Çalışmaya ilk başladığım zaman. Bir belediye otobüsünde, yanımda bir arkadaşla ayakta gidiyoruz. Etrafımızda Ataşehir’in dev gibi binaları. Askeriye kadar düzenli, sadece duvarlarda uyarılar yok. O zamanlar Ataşehir’deki sitelerden şimdiki kadar tiksinmiyordum. Farkında değildim insanların tonlarca para ödeyerek kendilerini, sadece kendileri gibi olanların girebildiği bir mapushaneye hapsettiklerinin. Neyse. Arkadaşla sikko bir şeylerden bahsederek, otobüsle dev binaların arasından ilerlerken, otobüsün ortalarında bir adam ve bir kadının tartıştıklarını duyuyorum. Tartışma daha sonra adamın monologuna dönüyor. Kadın bizim tarafa doğru geliyor. Adam bağırmaya devam ediyor. Sonra tehdit ediyor kadını, “ağzını burnunu kırarım” gibi şeyler diyor. Kadın 40-45 yaşlarında, kendi halinde biri. “Hiçbir şey yapamazsın” diyor kadın ama sesi çatallanıyor. Adam bağırmaya devam ediyor. Kadın yardım ister gibi etrafına gizlice bir göz atıyor ve tepki gelmeyince, bir anda hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Ama ne ağlamak. Arada konuşmaya çalışıyor ama cümleler, kelimeler çıkmıyor ağzından. Her seferinde derin bir iç çekerek konuşmaya yelteniyor ama olmuyor. Ağlaya ağlaya iniyor otobüsten. Biz, hiçbir şey olmamış gibi devam ediyoruz yola. Onca insan, tükürsek boğarız adamı. Ama olmuyor. Hiç kimse, hiçbir şey yapmıyor. Sonra da sanki biraz önce yerel bir tiyatro grubunun tanıtımını izlemişiz gibi devam ediyoruz yola.

Sonra sonra en sık aklıma gelen şeylerden biri oldu bu anı. Hani yolda yürürken dudakları oynayan ama ses çıkarmayan insanlar olur ya; ya patronuna koyamadığı postayı koyuyordur o anda ya da üzerine çok geldiğine inandığı arkadaşına rest çekiyordur. Onlar gibi defalarca oynattım kafamda bu anıyı sonraları. Pek çok kez “Ya o kadın benim anam olsaydı” dedim kendime kafamın içinden. Gözleri yaşlı eve gelip bana anlattığında, ne biçim küfür ederdim kim bilir o otobüstekilere, bağırır çağırır, “insan mı onlar be!” diye bol keseden sallardım muhtemelen. Anam da “hey benim aslanıma” diye düşünürdü herhal o zaman, morali düzelirdi. Benim, otobüste hiçbir şey yapmayan insanlardan daha iyi biri olduğumu düşünür, iyi evlat yetiştirmişim diye gururlanırdı muhtemelen. Fakat ben otobüste hiçbir şey yapmayanlardan biriydim.

Geçen gün bir habere denk geldim. Gaziantep’te minibüste 25 yaşında bir genç fenalaşmış. Minibüstekilerden biri fenalaşan genci bir duvar dibine sürüklemiş ve orada bırakmış. Gencin adı Halil Cengiz, 4 aylık evliymiş. Hastaneye kaldırmışlar ama kâr etmemiş, ölmüş. Haber, okumak isteyenler için şurada.

Bu haberi görünce aklıma yine otobüste ağlayan o kadın geldi. Utandım yine. Sonra minibüsün içindekileri düşündüm. İlla ki o gencin, Halil’in öldüğünü bir gazeteden, televizyondan görmüşlerdir. Acaba ne düşünüyorlardır şimdi? Benim gibi kafalarının içinde yeniden yeniden oynatıp, bu sefer genci sürükleyerek duvar kenarına bırakan dalyarağa “napıyon lan sen şerefsiz” demişler midir? Adam diretip “yav geç kalıyoruz” dediğinde, çullanmışlar mıdır herifin üzerine? Misal, şimdi düşünüyorlar mıdır bunu?

Ben, otobüste ağlayan o kadını artık anamın yüzüyle görüyorum hatırladığımda. Ayak bileklerine kadar inen desenli eteği, siyah ayakkabısı, çantasını sol dizine yaslayışı, başörtüsünü bağlama biçimi o kadına ait, sadece suratı anamın yüzü. Anama kötülük etmişim gibi hissediyorum, bin pişman oluyorum her seferinde. Umarım o minibüstekiler de sürüklenerek duvar kenarına bırakılan Halil’in yüzü yerine kendi kardeşlerinin, babalarının, kocalarının yüzünü görürler bundan sonra her hatırladıklarında. 

Sait Faik babamızla bitirelim; “Ne yapalım? Günün birinde dostluklardan, insanlardan ve hayvanlardan ve ağaçlardan ve kuşlardan ve çimenlerden yapılmış vazife hissiyle çarpan yüreklerle dolu bir alemde yaşayacağımızı düşünelim. Bir ahlakımız olacak ki hiçbir kitap daha yazmadı. Bir ahlakımız; bugün yaptıklarımıza, yapacaklarımıza, düşündüklerimize, düşüneceklerimize hayretler içinde bakan bir ahlakımız.” 

Reklamlar

Laf konuş

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s