Markalar ve Parası Neyse Verelim Aktivizmi

Hatırlarsınız, geçtiğimiz sene, henüz TürkTipiDiktatöryalBaşkanlıkReferandumu yapılmadan önce, Filli Boya’nın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için çektiği reklam filmi #AncaBeraber yayınlanmış, tabir caize yer yerinden oynamıştı. Sosyal mecralarda yüzbinlerce paylaşım alan video, TV’de de epey görünür olmuş, birkaç gün boyunca gündelik sohbetlerin birinci konusu haline gelmişti. Doğruya doğru, yerden toz kalkmadığı bir dönemde, açıktan bir iktidar eleştirisi barındıran bu kampanya, nereden baksan büyük işti.  Zira, “sizin solculuk kebap yere çıkmış” diyebileceğimiz ABD’de ve Avrupa’da benzer pek çok iş görebilsek de, bu topraklar için güç sahibinin karşısına konumlanıp reklam çekmek pek alışılageldik bir tutum değil markalar açısından. Memleketin seküler beyaz yakalısında bir manifestoya dönüşen reklam filmi, solcu tayfanın makul eleştirilerine de gark olmuştu. Misal, Yasemin Varlık’ın Boyanın Altında Sırıtanlar başlıklı iyi bir eleştirisi mevcut.

Filli Boya’nın böyle “muhalif” bir reklam filmi çekmesi, global trend’lerden çok da gayrı düşünebileceğimiz bir şey değil. Zira dünya bu tarafa gidiyor. Malumunuz, en eski  ve etkili pazarlama taktiğimiz Sex Sells (cinsellik satar) artık hakkın rahmetine kavuşmak üzere. Şimdi Activism Sells (aktivizm satar) zamanındayız. Nedir bu zamanın temel dinamikleri? Marka olarak belli konular bul (geri dönüşüm, ekoloji, mülteciler, feminizm vs), bu konularda kampanyalar ve bağışlar yap,  ürünlerini/hizmetini bu kavramları karşılayacak şekilde yeniden dizayn et (Migros’un “Iyi Tarım”ı ya da Starbucks’ın “Sorumlu Üretim”i) ve bunu olabildiğince duyur. Bu konuda epey iyi yazılar var. Şurada 5Harfliler çevirisiyle Artık Seks Değil Aktivizm Satıyor (ve Markalar Bunun Farkında) yazısı var, ilgilisi bakabilir.

Attachment0.png

Insanlar artık kendilerine dert ettikleri meselelerle uğraşmak yerine, bu meselelerle uğraştığını iddia eden markalardan alışveriş yaparak vicdanını rahatlatmanın konforuna kendini kaptırmış durumda. Artık sıradan bir tüketici olmak yerine, az daha pahalı bir kahve içerek doğayı koruma konusunda daha etik davranan biri olduğunu hissedebilirsin.  Yahut Orkid kullanarak kadın erkek eşitliği konusunda bir duruşa sahip olduğunu ya da Lyft kullanarak mültecilere karşı ne kadar hoşgörülü olduğunu hissedebilirsin. Bir şeyler yapmak yerine, parası neyse verip, bir şeyler yaptığına dair seni “ikna” edebilen markalara gönül rahatlığıyla iradeni teslim edebilirsin. Bu iradeyi başkasına teslim etme ve içgüdüleri kaybetme konusuyla alakalı şöyle güzel bir yazı var: Post-gerçekliğin sosyal hali: Post-otantik hayatlar

Bu pseudo-aktivizm işi o kadar kavramsallaşmış durumda ki; markaların doğa üzerinden yürüttükleri bu PR faaliyetlerine greenwashing marketing, lgbti üzerinden yürüttüğü PR faaliyetlerine ise pinkwashing marketing deniyor.

Halbuki şunu hepimiz biliyoruz; marka, şirket, ticari kurum, adına her ne diyorsak diyelim, bunların temel amacı daha fazla büyümek, görünürlük kazanmak ve neticesinde daha fazla satış yapmaktır. Bu şirketler, eşyanın tabiatı gereği, kimin nasıl yaşadığıyla ya da ne durumda olduğuyla ilgilenmez. Hiçbir şirketin yönetim kurulu toplantısında lgbti’lerin keyfi yerinde mi, feminizm halka ulaştı mı soruları sorulmaz, malum. Bunun yerine üretimde nasıl tasarruf edilir, grev yapan işçilerin tepesine nasıl çökeriz, pazarlama bütçesini doğru kullanıyor muyuz gibi net sorulara yer vardır. Dolayısıyla markanın sahiplendiği konuda aktivizm tişörtünü giyerek müşterisiyle iletişime geçmesi, ikiyüzlü ve yalancı olduğunu bildiğiniz biriyle arkadaşlığı devam ettirmek kadar hastalıklı ve garip bir durum. Diğer taraftan, seviyorum her halimi herkes böyle sevsin beni cingılı ve #kızgibi heştegiyle feminizmi, kıvırcık saçlı kız çocuklarının kendilerini kötü hissetmesine indirgeyen kampanyaların yaratıcısı olan markaların, kavramların için boşalttığı bir dünyada gerçek sorunların konuşulmasını engellediği de aşikar. Zaten bence asıl konuşmamız gereken konu da bu. Kıllı bacaklı manken kullanan markaların günbegün mantar gibi bittiği dijital alemdeki etkinliğin reelde bir karşılığı var mı? Markalar tarafından yaratılan bu görünürlük, herhangi bir şeye yarıyor mu?

Nefis bir haberle bitirelim: Wall Street’e “Fearless Girl” heykelini diken State Street Corporation, kadın çalışanlarına ayrımcılık yaptığı için 4,5 milyon dolar ceza ödemeye mahkum edilmiş. Haber burada.

Sonuç: Kendall Jenner’lı Pepsi reklamı hagaden de gelmiş geçmiş en kötü reklam videosu galiba.

Reklamlar

Memleket Neden Gelişmiyor: IdeaSoft Örneği

Birkaç zamandır IdeaSoft altyapısı kullanan bir müşterime danışmanlık veriyorum. Sitede o kadar saçma sapan sorunlar yaşadık ki, buradan da yazmak istedim. Bir yandan da #YerliSosyalMedyaIsteriz denyoluğunun görünürleştiği, neredeyse tüm parçaları gavurdan alıp burada birleştiren “teknoloji devi”nin Gururla Yerli sloganını yere göğe nakşettiği bu garip MilliyseKoySepete zamanında, memleket sathında neden teknolojiyle alakalı düzgün bir proje çıkmayacağını IdeaSoft örneği üzerinden anlatmak isterim.

IdeaSoft malumunuz, eticaretle paracık kazanmak isteyen KOBİ’lere yerli bir alternatif sunan bir teknoloji şirketi. Google Türkiye’nin öncülüğünde Garanti, Yurtiçi Kargo vb markaların ortak bir projesi olarak başladı*. Küçükmüş gibi görünüyor ama o  kadar değil. Yanılmıyorsam 5000’e yakın müşterileri var. Sitelerinde yazdığı kadarıyla Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’da en hızlı büyüyen 500 teknoloji şirketi listesine 3 yıl girmeyi başarmışlar.

Nasıl çalışıyor bu IdeaSoft? Belli hizmetleri kapsayan paketleri var. 1500 TL’den başlıyor, 4750 TL’ye kadar gidiyor. Ucuz gibi görünse de bu ücreti her sene veriyorsunuz**. Bakım anlaşması gibi düşünmek mantıklı aslında bu ücreti ama öyle bir hizmet de alamıyorsunuz. Misal, danışmanlık verdiğim markanın site yaklaşık 6 saat kapalı kalmış. IdeaSoft’taki arkadaşa söylemişler “neden böyle oldu?” diye. Arkadaş, “baktım, şimdi açık” diye cevap vermiş. Yani alacağınız hizmet bu, fazlasını beklemeyin.

SEO için entegre bazı modülleri var. Ama hiçbir şekilde kodlara ulaşamıyorsunuz. Profesyonel bir SEO çalışması yaptıramıyorsunuz***.

Facebook piksel entegrasyonu yok. Dolayısıyla Facebook ve Instagram reklamlarının verimliliğini ölçemiyorsunuz. Sitelerinde entegrasyonun olduğu yazıyor ancak yok. Yaklaşık 2 ay boyunca uğraştık ancak yapamadılar****.

Siteye blog eklemek istediğinizde, ekleyemiyorsunuz*****.

Sitede var olan sosyal medya ikonlarına yanlış link atanmıştı. Linkleri düzeltmeleri 2 hafta sürdü.

Tasarım anlamında çok kısıtlayıcı. Hiçbir şeye izin vermiyor altyapı******.

Velhasılı, ola ki bir eticaret sitesi açayım diye düşünüyorsanız IdeaSoft’tan uzak durun. Gidin arsa satın alın. Şömineye kürekle para atıp yakın. Instagram filtreli güneş gözlüğü işine girin. Ama IdeaSoft’la çalışmayın.

Son olarak IdeaSoft, memleketin mükemmel bir özeti. Çalışmayan bir sistemi, mükemmel göstermeye çalışmak bu ülkenin karakteri. Emek vermek yerine birbirimizi babalıyoruz, hak eden yerine eş dostu konumlandırıyoruz. Neticede de memleketin burnu boktan çıkmıyor.

(Edit: Ideasoft’un kurucu ortağı Kerem Kaya, bu yazının sonrasında bana ulaşıp eleştirilere cevap verdi. Yazıya dipnotlar ekliyorum bu nedenle. 

*: Şirket 2007 yılında kurulmuş. Benim bahsettiğim Ideasoft’un yürüttüğü “işinizi internete taşıyın” adlı bir projeymiş. 

**: Her sene verilen ücret paket fiyatından farklıymış. Pakete göre 499, 799 ya da 999 dolar oluyormuş bu meblağ. Ayrıntı şurada. Söylediğimin anlamı değişmiyor yine. 

***: Rakiplere göre çok üstün seo özellikleri olduğunu belirtti. 

****: Olduğunu ve gayet çalıştığını belirtti. Öyleyse müşteri hizmetlerindeki arkadaş pek anlamıyor bu konudan. Zira 2 ay uğraştık. 

*****: Bunun bir kısıtlama yaratmayacağını belirtti. Ben öyle düşünmüyorum. Sektöre bağlı olarak önemlidir. 

******: Bunun çok muğlak bir ifade olduğunu söyledi. Ben hala tasarım konusunda çok kısıtlayıcı olduğunu düşünüyorum. 

Son olarak Kerem Kaya, yaşadığımız sıkıntılarla ilgili olarak özür diledi. Gayet yapıcı ve olumlu bir tavrı vardı. Teşekkür etmek lazım.) 

Patron, bugün 10 bin kişi bankamızın uygulamasını indirdi!

Akıllı telefonlarla oyun oynayanlar bilir, özellikle turn based oyun türlerinde neredeyse her turn geçişinde bir reklam gösterilir. Oyunun yayıncısı olan firma parayı böyle kazanır. Başka yöntemler de var elbette (oyunu ücretli satmak, oyun içi satın almalar, reklamsız oyun için ücret alma vs) ama genel olarak ücret ödemeden basit bir turn based oyun oynuyorsanız geçişlerde reklam görürsünüz. Bu uygulamalarda görülen reklamlar da büyük reklam network’leri (google ads, inmobi vs) tarafından belirleniyor. Sallıyorum, uygulamaya kaydolurken lokasyon olarak Türkiye’yi seçtiğinizde, uygulamanın bağlı olduğu reklam network’u üzerinden reklam çıkan Şahin Sucukları’nın  mobil reklamını görüyorsunuz. Genel itibariyle sistem böyle işliyor.

Bu reklamlar aracılığıyla bir şeyler satabilir, crm toplayabilir ya da türlü türlü kampanyandan insanları haberdar edebilirsin. Nasıl kullanacağın sana kalmış. Ancak bu yazının konusu bu reklamları nasıl kullanmaman gerektiği üzerine.

Oynadığım oyunda son 3 haftadır düzenli olarak TEB’in uygulamasını indirmemi salık veren bir reklam görüyorum.  Bir TEB müşterisi değilim. Olmayı da düşünmüyorum. Peki neden bu reklamı görüyorum? Daha da kilit soru; bu uygulamayı indirmemin TEB’e ne faydası var? Diyelim ki ben reklama tıkladım ve uygulamayı indirdim. Lan bu ne güzel uygulamaymış deyip TEB müşterisi olma ihtimalim var mı? Yok. Neden? Çünkü bankanın kim olduğu önemli değil, kıyafet ya da ayakkap gibi estetik bir özelliği olan bir sektör değil bankacılık. Faiz oranı, müşteri yönetimi, yıllık hizmet bedeli gibi spesifik kriterlere bakıyorum. Diğer tüm potansiyel TEB müşterileri gibi. Dolayısıyla eğer bir bankaysan müşterilerin uygulamanı indirir, uygulamanı indirenler müşterin olmaz.

TEB, hiçbir işe yaramayan, yarama ihtimali dahi olmayan bu reklam çalışması için eşek yüküyle para ödüyor (medya satınalmacı arkadaşlar banka uygulaması indirme ya da indirme sayfasına yönlendirme başına ortalama maliyeti yoruma yazarlarsa güzel olur). Halbuki reklama ihtiyaç bile yok. Zaten bu uygulamayı indirmesini istediğin tüm müşterilerin mail, telefon bilgisi sende var. Mailing ya da sms ile (yahut bu bilgileri Facebook reklam paneline yükleyerek direkt bu kişilere Facebook’ta reklam göstererek) gerçek hedef kitlenin uygulamanı indirmesini sağlayabilirsin. Velhasıl asıl hedefin, müşterilerinin uygulamanı indirmesi olmalı. Gerçi günün sonunda “abi bak bu kadar uygulama indirttik” deyip puanları toplamak için danışıklı dövüş bu.

Son olarak bu uygulamaların yaygınlaşmasıyla beraber bankacılık sektöründe çalışanların 3’te 1’i işsiz kalacak deniyor. Bence bankacılar olarak, bu uygulamaları indirenleri tehdit edecek bir Bankacı İntikam Tugayı kursanız yeridir.

 

1 Mayıs ve Dijital Ajans Çalışanları Üzerine

Bu yazının yazıldığı vakitten bir gün öncesi 1 Mayıs’tı. Malumunuz, Işçi Bayramı. Sanayi Devrimi sonrası haftada 6 gün, günde 12 saat çalışmaya karşı çıkan işçilerin mücadelesi neticesinde çalışma saatlerinin 8 saat olması tüm dünyada kabul görüyor, mücadelenin ilk kıvılcımı da 1 Mayıs Işçi Bayramı olarak kutlanıyor. Hikayeyi biliyorsunuz.

Dün, yani 1 Mayıs’ta, pek çok dijital/sosyal medya ajans çalışanının feysbuk ya da twitter’da paylaşımlarına denk geldim. Şartlara küfreden, işçinin demir yumruğundan övgüyle bahseden, cüretkar duvar yazıları paylaşan bir sürü reklamcı vardı. Güzel bir şey bu. Sorunun farkındayız. Fakat çözüm konusunda sıkıntımız var.

Bilen bilir, özellikle sosyal medya ajanslarında çalışanların üye olduğu bazı kapalı Facebook grupları var. Isim vermeyeyim. Bunların bazıları epey popüler. Misal birinde yaklaşık 2 bin kişi vardı. Beni de sağ olsun bir arkadaş eklemişti gruba. Eş dost bir şey yazdığında bildirim geldiğinden ara ara giriyordum gruba. Arada taymlayn’ı inceliyordum. Genel itibariyle geyik dönüyordu. Sektörle alakalı olarak da, linç etmek üzere bir markanın paylaştığı boktan içeriğin ekran görüntüsü, “ne boktan iş” ya da “bunu yapanlar burada mı aq” denerek paylaşılıyordu. Kırşehir’deki bir lokantanın menüsünde yazan “mantı”nın yanlış yapılmış çevirisi,  logoyu Google’dan çakmış Denizlili tekstil firması, X markasının Serdar Ortaç’la çektiği reklam videosu falan sıkça paylaşılan içeriklerdendi. Çok fazla içerik paylaşıldığı ve çok fazla bildirim geldiği için birkaç gün sonra tüm bildirimleri kapattım. Ne olup bitiyor şu ana kadar bilmiyordum, yazıyı yazarken açtım baktım. Biri “Kendimizi beyaz yakalı zannetsek de aslında hepimiz işçiyiz. 1 Mayıs kutlu olsun.” yazmış 🙂

Bu grupta misal, her gün yapılan yüzlerce paylaşım arasında hiç “lan biz örgütlensek ya” temalı bir paylaşım görmedim. Ya da ajans boklayan, gördüğü bir kötü muameleden bahsedip sorumlusunu bu “kapalı” grupta ifşa eden kimse yoktu. Yahut “olm biz niye böyle eşek gibi çalışıyoruz, bu manyaklık” diyen kimseyi de görmedim ben. Onun yerine sıklıkla “çok kötü içerik ya”, “bu ne amk kdslfjlakjdsf” açıklamalı, bilmem hangi markanın feysbuk’undan alınmış ekran görüntüsü paylaşılıyordu. Halbuki, az biraz düşündüğümüzde o “boktan” içeriği hazırlayan kişi de her gün eşek gibi çalışan, muhtemelen aynı anda 10 markaya içerik üretmek zorunda kalmış yahut içerik üretmek konusunda en ufak bir eğitim almadan koca koca markalarla muhatap olmak zorunda kalmış cücük kadar maaşa çalışan biri. O cendereden yaratıcı bir bok çıkmayacağını en iyi bilenler de o içerikle taşak geçenler aslında. Hani derler ya, “gülme, anlatılan senin hikayen”, tam o misal.

90’ların sonunda call center çalışanlarının durumu neyse, şimdiki sosyal medya çalışanlarının durumu da aynı. O zamanlar call center çalışanlarının tuvalette geçirdiği dakikalar hesaplanır, ona göre günde konuşması gereken müşteri kotası verilirdi. Ajans sahiplerinin sosyal medyacılara yaklaşımı da bundan farklı değil. “Yaratıcı” falan etiketlerine aldanmayın. Sizden beklenen kaliteli iş değil, çok iş.

Dün 1 Mayıs’tı. Her 1 Mayıs’ta ajans çalışanlarının paylaştığı “cüretkar” içerikleri görünce bir şeyler diyesim geliyordu. Kısmet bugüneymiş.

Güzel bir haberle bitirelim. Galiba geçen ay, 2 aydır maaş almayan bir ajansın neredeyse tüm çalışanları birlikte işi bırakmışlar. Tam olarak böyle olmalı.

Kaynak Yönetimi: Sineği Sikip Yağını Çıkartmak

 

Altta bir yurtdışı eğitim danışmanlığı firmasının asistan ilanı var. Lütfen detaylıca inceleyin, ibretlik zira.

2016-03-18_0039

Levant Education’ın aslında aradığı bir kişi değil, 3 departman; satış, pazarlama ve operasyon. Pazarlama faaliyetleriyle potansiyel müşterileri bularak lead yaratacak, satış faaliyetleriyle potansiyel müşterileri satışa çevirecek ve operasyon faaliyetleriyle satışa dönen/dönmeyen işlerin takibini yapıp arşivleyecek. Fakat verdiği ilanda bir “asistan” arıyor. Asistandan bunları yapması bekleniyorsa, müdür herhalde Babil Kulesi’ni yeniden inşa ediyordur.

Peki, hakikaten Levant Education’dakiler bu ilandaki işleri bir kişinin yapamayacağından haberdar değil mi? O kadar mı dünyadan uzaklar? Elbette değil. Temelde böyle ilanlar vermenin iki amacı oluyor anladığım kadarıyla. Birincisi, adayın bu işlerin tamamını yapamayacağının bilincinde olması, teklif edilecek cücük kadar maaşın kabul edilmesinde etkili bir neden oluyor. Ikincisi, aday iş tanımındaki görevlerin tamamını hiçbir zaman yerine getirecek vakte ve yetkinliğe sahip olamayacağı için işveren lehine sürdürülebilir bir gebelik durumu oluşuyor. Yeri geliyor maaşa zam isteyemiyor, yeri geliyor her gece 11’de çıkmayı sorun etmiyor falan.

Bildiğim taraftan örnek vereyim. Bazı bazı sosyal medyacı, dijital pazarlamacı ilanları görüyorum. SEO yapsın, CSS/html bilsin, Adwords/Facebook ads yalayıp yutmuş olsun, blog yazsın, görsel düzenleme yapabilsin, video montajlasın, stratejiden falan da anlasın, içerik üretsin, proje yönetme tecrübesi de olsun… Bu şartları sağlayan memlekette 10 kişi var, onlar da kendi işlerini yapıyor. Öyle olmasaydı da 3 bin TL karşılığında bu işi yapmazlardı. Kariyer sitelerinde farklı sektörler için benzer onlarca iş ilanı bulabiliriz, malum. Yani sorun sektörel değil. Iş yapma biçimiyle, zihniyetiyle alakalı. Dolayısıyla  “dünyanın en büyük 17. ekonomisi” olan Türkiye, rasyonellikle uzaktan yakından bağı olmayan bir işçi-işveren ilişkisi üzerine kurulu. Işveren, artık işçi ne kadar katlanırsa o kadar sömürme derdinde. Işçi, bir miktar tecrübe edinip daha iyi olabilecek bir yere kapağı atma derdinde. Fakat sorun zihniyet sorunu olduğundan, işçinin gideceği yer de gittiği yerden farklı olmuyor. Neticesinde 6 ayda bir iş değiştiren dev bir mutsuz çalışan ordusu ile kurumsallaşamadığı ve sürdürülebilir bir ekip oluşturamadığı için batmanın eşiğinde gezinen bir patronlar ordusu oluşuyor.

Memlekette kaynak yönetimi dediğin şey sineği sikip yağını çıkartmak. Bunu en iyi yapacak kişi de kariyer basamaklarını aslanlar gibi tırmanıyor. Işi iyi bilmesine gerek yok, patronun kaprislerini güncel etiketlerle bezeyip (proaktif, inovasyon, sinerji…) çalışanlara aktarabilsin yeter. O kadar ki, bence memleketin iş dünyasındaki en büyük sıkıntılardan biri şirketlerin hangi çalışana yahut teknolojiye ihtiyacı olduğu konusunda en ufak bir fikrinin olmaması. Yöneticiler bu konularda yönlendirme yapabilecek bilgiye haiz değil. 20 yıl önce bir yerlerden duyduğu şeyin halen geçerli olduğuna inanıyor.

Velhasıl, Türkiye’de bir işi ne kadar iyi bildiğinizin pek bir önemi yoktur. Önemli olan kimleri tanıdığınızdır. AKP’yle beraber sermayenin neredeyse hiçbir güçlükle karşılaşmadan el değiştirmesi bunun güzel bir göstergesi bana kalırsa. Bunun üzerine bir de “ama biz de onlara ekmek yediriyoruz gardaşım” pişkinliği eklenip olmadık işler, vizyonsuzluk, hafta sonu çalışmaları, aramalar, eğitim eksikliği, darlamalar vs eklenince çalışılacak en boktan memleketlerden biri olup çıkıyorsunuz.

Nefis bir örnekle bitirelim. Geçen sene, işinin önemli bir kısmı Türki Cumhuriyetler’de ihalecilik kovalamak olan biriyle toplantı yaptım. Işin büyük kısmını cemaat paslıyormuş. AKP, cemaatin üstünü çizince eleman battı. TR’nin özeti gibi.

İçerik hırsızlığı ve Can Direkli-Big Chefs örneği hakkında

Internetlerimizin en büyük sıkıntılarından biri içerik hırsızlığı, malum. Hatta geçtiğimiz günlerde Onedio’nun video tarafının ilk işinin TÜFEV‘den arak olduğuna dair ciddi iddialar ortaya atıldı. Ki haklı gibi görünüyorlar. Onedio’nun çektiği video burada.  Önce videoyu izleyip sonra TÜFEV’in sayfasını inceleyince anlayacaksınız.

Elbette ki bu Onedio’nun ilk vukuatı değil. Bildiğim kadarıyla içerikten para kazanmaya çalışan pek çok sitenin Onedio’yla bir derdi var. İçerik hırsızlığı yapıyorlar demiyorum, lakin bu eleştirileri önleyecek hiçbir şey yapmıyorlar, o çok açık. Şurada biraz yazmıştım bu konuda: Ekşi Sözlük ve Onedio paracıkları ne yapıyor?

Temelde sistem nasıl işliyor? Markalar, takipçi kitlesi kendi hedef kitlesine uygun olan sitelere reklam veriyor. Sallıyorum, evtasarımı.com diye bir siteniz var. İyi içerik üretiyorsunuz. Takipçi kitleniz, dijital ekosisteminiz vs oluştu. Ikea vs gelip “yav bir içerik yapsan da bizim de şu ürünü arada geçirsen” diyor. Sen de tamam diyip ortalama bir gösterim/okunma kpi’ı veriyorsun. İş sonunda da paranı alıyorsun falan. Temel sistem bu. Fakat sen editör tutup, emek verip, çekimler vs yaparken bir bakıyorsun içeriğin birkaç cümle değişiklikle Onedio ya da benzer bir sitede yayınlanmış. Dolayısıyla paracıklar sana değil, Onedio ya da benzer siteye gitmiş. Çünkü trafiği sen değil onlar almış. Olmuyor neticede ve 1 yıl sonra batıyorsun. Epey güzel örnekleri var bu batışların. (Bu arada “Onedio”yu temsili olarak kullanıyorum bu mevzularda çok fazla adı geçtiğinden.)

Velhasıl, internet çok kısıtlı alanlara hapsoluyor bu şekilde. Yenilerin hayatta kalması imkansızlaşıyor. İçerik hırsızlığı sektörel standarda dönüşüyor. Etik kurallar oluşamıyor falan. Kapsamlı bir distopik projeksiyon yapılabilir bunun üzerinden.

Asıl mevzuya gelirsek, Can Direkli adında bir kardeşimiz dün http://bigchefsbananeyapti.tumblr.com adlı bir blog açarak, “Big Chefs & Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu İhlali” başlıklı bir makale yazmış. Epey bir yerde denk geldim ve Can Direkli adlı kardeşimizin tavrından tiksindiğim için “içerik hırsızlığı” perspektifinde ben de konuya müdahil olmak istedim.

Kabaca olayı özet geçersek; Can Direkli Big Chefs’i çok seviyor. Sürekli orada yemek fotoğrafları çekiyor falan. Bir gün Big Chefs’e gidince kendi çektiği bir fotoğrafın, Big Chefs ve Denizbank ortaklığında bir indirim kampanyasında kullanıldığını görüyor. Müdürü arayıp “olm ne ayak” diyor. Müdür de “moruk  zamanında bir fenomenle iş yapmışız, fotoğraf ondan kalmış. Kampanya zamanı Denizbank bunu seçti biz de kullandık” diyor. Can Direkli de “o zaman içerik partnerliği yapalım ya da bana paracık verin yahut bir çözümle gelin” diyor. İş çözülemiyor, bloglara dökülüyor.

Can Direkli’nin hikayesinde çok ciddi sıkıntılar var. Misal, temel götlük Can Direkli’nin fotoğrafını kendisi çekmiş gibi Big Chefs’e veren fenomende. Fakat adı hiç geçmiyor. Hatta Can Direkli diyor ki “Bahsi geçen fenomenin fotoğrafı kendi çekmiş gibi verdiğinden adım gibi emin olduğumu söyledim.” Hatta şöyle bir şey de diyor “Benim fotoğrafımı size veren şahsın farklı olaylarını da duyduğum ya da maruz kaldığım için, bu kez elim kuvvetli olduğundan bu işin peşini bırakmak istemiyorum, sadece bu.” Şimdi, böyle söyleyince Can Direkli’nin tüm derdi içerik hırsızlığı yapan isimsiz fenomenmiş gibi görünüyor değil mi? Peki böyleyse onun adını vermesi, ifşa etmesi gerekmez mi? Halbuki tüm yazıda sadece Big Chefs’e giydiriyor.

Sonrasında ilk görüştüğü müdür, bir üstüyle Can Direkli’yi görüştürmüş. Orada Can Direkli “Big Chefs ekibine konu ile ilgili bir sürü çözüm yolu buldum. Ayrıca bir içerik partnerliği yapabiliriz sizin bu fenomen ile yaptığınız gibi, ya da insanların önerdiği gibi bana belli bir meblağ ödersiniz çünkü burada dijital bir fotoğrafı şubelerdeki masalarda giydirme olarak kullanıyorsunuz bunun ederi normalde çok yüksekken ben sizden ufak bir meblağ alabilirim…” demiş. Bu çözüm sunmak değil, menfaat sağlamak. Ki bir üst paragraftaki alıntıda “bu kez elim kuvvetli olduğundan” falan diyor. Bilinçaltı fışkırıyor resmen. Ayrıca asıl mevzu o sürekli milletin içeriğini çalan fenomense, Big Chefs ile içerik partnerliği yapmak nasıl bir çözüm olabilir ki? Ki Can Direkli’nin içeriğe sonradan yazdığı notlarda şöyle bir şey var; “Onlardan çözüm yolu beklememin sebebinin de bu fenomen özelinde duyduğum/deneyimlediğim başka olayların da yaşanmış olmasıydı. Birazcık ‘artık ben buna bir son diyeyim’cilik belki.”  Tekrar soralım; asıl mevzu o sürekli milletin içeriğini çalan fenomense, Big Chefs ile içerik partnerliği yapmak nasıl bir çözüm olabilir ki?

Can Direkli kardeşimiz sonrasında karakterleri bold yaparak şöyle diyor; “Tüm bunlar olduğu sırada, Big Chefs’in aslında bu fenomen ile bir sözleşme dahi imzalamadığını öğrendim!” Madem Can Direkli kardeşimiz o fenomenin düzenli olarak hırsızlık yaptığını bilecek kadar sektörü tanıyor, çoğu fenomenin sözleşmesiz ya da faturasız iş yaptığını da bilir. Peki bunu yazmadaki amaç ne? Markayı tehdit etmek.

Peki bu kadar uzun uzun konuyu anlatan Can Direkli neticede ne yapıyor? Dava açmıyor misal. Onun yerine blog açıyor. Tüm sorunum içerik hırsızlığı yapan fenomenle diyor ama onun ismini vermiyor. Tamamen “iyi niyet”i ile çözüm bulmaya çalışıyor ama böyle basit bir mesele için müdürle telefonda 100 dakika konuşup, tüm konuşmayı kaydediyor. Ve tüm bu menfaat sağlama çabasına “içerik hırsızlığı” ambalajıyla taraftar bulmaya çalışıyor. Hatta blog yazısındaki neden dava açmadım bölümünde “Türkiye’nin en güçlü iş kadınlarından biri, Big Chefs’in CEO’su olan kişi ile karşı karşıya gelmek istemediğimden” diyor misal. Çünkü Can Direkli kardeşimiz bir profeminist. Davasına feministler de destek versin.

Velhasıl içerik hırsızlığı internetin gelişmesinin önünü tıkayan, ifşa edilmesi gereken bir şey. Mümkünse içerikten para kazananların (içerik siteleri, fenomenler vs) bu konuda örgütlenmesi ve belli etik kuralları kabul etmesi sektörün gelişmesi açısından epey faydalı olur. Diğer türlü içerik hırsızlığı konusunda gerçek mağdurların boşalttığı alanı, Can Direkli gibi arkadaşlar doldurur.

 

 

 

Çocuğunuzu girişimci olarak yetiştirmek ister misiniz?

Bugün, “Çocuğunu Girişimci Olarak Yetiştirmek İsteyen Ailelere 7 Öneri!” adlı bir yazıya denk geldim, kızdım. Kızgınlığımı atamadım, buraya da yazayım dedim.

Yazı, kendini “Girişim Savaşçısı” olarak tanımlayan Berke Sarpaş’ın öğütleri üzerine. Misal yazıdan bazı bölümler;

  • “Ona asla harçlık vermeyin. Bunun yerine kendi harçlığını kendisinin kazanmasını sağlayın. Kendi gelirini kendisi yönetsin. Batı dünyasında 14 yaşındaki çocuklar McDonalds’da çalışıyor, Ben 8 yaşında eski oyuncaklarımı satarak işportacılığa başlamıştım. Belki siz çocuğunuzun henüz 6 yaşındayken sofrayı kurmaya yardımcı olması karşılığında şeker ikram edebilirsiniz.” 
  • “Ona karşılıksız bir şey vermeyin. Buna hiç alışmaması en doğrusu. Eğer bir şey alacaksa önce bunu hak etmeli. Ben kendi oğluma bir parça çikolata vermek için once yapbozunu tamamlamasını istiyorum. Hak etmeyi öğrenmeli. Merak etmeyin, bu onu maddiyatçı yapmaz. İstediklerini elde etmek için biraz emek harcamasına müsaade edin.”
  • “Ona pazarlamayı öğretmeye başlayın. Birlikte TV reklamlarını izleyin, gazete/dergi ilanlarını gözden geçirin, buradaki satış mesajlarını inceleyin ve bunları birlikte analiz edin. Sonra ondan yenilerini hazırlamasını isteyin. Mesela size kartondan bir ürün ilanı hazırlasın.”
  • “Hata yapmasına müsaade edin. Hatalar neticede bir öğrenmeye yol açıyorsa son derece gerekli ve faydalıdır. Mesela tabağı düşürerek kırdı. Ona neden düşürdüğünü sakince sorun ve açıklamasına izin verin. Ne yapsaydı düşürmezdi? Ne yapsaydı hasta olmazdı?”

image

 

Şimdi, inceden bir gencimizin hayatına fokuslanalım. Doğuyor. Sanırım artık 6 yaşından itibaren okula gitmeye başlıyor. Lise falan geçiyor. Üniversite sınavına hazırlanıyor. Hayatı sikiliyor o sene. Ki büyük ihtimalle, boktan bir lisede okuduğu için hiçbir şey bilmiyor, anlamıyor. Oldu, bir üniversiteye yerleşti varsayalım. 4-5 yılda bitiriyor, mezun oluyor. Erkekse askerlik falan +1 yıl daha. Sonra iş bul. Çalış. Evlen. Ev taksitine gir. 50 yaşına gelince evi olan, evli ve çocuklu, hayatta istediği hiçbir şeyi yapamamış birisin. Eğer anadan babadan hanlar hamamlar kalmadıysa, üç aşağı beş yukarı bu şekilde memleketin “okullu” büyük çoğunluğu. Velhasıl içinde bulunduğumuz düzen, 6 yaşında bir çocuğu alıp sığıra dönüştürmek konusunda tam bir uzman.

Bunun yanında, toplum olarak ahlaki bir standardımızın olmaması büyük bir sorun. Çok ayrıntıya gerek yok, Fransa’da IŞİD saldırısı sonrasında bizim milli maçın başında saygı duruşunu ıslıklayan şerefsizleri hatırlayın yeter. Dolayısıyla; yerelde ahlaksızlığımız, globalde ise kapitalizmin sert şartlarının etkisi memleketi yaraque gibi bir yer yapıyor.

Peki bu çerçevede biz ne yapmalıymışız? Yazıya göre çocuğumuza paylaşmak yerine kazanmayı öğütlemeliymişiz. Çocuğumuzu yanımıza alıp reklam izlemeliymişiz. Hatta göt kadar bebemizden bize bir ürün reklamı hazırlamasını istemeliymişiz. El kadar bebeye çukulat vermek için bir şeyler yapmasını sağlamalıymışız. Bu sayede çocuğumuz GİRİŞİMCİ olabilirmiş.

Lafı dolandırmaya gerek yok, yukarıdaki tavsiyeleri dinleyen insanın evladı dümdüz orospu çocuğu olur. Zaten bir yerden sonra istemese de o devasa küresel sistemin içine girecek. Bırakın bari en azından az biraz çocukluk yaşasın. Karşılıksız bir şeyler yapmanın, paylaşmanın güzelliğini görsün.