Bir Müşteri Deneyimi Örneği: Vodafone

Malumunuz, günümüzde müşteri deneyimi, inovasyon, love mark, big data gibi kavramlar birbiriyle ilişkilendirilerek epey gürültü kopartılıyor. Türlü çeşit uzman bu kavramların sadık müşteri yaratma konusunda geleceğin en önemli konuları olduğundan sıkça bahsediyor. Ben de son 2 ayda başımdan geçen saçma ve komik bir örnek ile Vodafone ve Digiturk müşteri deneyimimi aktarayım.

Vodafone Logo

Soğuk ve puslu bir kış gecesi telefonuma bir mesaj geldi. Birkaç gün önce Vodafone hattımı Red Business tarifesine geçirmiştim. Mesaja göre, yeni tarifem bana mis gibi güzellikler sunuyordu. 12 aylık Digiturk Spor paketi bunların arasında en çok parlayanıydı. Dedim nefis, aktifleştirelim, maça meşin yuvarlağa doymayalım. Mesajda gelen linke tıklayarak aktif etmem gerektiği yazıyordu. Aktifleştirdim. Digiturk’un sitesine yönlendirdi. Hesap açtım. Ancak paketi Digiturk’te nereden aktifleştireceğimi bulamadım. Vodafone üyelerine özel bir giriş ya da link de yoktu. Digiturk’u aradım, dedim benim kapı gibi Vodafone kampanyam var. Fekat nasıl yapılacağını bulamadım. Arkadaş, o kampanya biteli 5 ay oluyor sayın abim dedi. Vodafone’u aradım, hayır efendim ne münasebet devam ediyor dedi. Neyse, çok uğraşmadım, bıraktım. Ancak her Şampiyonlar Ligi maçını gördüğümde, her El Clasico söylentisinde “mal mıyım neden aktifleştirmiyorum” deyip bir daha uğraştım lakin nafile. Olmadı. En son bügün yine denedim. Linkleri tıkladım, mesajları dürttüm. En son yine Vodafone müşteri hizmetlerini aradım. Son konuştuğum hanım kız (daha öncesinde 5-6 farklı kişiyle konuşmuştum) “maalesef sizin tarifenizde öyle bir kampanya yok” dedi. Peki dedim, kapattım.

En başa dönersek; inovasyon, özel müşteri deneyimi, big data vs bunlar güzel ambalajlar. Fakat bunları ne kadar doğru kullanıyorsunuz ya da bunları kullanabiliyor musunuz, asıl konu bu. Benim hiçbir talebim yokken “yuppi sana digiturk hediye ettik” diye mesaj geliyor. Ne güzel deyip kullanmaya çalışıyorum, müşteri hizmetlerini arıyorum ancak olmuyor, olamıyor. 2. ayın sonundaysa aslında böyle bir kampanyadan yararlanabilecek tarifede olmadığımı öğreniyorum.

Velhasılı, “mükemmel müşteri deneyimi yarattığımız için 150 tane Stevie Ödülü aldık” gibi Basında Biz PR’ı koşturmacası ya da “big datayı imbikten geçirip kişiye özel müşteri deneyimi yaşatıyoruz” ambalajından önce insanlara yanlış mesaj yollamayacak bir altyapı kursanız (yahut yollasanız bile bunun denetimini yapacak bir sisteminiz olsa) çok daha hayırlı bir iş yapmış olursunuz müşteri deneyimi için.

Bu arada hala böyle bir kampanya devam ediyor mu etmiyor mu bilmiyorum 🙂 Bilgi çağı hagaden.

Reklamlar

Yöneticiler İçin İçeriksiz Online İtibar Yönetimi

Ajansta çalışırken müşterim olan bir global markaya merkezden brief gelmişti. Bu brief’e göre; Türkiye CEO’sunun kişisel sitesi ve sosyal medya hesapları açılacak, profesyonel bir yönetim yapılacak ve şirketin globalde yaşadığı dijital dönüşüm üst düzey yöneticiler üzerinden başarılı şekilde temsil edilecek. O zamanlar Linkedin Influencer (sonrasında Pulse oldu) mevzuları yeni çıkmış, amaç da TR CEO’sunu bu influencer’lardan biri yapmak. Strateji belirlendi, site ve hesaplar açıldı falan. Adam dijitalden neredeyse hiç anlamıyor. Lakin bildiği konularda yazı yazmaya, Linkedin’den ve Twitter’dan iletişim yürütmeye başladı zor da olsa. Hala arada bir denk geliyorum içeriklerine, çok büyümese de bildiği konularda yazıyor düzenli olarak, çekirdek bir kitle de oluştu etrafında. Yani, yaptı mı, yaptı.

Son 2 yıldır çok denk geldiğim bir şey var; derinlikten yoksun, sağlaması yapılmamış hap bilgi müptelası bir kitleye hitap eden, neredeyse tamamı global içerik sitelerinden alınan -çalınan da diyebiliriz- videoları her gün paylaşan bir yönetici tayfası peydah oldu. Sabancı Üniversitesi’nden bir anda dijital hayatımıza transfer olan Özgür Demirtaş bu tayfanın mükemmel bir temsili ve idolü.

Geçenlerde Twitter’da Tansu Yeğen adlı birine denk geldim. Samsung Türkiye başkan yardımcısıymış. Mashable, Tech Crunch, Dodo gibi içerik sitelerinden aparttığı videoları birer cümle ekleyerek paylaşıyor.

Bio’ya bakıyorsun, #technology #innovation dolu. Içeriklere bakıyorsun, başkalarının ürettiği videolar, tek cümlelik açıklamayla salınmış dijitalin ölümlü geçmişine. Yanılmıyorsam Twitter’da 250 bin takipçisi var. Kağıt üzerinde başarılı mı, başarılı.

Fakat bir de diğer taraftan bakalım. Samsung gibi bir şirketin Türkiye ofisi ikinci adamının 250 bin takipçiye ihtiyacı var mı? Yahut bu 250 bin kişi kimdir? Hakikaten bir üst düzey yöneticinin hitap etmesi gereken kitle midir? Çok tutmuş videoları RT etmek yerine içeriğe hiçbir katkısı olmayan alakasız bir cümle ile (“bu teknolojik gelişmeyi ben de atlamışım“) paylaşmak etik midir? Nicelik hakikaten bu kadar kıymetli midir? Sorular artırılabilir.

Düşünce akışından, espri ya da anlatım tarzından, yazdığı/paylaştığı şeyden, üsluptan falan tanıdık gelir bazı insanlar bir yerden sonra. Çünkü dijital bir kimliği oluşmuştur  bu insanların. Çok RT alacak, paylaşılacak içerikleri kullanıp kimliksizliği kemikleştirmektense daha az etkileşim alacak, ancak size bir sanal persona, üslüp, kimlik kazandıracak yollara girin. Online itibar yönetimi halihazırda bu. Tansu Bey’in yaptığı ise etkileşim müptelalığı. Şöyle bir örnek; Tansu Yeğen bugün Twitter’da mahlasını @guzelvideolar____ olarak değiştirse bir kişi “lan noldu” der mi? Bence demez. Velhasıl, Tansu Bey’in asıl takipçi sayısı “lan noldu” diyecek kişi sayısı kadardır.

Sadece eleştiriyle bitirmeyelim tabii. Online itibar yönetimini bence TR’de en iyi yapan Bilyoner’in CEO’su Mehmet Sindel. Linkedin’i burada.

Markalar ve Parası Neyse Verelim Aktivizmi

Hatırlarsınız, geçtiğimiz sene, henüz TürkTipiDiktatöryalBaşkanlıkReferandumu yapılmadan önce, Filli Boya’nın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için çektiği reklam filmi #AncaBeraber yayınlanmış, tabir caize yer yerinden oynamıştı. Sosyal mecralarda yüzbinlerce paylaşım alan video, TV’de de epey görünür olmuş, birkaç gün boyunca gündelik sohbetlerin birinci konusu haline gelmişti. Doğruya doğru, yerden toz kalkmadığı bir dönemde, açıktan bir iktidar eleştirisi barındıran bu kampanya, nereden baksan büyük işti.  Zira, “sizin solculuk kebap yere çıkmış” diyebileceğimiz ABD’de ve Avrupa’da benzer pek çok iş görebilsek de, bu topraklar için güç sahibinin karşısına konumlanıp reklam çekmek pek alışılageldik bir tutum değil markalar açısından. Memleketin seküler beyaz yakalısında bir manifestoya dönüşen reklam filmi, solcu tayfanın makul eleştirilerine de gark olmuştu. Misal, Yasemin Varlık’ın Boyanın Altında Sırıtanlar başlıklı iyi bir eleştirisi mevcut.

Filli Boya’nın böyle “muhalif” bir reklam filmi çekmesi, global trend’lerden çok da gayrı düşünebileceğimiz bir şey değil. Zira dünya bu tarafa gidiyor. Malumunuz, en eski  ve etkili pazarlama taktiğimiz Sex Sells (cinsellik satar) artık hakkın rahmetine kavuşmak üzere. Şimdi Activism Sells (aktivizm satar) zamanındayız. Nedir bu zamanın temel dinamikleri? Marka olarak belli konular bul (geri dönüşüm, ekoloji, mülteciler, feminizm vs), bu konularda kampanyalar ve bağışlar yap,  ürünlerini/hizmetini bu kavramları karşılayacak şekilde yeniden dizayn et (Migros’un “Iyi Tarım”ı ya da Starbucks’ın “Sorumlu Üretim”i) ve bunu olabildiğince duyur. Bu konuda epey iyi yazılar var. Şurada 5Harfliler çevirisiyle Artık Seks Değil Aktivizm Satıyor (ve Markalar Bunun Farkında) yazısı var, ilgilisi bakabilir.

Attachment0.png

Insanlar artık kendilerine dert ettikleri meselelerle uğraşmak yerine, bu meselelerle uğraştığını iddia eden markalardan alışveriş yaparak vicdanını rahatlatmanın konforuna kendini kaptırmış durumda. Artık sıradan bir tüketici olmak yerine, az daha pahalı bir kahve içerek doğayı koruma konusunda daha etik davranan biri olduğunu hissedebilirsin.  Yahut Orkid kullanarak kadın erkek eşitliği konusunda bir duruşa sahip olduğunu ya da Lyft kullanarak mültecilere karşı ne kadar hoşgörülü olduğunu hissedebilirsin. Bir şeyler yapmak yerine, parası neyse verip, bir şeyler yaptığına dair seni “ikna” edebilen markalara gönül rahatlığıyla iradeni teslim edebilirsin. Bu iradeyi başkasına teslim etme ve içgüdüleri kaybetme konusuyla alakalı şöyle güzel bir yazı var: Post-gerçekliğin sosyal hali: Post-otantik hayatlar

Bu pseudo-aktivizm işi o kadar kavramsallaşmış durumda ki; markaların doğa üzerinden yürüttükleri bu PR faaliyetlerine greenwashing marketing, lgbti üzerinden yürüttüğü PR faaliyetlerine ise pinkwashing marketing deniyor.

Halbuki şunu hepimiz biliyoruz; marka, şirket, ticari kurum, adına her ne diyorsak diyelim, bunların temel amacı daha fazla büyümek, görünürlük kazanmak ve neticesinde daha fazla satış yapmaktır. Bu şirketler, eşyanın tabiatı gereği, kimin nasıl yaşadığıyla ya da ne durumda olduğuyla ilgilenmez. Hiçbir şirketin yönetim kurulu toplantısında lgbti’lerin keyfi yerinde mi, feminizm halka ulaştı mı soruları sorulmaz, malum. Bunun yerine üretimde nasıl tasarruf edilir, grev yapan işçilerin tepesine nasıl çökeriz, pazarlama bütçesini doğru kullanıyor muyuz gibi net sorulara yer vardır. Dolayısıyla markanın sahiplendiği konuda aktivizm tişörtünü giyerek müşterisiyle iletişime geçmesi, ikiyüzlü ve yalancı olduğunu bildiğiniz biriyle arkadaşlığı devam ettirmek kadar hastalıklı ve garip bir durum. Diğer taraftan, seviyorum her halimi herkes böyle sevsin beni cingılı ve #kızgibi heştegiyle feminizmi, kıvırcık saçlı kız çocuklarının kendilerini kötü hissetmesine indirgeyen kampanyaların yaratıcısı olan markaların, kavramların için boşalttığı bir dünyada gerçek sorunların konuşulmasını engellediği de aşikar. Zaten bence asıl konuşmamız gereken konu da bu. Kıllı bacaklı manken kullanan markaların günbegün mantar gibi bittiği dijital alemdeki etkinliğin reelde bir karşılığı var mı? Markalar tarafından yaratılan bu görünürlük, herhangi bir şeye yarıyor mu?

Nefis bir haberle bitirelim: Wall Street’e “Fearless Girl” heykelini diken State Street Corporation, kadın çalışanlarına ayrımcılık yaptığı için 4,5 milyon dolar ceza ödemeye mahkum edilmiş. Haber burada.

Sonuç: Kendall Jenner’lı Pepsi reklamı hagaden de gelmiş geçmiş en kötü reklam videosu galiba.

Memleket Neden Gelişmiyor: IdeaSoft Örneği

Birkaç zamandır IdeaSoft altyapısı kullanan bir müşterime danışmanlık veriyorum. Sitede o kadar saçma sapan sorunlar yaşadık ki, buradan da yazmak istedim. Bir yandan da #YerliSosyalMedyaIsteriz denyoluğunun görünürleştiği, neredeyse tüm parçaları gavurdan alıp burada birleştiren “teknoloji devi”nin Gururla Yerli sloganını yere göğe nakşettiği bu garip MilliyseKoySepete zamanında, memleket sathında neden teknolojiyle alakalı düzgün bir proje çıkmayacağını IdeaSoft örneği üzerinden anlatmak isterim.

IdeaSoft malumunuz, eticaretle paracık kazanmak isteyen KOBİ’lere yerli bir alternatif sunan bir teknoloji şirketi. Google Türkiye’nin öncülüğünde Garanti, Yurtiçi Kargo vb markaların ortak bir projesi olarak başladı*. Küçükmüş gibi görünüyor ama o  kadar değil. Yanılmıyorsam 5000’e yakın müşterileri var. Sitelerinde yazdığı kadarıyla Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’da en hızlı büyüyen 500 teknoloji şirketi listesine 3 yıl girmeyi başarmışlar.

Nasıl çalışıyor bu IdeaSoft? Belli hizmetleri kapsayan paketleri var. 1500 TL’den başlıyor, 4750 TL’ye kadar gidiyor. Ucuz gibi görünse de bu ücreti her sene veriyorsunuz**. Bakım anlaşması gibi düşünmek mantıklı aslında bu ücreti ama öyle bir hizmet de alamıyorsunuz. Misal, danışmanlık verdiğim markanın site yaklaşık 6 saat kapalı kalmış. IdeaSoft’taki arkadaşa söylemişler “neden böyle oldu?” diye. Arkadaş, “baktım, şimdi açık” diye cevap vermiş. Yani alacağınız hizmet bu, fazlasını beklemeyin.

SEO için entegre bazı modülleri var. Ama hiçbir şekilde kodlara ulaşamıyorsunuz. Profesyonel bir SEO çalışması yaptıramıyorsunuz***.

Facebook piksel entegrasyonu yok. Dolayısıyla Facebook ve Instagram reklamlarının verimliliğini ölçemiyorsunuz. Sitelerinde entegrasyonun olduğu yazıyor ancak yok. Yaklaşık 2 ay boyunca uğraştık ancak yapamadılar****.

Siteye blog eklemek istediğinizde, ekleyemiyorsunuz*****.

Sitede var olan sosyal medya ikonlarına yanlış link atanmıştı. Linkleri düzeltmeleri 2 hafta sürdü.

Tasarım anlamında çok kısıtlayıcı. Hiçbir şeye izin vermiyor altyapı******.

Velhasılı, ola ki bir eticaret sitesi açayım diye düşünüyorsanız IdeaSoft’tan uzak durun. Gidin arsa satın alın. Şömineye kürekle para atıp yakın. Instagram filtreli güneş gözlüğü işine girin. Ama IdeaSoft’la çalışmayın.

Son olarak IdeaSoft, memleketin mükemmel bir özeti. Çalışmayan bir sistemi, mükemmel göstermeye çalışmak bu ülkenin karakteri. Emek vermek yerine birbirimizi babalıyoruz, hak eden yerine eş dostu konumlandırıyoruz. Neticede de memleketin burnu boktan çıkmıyor.

(Edit: Ideasoft’un kurucu ortağı Kerem Kaya, bu yazının sonrasında bana ulaşıp eleştirilere cevap verdi. Yazıya dipnotlar ekliyorum bu nedenle. 

*: Şirket 2007 yılında kurulmuş. Benim bahsettiğim Ideasoft’un yürüttüğü “işinizi internete taşıyın” adlı bir projeymiş. 

**: Her sene verilen ücret paket fiyatından farklıymış. Pakete göre 499, 799 ya da 999 dolar oluyormuş bu meblağ. Ayrıntı şurada. Söylediğimin anlamı değişmiyor yine. 

***: Rakiplere göre çok üstün seo özellikleri olduğunu belirtti. 

****: Olduğunu ve gayet çalıştığını belirtti. Öyleyse müşteri hizmetlerindeki arkadaş pek anlamıyor bu konudan. Zira 2 ay uğraştık. 

*****: Bunun bir kısıtlama yaratmayacağını belirtti. Ben öyle düşünmüyorum. Sektöre bağlı olarak önemlidir. 

******: Bunun çok muğlak bir ifade olduğunu söyledi. Ben hala tasarım konusunda çok kısıtlayıcı olduğunu düşünüyorum. 

Son olarak Kerem Kaya, yaşadığımız sıkıntılarla ilgili olarak özür diledi. Gayet yapıcı ve olumlu bir tavrı vardı. Teşekkür etmek lazım.) 

Patron, bugün 10 bin kişi bankamızın uygulamasını indirdi!

Akıllı telefonlarla oyun oynayanlar bilir, özellikle turn based oyun türlerinde neredeyse her turn geçişinde bir reklam gösterilir. Oyunun yayıncısı olan firma parayı böyle kazanır. Başka yöntemler de var elbette (oyunu ücretli satmak, oyun içi satın almalar, reklamsız oyun için ücret alma vs) ama genel olarak ücret ödemeden basit bir turn based oyun oynuyorsanız geçişlerde reklam görürsünüz. Bu uygulamalarda görülen reklamlar da büyük reklam network’leri (google ads, inmobi vs) tarafından belirleniyor. Sallıyorum, uygulamaya kaydolurken lokasyon olarak Türkiye’yi seçtiğinizde, uygulamanın bağlı olduğu reklam network’u üzerinden reklam çıkan Şahin Sucukları’nın  mobil reklamını görüyorsunuz. Genel itibariyle sistem böyle işliyor.

Bu reklamlar aracılığıyla bir şeyler satabilir, crm toplayabilir ya da türlü türlü kampanyandan insanları haberdar edebilirsin. Nasıl kullanacağın sana kalmış. Ancak bu yazının konusu bu reklamları nasıl kullanmaman gerektiği üzerine.

Oynadığım oyunda son 3 haftadır düzenli olarak TEB’in uygulamasını indirmemi salık veren bir reklam görüyorum.  Bir TEB müşterisi değilim. Olmayı da düşünmüyorum. Peki neden bu reklamı görüyorum? Daha da kilit soru; bu uygulamayı indirmemin TEB’e ne faydası var? Diyelim ki ben reklama tıkladım ve uygulamayı indirdim. Lan bu ne güzel uygulamaymış deyip TEB müşterisi olma ihtimalim var mı? Yok. Neden? Çünkü bankanın kim olduğu önemli değil, kıyafet ya da ayakkap gibi estetik bir özelliği olan bir sektör değil bankacılık. Faiz oranı, müşteri yönetimi, yıllık hizmet bedeli gibi spesifik kriterlere bakıyorum. Diğer tüm potansiyel TEB müşterileri gibi. Dolayısıyla eğer bir bankaysan müşterilerin uygulamanı indirir, uygulamanı indirenler müşterin olmaz.

TEB, hiçbir işe yaramayan, yarama ihtimali dahi olmayan bu reklam çalışması için eşek yüküyle para ödüyor (medya satınalmacı arkadaşlar banka uygulaması indirme ya da indirme sayfasına yönlendirme başına ortalama maliyeti yoruma yazarlarsa güzel olur). Halbuki reklama ihtiyaç bile yok. Zaten bu uygulamayı indirmesini istediğin tüm müşterilerin mail, telefon bilgisi sende var. Mailing ya da sms ile (yahut bu bilgileri Facebook reklam paneline yükleyerek direkt bu kişilere Facebook’ta reklam göstererek) gerçek hedef kitlenin uygulamanı indirmesini sağlayabilirsin. Velhasıl asıl hedefin, müşterilerinin uygulamanı indirmesi olmalı. Gerçi günün sonunda “abi bak bu kadar uygulama indirttik” deyip puanları toplamak için danışıklı dövüş bu.

Son olarak bu uygulamaların yaygınlaşmasıyla beraber bankacılık sektöründe çalışanların 3’te 1’i işsiz kalacak deniyor. Bence bankacılar olarak, bu uygulamaları indirenleri tehdit edecek bir Bankacı İntikam Tugayı kursanız yeridir.

 

1 Mayıs ve Dijital Ajans Çalışanları Üzerine

Bu yazının yazıldığı vakitten bir gün öncesi 1 Mayıs’tı. Malumunuz, Işçi Bayramı. Sanayi Devrimi sonrası haftada 6 gün, günde 12 saat çalışmaya karşı çıkan işçilerin mücadelesi neticesinde çalışma saatlerinin 8 saat olması tüm dünyada kabul görüyor, mücadelenin ilk kıvılcımı da 1 Mayıs Işçi Bayramı olarak kutlanıyor. Hikayeyi biliyorsunuz.

Dün, yani 1 Mayıs’ta, pek çok dijital/sosyal medya ajans çalışanının feysbuk ya da twitter’da paylaşımlarına denk geldim. Şartlara küfreden, işçinin demir yumruğundan övgüyle bahseden, cüretkar duvar yazıları paylaşan bir sürü reklamcı vardı. Güzel bir şey bu. Sorunun farkındayız. Fakat çözüm konusunda sıkıntımız var.

Bilen bilir, özellikle sosyal medya ajanslarında çalışanların üye olduğu bazı kapalı Facebook grupları var. Isim vermeyeyim. Bunların bazıları epey popüler. Misal birinde yaklaşık 2 bin kişi vardı. Beni de sağ olsun bir arkadaş eklemişti gruba. Eş dost bir şey yazdığında bildirim geldiğinden ara ara giriyordum gruba. Arada taymlayn’ı inceliyordum. Genel itibariyle geyik dönüyordu. Sektörle alakalı olarak da, linç etmek üzere bir markanın paylaştığı boktan içeriğin ekran görüntüsü, “ne boktan iş” ya da “bunu yapanlar burada mı aq” denerek paylaşılıyordu. Kırşehir’deki bir lokantanın menüsünde yazan “mantı”nın yanlış yapılmış çevirisi,  logoyu Google’dan çakmış Denizlili tekstil firması, X markasının Serdar Ortaç’la çektiği reklam videosu falan sıkça paylaşılan içeriklerdendi. Çok fazla içerik paylaşıldığı ve çok fazla bildirim geldiği için birkaç gün sonra tüm bildirimleri kapattım. Ne olup bitiyor şu ana kadar bilmiyordum, yazıyı yazarken açtım baktım. Biri “Kendimizi beyaz yakalı zannetsek de aslında hepimiz işçiyiz. 1 Mayıs kutlu olsun.” yazmış 🙂

Bu grupta misal, her gün yapılan yüzlerce paylaşım arasında hiç “lan biz örgütlensek ya” temalı bir paylaşım görmedim. Ya da ajans boklayan, gördüğü bir kötü muameleden bahsedip sorumlusunu bu “kapalı” grupta ifşa eden kimse yoktu. Yahut “olm biz niye böyle eşek gibi çalışıyoruz, bu manyaklık” diyen kimseyi de görmedim ben. Onun yerine sıklıkla “çok kötü içerik ya”, “bu ne amk kdslfjlakjdsf” açıklamalı, bilmem hangi markanın feysbuk’undan alınmış ekran görüntüsü paylaşılıyordu. Halbuki, az biraz düşündüğümüzde o “boktan” içeriği hazırlayan kişi de her gün eşek gibi çalışan, muhtemelen aynı anda 10 markaya içerik üretmek zorunda kalmış yahut içerik üretmek konusunda en ufak bir eğitim almadan koca koca markalarla muhatap olmak zorunda kalmış cücük kadar maaşa çalışan biri. O cendereden yaratıcı bir bok çıkmayacağını en iyi bilenler de o içerikle taşak geçenler aslında. Hani derler ya, “gülme, anlatılan senin hikayen”, tam o misal.

90’ların sonunda call center çalışanlarının durumu neyse, şimdiki sosyal medya çalışanlarının durumu da aynı. O zamanlar call center çalışanlarının tuvalette geçirdiği dakikalar hesaplanır, ona göre günde konuşması gereken müşteri kotası verilirdi. Ajans sahiplerinin sosyal medyacılara yaklaşımı da bundan farklı değil. “Yaratıcı” falan etiketlerine aldanmayın. Sizden beklenen kaliteli iş değil, çok iş.

Dün 1 Mayıs’tı. Her 1 Mayıs’ta ajans çalışanlarının paylaştığı “cüretkar” içerikleri görünce bir şeyler diyesim geliyordu. Kısmet bugüneymiş.

Güzel bir haberle bitirelim. Galiba geçen ay, 2 aydır maaş almayan bir ajansın neredeyse tüm çalışanları birlikte işi bırakmışlar. Tam olarak böyle olmalı.

Kaynak Yönetimi: Sineği Sikip Yağını Çıkartmak

 

Altta bir yurtdışı eğitim danışmanlığı firmasının asistan ilanı var. Lütfen detaylıca inceleyin, ibretlik zira.

2016-03-18_0039

Levant Education’ın aslında aradığı bir kişi değil, 3 departman; satış, pazarlama ve operasyon. Pazarlama faaliyetleriyle potansiyel müşterileri bularak lead yaratacak, satış faaliyetleriyle potansiyel müşterileri satışa çevirecek ve operasyon faaliyetleriyle satışa dönen/dönmeyen işlerin takibini yapıp arşivleyecek. Fakat verdiği ilanda bir “asistan” arıyor. Asistandan bunları yapması bekleniyorsa, müdür herhalde Babil Kulesi’ni yeniden inşa ediyordur.

Peki, hakikaten Levant Education’dakiler bu ilandaki işleri bir kişinin yapamayacağından haberdar değil mi? O kadar mı dünyadan uzaklar? Elbette değil. Temelde böyle ilanlar vermenin iki amacı oluyor anladığım kadarıyla. Birincisi, adayın bu işlerin tamamını yapamayacağının bilincinde olması, teklif edilecek cücük kadar maaşın kabul edilmesinde etkili bir neden oluyor. Ikincisi, aday iş tanımındaki görevlerin tamamını hiçbir zaman yerine getirecek vakte ve yetkinliğe sahip olamayacağı için işveren lehine sürdürülebilir bir gebelik durumu oluşuyor. Yeri geliyor maaşa zam isteyemiyor, yeri geliyor her gece 11’de çıkmayı sorun etmiyor falan.

Bildiğim taraftan örnek vereyim. Bazı bazı sosyal medyacı, dijital pazarlamacı ilanları görüyorum. SEO yapsın, CSS/html bilsin, Adwords/Facebook ads yalayıp yutmuş olsun, blog yazsın, görsel düzenleme yapabilsin, video montajlasın, stratejiden falan da anlasın, içerik üretsin, proje yönetme tecrübesi de olsun… Bu şartları sağlayan memlekette 10 kişi var, onlar da kendi işlerini yapıyor. Öyle olmasaydı da 3 bin TL karşılığında bu işi yapmazlardı. Kariyer sitelerinde farklı sektörler için benzer onlarca iş ilanı bulabiliriz, malum. Yani sorun sektörel değil. Iş yapma biçimiyle, zihniyetiyle alakalı. Dolayısıyla  “dünyanın en büyük 17. ekonomisi” olan Türkiye, rasyonellikle uzaktan yakından bağı olmayan bir işçi-işveren ilişkisi üzerine kurulu. Işveren, artık işçi ne kadar katlanırsa o kadar sömürme derdinde. Işçi, bir miktar tecrübe edinip daha iyi olabilecek bir yere kapağı atma derdinde. Fakat sorun zihniyet sorunu olduğundan, işçinin gideceği yer de gittiği yerden farklı olmuyor. Neticesinde 6 ayda bir iş değiştiren dev bir mutsuz çalışan ordusu ile kurumsallaşamadığı ve sürdürülebilir bir ekip oluşturamadığı için batmanın eşiğinde gezinen bir patronlar ordusu oluşuyor.

Memlekette kaynak yönetimi dediğin şey sineği sikip yağını çıkartmak. Bunu en iyi yapacak kişi de kariyer basamaklarını aslanlar gibi tırmanıyor. Işi iyi bilmesine gerek yok, patronun kaprislerini güncel etiketlerle bezeyip (proaktif, inovasyon, sinerji…) çalışanlara aktarabilsin yeter. O kadar ki, bence memleketin iş dünyasındaki en büyük sıkıntılardan biri şirketlerin hangi çalışana yahut teknolojiye ihtiyacı olduğu konusunda en ufak bir fikrinin olmaması. Yöneticiler bu konularda yönlendirme yapabilecek bilgiye haiz değil. 20 yıl önce bir yerlerden duyduğu şeyin halen geçerli olduğuna inanıyor.

Velhasıl, Türkiye’de bir işi ne kadar iyi bildiğinizin pek bir önemi yoktur. Önemli olan kimleri tanıdığınızdır. AKP’yle beraber sermayenin neredeyse hiçbir güçlükle karşılaşmadan el değiştirmesi bunun güzel bir göstergesi bana kalırsa. Bunun üzerine bir de “ama biz de onlara ekmek yediriyoruz gardaşım” pişkinliği eklenip olmadık işler, vizyonsuzluk, hafta sonu çalışmaları, aramalar, eğitim eksikliği, darlamalar vs eklenince çalışılacak en boktan memleketlerden biri olup çıkıyorsunuz.

Nefis bir örnekle bitirelim. Geçen sene, işinin önemli bir kısmı Türki Cumhuriyetler’de ihalecilik kovalamak olan biriyle toplantı yaptım. Işin büyük kısmını cemaat paslıyormuş. AKP, cemaatin üstünü çizince eleman battı. TR’nin özeti gibi.