#EfesPilsenBoykot: Milyar Dolarlık Şirketi Bir Kamyon Fenomenle Savunmak

Malum, 2 gündür #EfesPilsenBoykot krizi aldı başını gidiyor. Bugün Tuncay Özilhan’ın “yanlış anlaşıldım” mealinde bir açıklaması düştü yine haber portallarına. Ancak ateşi azaltacak gibi görünmüyor. Haber burada.

Kısaca özetlemek gerekirse; 31 Ocak’ta Hürriyet’te Anadolu Grup başkanı Tuncay Özilhan röportajından bir bölüm yayınlanıyor. Bira tüketimiyle ilgili olan bu bölümde Tuncay Özilhan şunları söylüyor; “Bira satışı düşüyor ama tüketim konusunda emin değilim. Bunun nedeni de evde bira yapımının artması. Çok ucuza alınan cihazlarla evde bira yapılıyor. Bugün 7.5 liralık biranın 4 lirası vergi. Evde bira üretimi vergi kaybına da neden oluyor. Bu konudaki görüşlerimizi yetkililerle de paylaştık

Bu açıklamanın ardından özellikle Twitter ve Ekşi Sözlük‘te #EfesPilsenBoykot’u başlıyor. Küçük bir kesim “yok yav vergiler yüksek onu diyo” derken, ezici bir çoğunluk “evde bira yapanlara vergi gelmesini istiyor” dedi. Bunu çok konuşmaya gerek yok. Verginin yüksek olmasından dert yanan insan “Evde  bira üretimi vergi kaybına da neden oluyor” demez. Dümdüz “vergi yüksek” der, geçer. Ki zaten bira kitlerine vergi gelmesini herkes beklerken (evde rakı yapılmasın diye markette satılan etil alkole tat bozan kimyasal karıştırılması kararlaştırılan bir ülkedeyiz aq) Tuncay Özilhan’ın yaptığı hakikaten inanılmaz komik. Zaten Efes’i sevmeyen ciddi bir kitle varken çıtayı “sevmemek yetmez, tiksinin bizden” level’ına çekti adam. Neyse.

Asıl mevzuya gelirsek; dün boykotla ilgili içerik sayısı devasa sayılara ulaşınca, Anadolu Grup iletişim tayfası nefis bir mallık yaparak fenomenler üzerinden savunmaya geçti. Gördüğüm kadarıyla hedef kitleye hitap eden fenomenler seçilmiş, sıkı pazarlıklara tutuşulmuş ve mal gibi gece 00:36 ile 2:05 arasında tweet attırılmış. Benim takip edebildiklerimin listesi şöyle;

@Atasozutok (67k followers) saat 1:25

2018-02-02_1445

@halilozkucuk (30k followers) saat 2:06

2018-02-02_1446

@satrayni (410k followers) saat 2:03

2018-02-02_1449.png

@beswaver (13k followers) saat 00:36 ve 1:30

2018-02-02_1451.png

@pinkfreud (150k followers) saat 2:03 (satrayni’ye ek yapmış)

2018-02-02_1452

@uzancc (430k followers) saat 2:05

2018-02-02_1455

@dumtistik (12k followers) saat 1:18 ve 1:38

2018-02-02_1457

@mertvanhoydonkk (21k followers) saat 1:07

2018-02-02_1458.png

@madebybaskan (11k followers) saat 1:05

2018-02-02_1459

@1adetouz (40k followers) saat 00:58

2018-02-02_1501

@kontravolta_ (25k followers) saat 00:56

2018-02-02_1502.png

 

Burada asıl konuşulması gereken, TR’nin en büyük grup şirketlerinden birinin kriz savunmasını Twitter fenomenleri üzerinden yürütmenin işe yarayacağını düşünmesi. Daha da kötüsü, müşterilerini bunu fark etmeyecek kadar denyo zannetmesi. Halen daha bugün yeni bir açıklama yayınlayarak “yanlış anlaşıldık” diyorlar. Yanlış ifade ettik değil, yanlış anlaşıldık. Siz anlamadınız. Bizde hata yok.

Özür dilemek/dileyebilmek erdemdir. Iyi kriz yönetimi nasıl oluyor diye merak eden varsa, Can Yayınları’yla ilgili şurada nefis bir örnek var.

Özet: Gara Guzu içiniz, mis gibi bira.

Reklamlar

“Çocuklar Ölmesin”

A. Ç.: Ülkenin doğusunda güneydoğusunda neler olup bittiğinin farkında mısınız? Burada doğmamış çocuklar, anneler, insanlar öldürülüyor. Sanatçı olarak insan olarak bir şekilde siz de yaşananlara sessiz kalmamalısınız ve bir şekilde dur demelisiniz. Ayrıca bir şey daha söylemek istiyorum. Ölen çocuklara sevinen zavallı insanlar var. Ben bu insanlara, daha doğrusu biz bu insanlara hiçbir şey söyleyemiyoruz, yazıklar olsun demekten başka.

B. Ö.: Doğru.

A. Ç.: Bir şey daha söylemek istiyorum, kusura bakmayın. Ben öğretmenim öğrencileri terk eden öğretmenlere seslenmek istiyorum. Bir daha oralara nasıl dönecekleri o güzel masum tertemiz yürekli çocukların yüzüne, gözlerinin içine nasıl bakacaklar. Ben konuşamıyorum. Gerçekten. Burada yaşananlar ekranlarda medyada her şey çok farklı aktarılıyor. Yani gerçekten konuşamıyorum, sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün duyun artık bize el verin. Yazık insanlar ölmesin. Çocuklar ölmesin. Anneler ağlamasın. Söyleyeceklerim bu kadar. Çok teşekkür ederim.

B. Ö.: Ayşe hanım… Bir alkış alalım öncelikle Ayşe hanıma.

A. Ç.: Aslında çok şey söylemek istiyorum. Duygu yoğunluğundan dolayı hiçbir şey söyleyemiyorum.

B. Ö.: Pardon duyamıyorum, pardon.

A. Ç.: Siz de fark ediyorsunuz sesim titriyor.

B. Ö.: Farkınayız, evet.

A. Ç.: Bomba seslerinden, kurşun seslerinden… insanlar susuzlukla, açlıkla mücadele ediyor. özellikle bebekler çocuklar. Lütfen siz de ziyade olun sessiz kalmayın lütfen.

B. Ö.: Çok çok teşekkür ediyoruz Ayşe hanım. Öncelikle…

A. Ç.: Ben çok teşekkür ederim beni bağladığınız için.

B. Ö.: Rica ederiz rica ederiz ne demek.

A. Ç.: Bir nebze de olsa sesimizi buradan duyurabildiysek ne mutlu bize.

B. Ö.: Çok iyi yaptınız çok teşekkür ediyoruz. Hassasiyetiniz için de ayrıca size çok teşekkür ediyoruz gerçekten de elimizden geldiğince de duyurabildiğimiz yerlerden biz de elimizden geleni yapmaya gayret ediyoruz. Emin olun. Ama bu söyledikleriniz bir kere daha bize ders oldu. Daha da fazla yapmaya gayret edeceğiz. Buradan oradaki herkese selam olsun. İnşallah en kısa zamanda bütün o söylediğiniz barış dilekleri bizim için de geçerli. Biz de diliyoruz.  En kısa zamanda bütün bunlar çözülsün istiyoruz. Çok teşekkür ederiz Ayşe hanım. Sağ olun.

A. Ç.: Ben teşekkür ederim.

B. Ö.: Elinize yüreğinize sağlık. Teşekkür ederiz. Evet devam edelim. Kaldığımız yerden. Ama gerçekten Ayşe hanıma çok çok teşekkür ediyoruz sağ olsun. Ama bütün bunların bir şekilde konuşuluyor olması da lazım. Yeri zamanı neresi olursa olsun bazı şeylerin dile getiriliyor olması lazım. Bugün Ayşe hanım yarın başka birisi başka bir yerlerde başka programlarda sesinin titremesi bile bence, bence bir alkışı daha hak ediyor bence.

 

Üstteki konuşma Ayşe Çelik ile Beyazıt Öztürk arasında canlı yayında TV’de geçen diyalog, biliyorsunuzdur. Ayşe Çelik bu konuşma nedeniyle 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Muhtemelen gelecek hafta hapse girecek.

“Ifade özgürlüğünün zirvede olduğu bir dönemden geçiyoruz” gibi iktidar ambalajlarını azıcık sıyırdığımızda alttan çıkan görüntü, “çocuklar ölmesin” diyen birinin hapis cezası alması. Tutuklu gazeteciler, muhalifler, rakip parti başkanları, ev baskınlarını geçiyorum. “Çocuklar ölmesin” diyen biri hapis cezası aldı.

“Özgürlük, ancak ve ancak insanlara duymak istemedikleri bir şeyi söyleyebildiğimizde bir anlam ifade eder” -George Orwell

Bir Müşteri Deneyimi Örneği: Vodafone

Malumunuz, günümüzde müşteri deneyimi, inovasyon, love mark, big data gibi kavramlar birbiriyle ilişkilendirilerek epey gürültü kopartılıyor. Türlü çeşit uzman bu kavramların sadık müşteri yaratma konusunda geleceğin en önemli konuları olduğundan sıkça bahsediyor. Ben de son 2 ayda başımdan geçen saçma ve komik bir örnek ile Vodafone ve Digiturk müşteri deneyimimi aktarayım.

Vodafone Logo

Soğuk ve puslu bir kış gecesi telefonuma bir mesaj geldi. Birkaç gün önce Vodafone hattımı Red Business tarifesine geçirmiştim. Mesaja göre, yeni tarifem bana mis gibi güzellikler sunuyordu. 12 aylık Digiturk Spor paketi bunların arasında en çok parlayanıydı. Dedim nefis, aktifleştirelim, maça meşin yuvarlağa doymayalım. Mesajda gelen linke tıklayarak aktif etmem gerektiği yazıyordu. Aktifleştirdim. Digiturk’un sitesine yönlendirdi. Hesap açtım. Ancak paketi Digiturk’te nereden aktifleştireceğimi bulamadım. Vodafone üyelerine özel bir giriş ya da link de yoktu. Digiturk’u aradım, dedim benim kapı gibi Vodafone kampanyam var. Fekat nasıl yapılacağını bulamadım. Arkadaş, o kampanya biteli 5 ay oluyor sayın abim dedi. Vodafone’u aradım, hayır efendim ne münasebet devam ediyor dedi. Neyse, çok uğraşmadım, bıraktım. Ancak her Şampiyonlar Ligi maçını gördüğümde, her El Clasico söylentisinde “mal mıyım neden aktifleştirmiyorum” deyip bir daha uğraştım lakin nafile. Olmadı. En son bügün yine denedim. Linkleri tıkladım, mesajları dürttüm. En son yine Vodafone müşteri hizmetlerini aradım. Son konuştuğum hanım kız (daha öncesinde 5-6 farklı kişiyle konuşmuştum) “maalesef sizin tarifenizde öyle bir kampanya yok” dedi. Peki dedim, kapattım.

En başa dönersek; inovasyon, özel müşteri deneyimi, big data vs bunlar güzel ambalajlar. Fakat bunları ne kadar doğru kullanıyorsunuz ya da bunları kullanabiliyor musunuz, asıl konu bu. Benim hiçbir talebim yokken “yuppi sana digiturk hediye ettik” diye mesaj geliyor. Ne güzel deyip kullanmaya çalışıyorum, müşteri hizmetlerini arıyorum ancak olmuyor, olamıyor. 2. ayın sonundaysa aslında böyle bir kampanyadan yararlanabilecek tarifede olmadığımı öğreniyorum.

Velhasılı, “mükemmel müşteri deneyimi yarattığımız için 150 tane Stevie Ödülü aldık” gibi Basında Biz PR’ı koşturmacası ya da “big datayı imbikten geçirip kişiye özel müşteri deneyimi yaşatıyoruz” ambalajından önce insanlara yanlış mesaj yollamayacak bir altyapı kursanız (yahut yollasanız bile bunun denetimini yapacak bir sisteminiz olsa) çok daha hayırlı bir iş yapmış olursunuz müşteri deneyimi için.

Bu arada hala böyle bir kampanya devam ediyor mu etmiyor mu bilmiyorum 🙂 Bilgi çağı hagaden.

Hakikat Zehirlenmesi

“Hakikat dediğin nedir ki zaten? Anladığın neyse hakikat de odur” diyor Roger Zelazny, Işık Tanrısı romanında. Müsaadeniz olursa, Zelazny’nin bu estetik cümlesine kaçak kat çıkmak istiyorum; “Hakikat dediğin nedir ki zaten? Anlamak istediğin neyse hakikat de odur”. Bence, 1995’te hakkın rahmetine kavuşan Zelazny, sosyal medya ve internet devriminin bizi getirdiği yeri görseydi beni mazur görürdü.

Malumunuz sosyal medya iletişimi, markasından siyasetçisine, futbolcusundan stk’sına artık olmazsa olmaz durumda. Fakat bu “iletişim”in niteliği, özellikle “siyasi iletişim”in niteliği konusunda genişçe bir parantez açmak elzem.

Türkiye açısından sosyal medyanın önemi muhtemelen Gezi Direnişi ile tavan yaptı. O güne kadar pek de hassasiyet gösterilmeyen sosyal mecralar bir anda direnişin birincil aktörüne dönüştü. Tıpkı Mısır, Suriye, Tunus’ta olduğu gibi. Sosyal medyanın, en büyük kötülüklerin kaynağı ve Türkiye’yi yıkmak isteyen üst akıllı kaçak dövüş ustalarının manipülasyon aracı olduğu ifade edildi iktidar tarafından. Bu duruma karşılık, görünür manipülasyonu azaltıcı önlemler almak yerine karşı-manipülasyon silahı kuşanıldı. Doğrudan devlet tarafından yönetilen dev bir sosyal medya ekibi göreve başladı. Büyük yazılım firmalarından milyon dolarlar verilip, gözetleme yazılımları satın alındı. Bunun haricinde de iktidar sahiplerinden nemalanmak amacıyla karşı-manipülasyon yapan troller, kanaat önderleri, ideolojik hesaplar ortaya çıktı. Dolayısıyla iktidar sahiplerinin ağzıyla “offline”da konsolide edilen kitleler, sosyal medyada da benzer bir sürece tabii oldular.

Türkiye’nin siyasi durumu kötüye gittikçe (doların uçuşa geçmesi, barış masasının devrilmesi, Suriye ve Irak’a müdahil olmamız, HDP vekillerinin tutuklanması, gazete/dergi/televizyonların kapanması vs), sosyal medyada konsolide edilmeye çalışılan kitleler de daha sert bir üslupla karşılaşmaya başladı. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere neredeyse tüm iktidar üyelerinin “Eyyy Almanya…” “Eyyy Avrupa Birliği…” çıkışlarının toplumda bir karşılık bulmaması olanaksızdı.

ad

Saadet Oruç, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı

Dolayısıyla, yukarıda basitçe anlatmaya çalıştığım tüm bu sürecin sonunda bugün, anlamsız şekilde politize olmuş bir kitle var. Yozgat’ta çiftçilik yaparak yaşamaya çalışan ilkokul mezunu birinin, muhtemelen daha önce hiç duymadığı bir konu hakkında Twitter’da “Eyy Almanya” diyerek söze başlaması, rol model gördüğü kişilerin basit bir izdüşümünden fazlası olsa gerek. Çiftçi siyasete bulaşmasın demiyorum elbette, ancak öncelikli derdi mahsulünü iyi fiyattan satmak, ilacı, mazotu ve tohumu daha ucuza almak vs olması gereken çiftçinin, hayatını birincil olarak etkileyen bu konulara hiç girmeden, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye üzerine verdiği bir tavsiye kararını ya da Anayasa Mahkemesi’nin aldığı bir kararı eleştirmesi toplumsal bir zehirlenmenin semptomu oluyor bana göre. Buna Hakikat Zehirlenmesi de diyebiliriz pekala, hem ironik de olur.

Örneklerle açıklayalım;

ada

adaa

Abrurrahim Boynukalın, kısa zaman öncesine kadar AK Parti Gençlik Kolları Başkanı’ydı. Şimdi Gençlik ve Spor Bakanı Yardımcısı. Yukarıda, Hakikat Zehirlenmesi dediğim şey o kadar derine işlemiş durumda ki, şehitlik isteyen, şehitliği kutsayan birinin bedelli askerlik yapmış olması absürtlüğü kimseye garip gelmiyor.

1

Bu örnekte de Avrupa Birliği’nin ekonomik ve toplumsal durumu hakkında fikir beyan eden eski Maliye Bakanı, şimdinin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve ona cevap yazan, dahası onu Başbakan Binali Yıldırım’a şikayet eden bir kişiyi görüyoruz. Artık hiç kimsenin fikir beyanına, tek merkezden çıkan sözler haricinde yeni sözlere tahammülü yok. “Düşük profilli başbakan” ihtiyacı tam da bunun göstergesi aslında. Hakikat mi? Boşver. Herkes aynı şeye inanınca hakikate ihtiyacımız kalmayacak.

Son olarak, bu hakikat zehirlenmesi CHP, HDP vs kitlelerde de fazlasıyla var. Akıl yerine reflekslerle hareket edildikçe de bu devam edecek. Durup düşünmek, şüpheye düşmek bu delilik anında yapabileceğimiz en iyi şey muhtemelen.

 

Yılansı İçeriklerle Organik Etkileşim Yaratıyoruz Başgannn

14441077_1237176032999134_3873736702491194663_n

Sosyal medya iletişimi konusunda, ajansından markasına futbolcusundan masörüne herkesin kafasını tutup sallaya sallaya söylemek istediğim şey şu: “her gün içerik paylaşmak zorunda değilsiniz babuş!”

Misal, görselde Signal’in Facebook’ta paylaştığı bir içeriği görüyoruz. Losyon, ayakkabı (kombinde ne işi var lan ayakkabının), deri cüzdan, akıllı telefon, araba anahtarının arasında BİR ARZU NESNESİ olarak Signal tüpü eklenmiş. Şimdi sokaktan birini çevirsek, “kardeş senin için kıymetli olan, değer verdiğin 1000 eşya say” desek bunlardan biri diş macunu olmayacak, bunu hepimiz biliyoruz. O zaman hem kendimizi hem de iletişim kurmaya çalıştığımız insanları gerizekalı yerine koymanın ne anlamı var?

Siz hiç kombisiyle selfie çeken birini gördünüz mü? Çekmez. Neden? Çünkü kombi. Evde görünmesin diye dolap falan yaptırıyoruz. Şimdi bir kombi markası çıkıp bütün iletişimini “ürünümüz evinize şıklık katar, tasarımı nefis” falan diye yapsa ne olur, millet götüyle güler. Ev güzel görünsün diye değil, ısınsın diye kombi alıyoruz. Alırken de tasarımına değil, verimliliğine bakıyoruz. Ürün bu. Daha fazlası değil. Diş macunu da üç aşağı beş yukarı bu. Yok değilse 20 yıldır neden 12 farklı koruma sağlar, 15 farklı koruma sağlar diye milletin kafasını siktiniz?

İlk yorum şöyle: “Karizmatik olmaya çalışıp olamayan reklam. Ürün kendini zaten satıyor. Böyle felaket reklamlarla insanlar üzerinde ancak antipati oluşturursunuz.” Diğer yorumlar da benzer şekilde içeriği eleştiriyor. Yani ajansınızın “size özel görsel çalışmaları yapacağız” dediği, pek de matah bir şey değil. Daha da kötüsü hem ajansta hem markada “la olm biz diş macunuyuz ne alaka” diyecek bir allahın kulu yok. Diğer taraftan #1gülüşünebakar sosyal medyada altı deli gibi doldurulabilecek bir kampanya çatısı. Nereye yürüsen olur. İlla ki ürünü bir yerlerden insanların gözüne sokmak zorunda değilsin. Ürünü tamamen yanlış konumlandırarak yapmak zorunda hiç değilsin.

İçeriğin istatistiklerini de görüyoruz yukarıdaki görselden. 5k beğeni, 25 paylaşım, 80 yorum. Yani parayı post ad’e yatırınca sikini daşşağını koysan oraya yine etkileşim alıyor. Demek ki bu geçerli bir kriter değil. Ölçülebilir olmak, rasyonel olmak anlamına gelmiyor.

Son olarak, her gün içerik paylaşmak zorunda değilsiniz. Ayda 30 yerine 5 tane içerik paylaşın ama düzgün içerik paylaşın. Diğer türlü görseldeki gudubetler çıkıyor ortaya.

 

Memleket Neden Gelişmiyor: IdeaSoft Örneği

Birkaç zamandır IdeaSoft altyapısı kullanan bir müşterime danışmanlık veriyorum. Sitede o kadar saçma sapan sorunlar yaşadık ki, buradan da yazmak istedim. Bir yandan da #YerliSosyalMedyaIsteriz denyoluğunun görünürleştiği, neredeyse tüm parçaları gavurdan alıp burada birleştiren “teknoloji devi”nin Gururla Yerli sloganını yere göğe nakşettiği bu garip MilliyseKoySepete zamanında, memleket sathında neden teknolojiyle alakalı düzgün bir proje çıkmayacağını IdeaSoft örneği üzerinden anlatmak isterim.

IdeaSoft malumunuz, eticaretle paracık kazanmak isteyen KOBİ’lere yerli bir alternatif sunan bir teknoloji şirketi. Google Türkiye’nin öncülüğünde Garanti, Yurtiçi Kargo vb markaların ortak bir projesi olarak başladı*. Küçükmüş gibi görünüyor ama o  kadar değil. Yanılmıyorsam 5000’e yakın müşterileri var. Sitelerinde yazdığı kadarıyla Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’da en hızlı büyüyen 500 teknoloji şirketi listesine 3 yıl girmeyi başarmışlar.

Nasıl çalışıyor bu IdeaSoft? Belli hizmetleri kapsayan paketleri var. 1500 TL’den başlıyor, 4750 TL’ye kadar gidiyor. Ucuz gibi görünse de bu ücreti her sene veriyorsunuz**. Bakım anlaşması gibi düşünmek mantıklı aslında bu ücreti ama öyle bir hizmet de alamıyorsunuz. Misal, danışmanlık verdiğim markanın site yaklaşık 6 saat kapalı kalmış. IdeaSoft’taki arkadaşa söylemişler “neden böyle oldu?” diye. Arkadaş, “baktım, şimdi açık” diye cevap vermiş. Yani alacağınız hizmet bu, fazlasını beklemeyin.

SEO için entegre bazı modülleri var. Ama hiçbir şekilde kodlara ulaşamıyorsunuz. Profesyonel bir SEO çalışması yaptıramıyorsunuz***.

Facebook piksel entegrasyonu yok. Dolayısıyla Facebook ve Instagram reklamlarının verimliliğini ölçemiyorsunuz. Sitelerinde entegrasyonun olduğu yazıyor ancak yok. Yaklaşık 2 ay boyunca uğraştık ancak yapamadılar****.

Siteye blog eklemek istediğinizde, ekleyemiyorsunuz*****.

Sitede var olan sosyal medya ikonlarına yanlış link atanmıştı. Linkleri düzeltmeleri 2 hafta sürdü.

Tasarım anlamında çok kısıtlayıcı. Hiçbir şeye izin vermiyor altyapı******.

Velhasılı, ola ki bir eticaret sitesi açayım diye düşünüyorsanız IdeaSoft’tan uzak durun. Gidin arsa satın alın. Şömineye kürekle para atıp yakın. Instagram filtreli güneş gözlüğü işine girin. Ama IdeaSoft’la çalışmayın.

Son olarak IdeaSoft, memleketin mükemmel bir özeti. Çalışmayan bir sistemi, mükemmel göstermeye çalışmak bu ülkenin karakteri. Emek vermek yerine birbirimizi babalıyoruz, hak eden yerine eş dostu konumlandırıyoruz. Neticede de memleketin burnu boktan çıkmıyor.

(Edit: Ideasoft’un kurucu ortağı Kerem Kaya, bu yazının sonrasında bana ulaşıp eleştirilere cevap verdi. Yazıya dipnotlar ekliyorum bu nedenle. 

*: Şirket 2007 yılında kurulmuş. Benim bahsettiğim Ideasoft’un yürüttüğü “işinizi internete taşıyın” adlı bir projeymiş. 

**: Her sene verilen ücret paket fiyatından farklıymış. Pakete göre 499, 799 ya da 999 dolar oluyormuş bu meblağ. Ayrıntı şurada. Söylediğimin anlamı değişmiyor yine. 

***: Rakiplere göre çok üstün seo özellikleri olduğunu belirtti. 

****: Olduğunu ve gayet çalıştığını belirtti. Öyleyse müşteri hizmetlerindeki arkadaş pek anlamıyor bu konudan. Zira 2 ay uğraştık. 

*****: Bunun bir kısıtlama yaratmayacağını belirtti. Ben öyle düşünmüyorum. Sektöre bağlı olarak önemlidir. 

******: Bunun çok muğlak bir ifade olduğunu söyledi. Ben hala tasarım konusunda çok kısıtlayıcı olduğunu düşünüyorum. 

Son olarak Kerem Kaya, yaşadığımız sıkıntılarla ilgili olarak özür diledi. Gayet yapıcı ve olumlu bir tavrı vardı. Teşekkür etmek lazım.) 

Suçun ve Cezanın Bireyselliği

Memlekette her 24 saatte 1 yıl yetecek kadar manyaklık yaşandığından hatırlar mısınız bilmem, bu seneki Avrupa Şampiyonası’nda Türkiye Milli Takımı’nın Ispanya’ya 3-0 yenilmesinden sonra teknik direktör Fatih Terim’in kızına ve henüz doğmamış bebeğine akla hayale sığmaya küfürler edilmişti. Buraya koymak istemiyorum lakin bakmak isteyen şuradan görebilir. Bunun nasıl kolektif bir delilik ve ahlaksızlık hali olduğunu açıklamaya gerek yok. Madem Türkiye Milli Takımı’nın yönetilişiyle bir sorunun var, muhatabın Fatih Terim. Derdini onunla çöz.

Yanılmıyorsam Ming Hanedanı zamanı Çin’de, bazı istisnai suçlarda 3 nesli kapsayacak şekilde tüm sülaleye idam cezası veriliyormuş. Fatih Terim’in kızına ve onun doğmamış bebesine küfretmek de üç aşağı beş yukarı benzer bir “ortaçağ cezası”.

Tabii mevzu sadece Fatih Terim ve kızıyla sınırlı değil. Misal, birkaç gün önce Fatih Tezcan şöyle bir şey yazdı Twitter’dan.

2016-08-02_0216

Yine Fatih Terim örneğinde olduğu gibi birinin bir suçu varsa, ailesi çoluğu çocuğu komple suçludur. Madem adam darbeci, ibret-i alem için bütün ailesine hayatı dar edelim. Çünkü suç kişiyi değil tüm ailesini kapsar.

Birkaç zaman önce de darbeciler için Hainler Mezarlığı kurulmuştu, görmüşsünüzdür. Lakin tepkilerle beraber bu tabela kaldırıldı.

hainler_mezarligi_tabelasi_kaldirildi_iste_sebebi___2972016280

Ölünün bu dünyayla artık işi yok. Buraya gidecek olanlar anası babası çocuğu. Onlara hayatı dar etmek de benzer şekilde bir “ortaçağ cezası”.

Hukukun muhtemelen en önemli kuralı, suçun ve cezanın şahsiliği ilkesi. Yani bir kişi ancak kendi işlediği fiiller nedeniyle sorumlu tutulabilir. Misal baban birini dolandırdıysa bu seni hırsız ya da dolandırıcı yapmaz. Ailenden birinin suç işlemesi seni lekelemez. Fakat Türkiye’de 15 Temmuz’dan sonra pek çok şey birbirine girdi. Popüler tabirle “At izi it izine karıştı”.

Görünen o ki, ırkçılık dna’larımıza işlemiş bir musibet olduğundan, bireyi değil soyu suçlu ilan etmekte en ufak bir beis görmüyoruz.

Şahsi fikrim; Ermeni Soykırımı’nı, 6-7 Eylül’ü yaratan karanlık da bu kolektif delilik haliydi. Bu deliliğe karşı durmak sanırım şu sıralar yapabileceğimiz en mantıklı hareket.