Hakikat Zehirlenmesi

“Hakikat dediğin nedir ki zaten? Anladığın neyse hakikat de odur” diyor Roger Zelazny, Işık Tanrısı romanında. Müsaadeniz olursa, Zelazny’nin bu estetik cümlesine kaçak kat çıkmak istiyorum; “Hakikat dediğin nedir ki zaten? Anlamak istediğin neyse hakikat de odur”. Bence, 1995’te hakkın rahmetine kavuşan Zelazny, sosyal medya ve internet devriminin bizi getirdiği yeri görseydi beni mazur görürdü.

Malumunuz sosyal medya iletişimi, markasından siyasetçisine, futbolcusundan stk’sına artık olmazsa olmaz durumda. Fakat bu “iletişim”in niteliği, özellikle “siyasi iletişim”in niteliği konusunda genişçe bir parantez açmak elzem.

Türkiye açısından sosyal medyanın önemi muhtemelen Gezi Direnişi ile tavan yaptı. O güne kadar pek de hassasiyet gösterilmeyen sosyal mecralar bir anda direnişin birincil aktörüne dönüştü. Tıpkı Mısır, Suriye, Tunus’ta olduğu gibi. Sosyal medyanın, en büyük kötülüklerin kaynağı ve Türkiye’yi yıkmak isteyen üst akıllı kaçak dövüş ustalarının manipülasyon aracı olduğu ifade edildi iktidar tarafından. Bu duruma karşılık, görünür manipülasyonu azaltıcı önlemler almak yerine karşı-manipülasyon silahı kuşanıldı. Doğrudan devlet tarafından yönetilen dev bir sosyal medya ekibi göreve başladı. Büyük yazılım firmalarından milyon dolarlar verilip, gözetleme yazılımları satın alındı. Bunun haricinde de iktidar sahiplerinden nemalanmak amacıyla karşı-manipülasyon yapan troller, kanaat önderleri, ideolojik hesaplar ortaya çıktı. Dolayısıyla iktidar sahiplerinin ağzıyla “offline”da konsolide edilen kitleler, sosyal medyada da benzer bir sürece tabii oldular.

Türkiye’nin siyasi durumu kötüye gittikçe (doların uçuşa geçmesi, barış masasının devrilmesi, Suriye ve Irak’a müdahil olmamız, HDP vekillerinin tutuklanması, gazete/dergi/televizyonların kapanması vs), sosyal medyada konsolide edilmeye çalışılan kitleler de daha sert bir üslupla karşılaşmaya başladı. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere neredeyse tüm iktidar üyelerinin “Eyyy Almanya…” “Eyyy Avrupa Birliği…” çıkışlarının toplumda bir karşılık bulmaması olanaksızdı.

ad

Saadet Oruç, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı

Dolayısıyla, yukarıda basitçe anlatmaya çalıştığım tüm bu sürecin sonunda bugün, anlamsız şekilde politize olmuş bir kitle var. Yozgat’ta çiftçilik yaparak yaşamaya çalışan ilkokul mezunu birinin, muhtemelen daha önce hiç duymadığı bir konu hakkında Twitter’da “Eyy Almanya” diyerek söze başlaması, rol model gördüğü kişilerin basit bir izdüşümünden fazlası olsa gerek. Çiftçi siyasete bulaşmasın demiyorum elbette, ancak öncelikli derdi mahsulünü iyi fiyattan satmak, ilacı, mazotu ve tohumu daha ucuza almak vs olması gereken çiftçinin, hayatını birincil olarak etkileyen bu konulara hiç girmeden, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye üzerine verdiği bir tavsiye kararını ya da Anayasa Mahkemesi’nin aldığı bir kararı eleştirmesi toplumsal bir zehirlenmenin semptomu oluyor bana göre. Buna Hakikat Zehirlenmesi de diyebiliriz pekala, hem ironik de olur.

Örneklerle açıklayalım;

ada

adaa

Abrurrahim Boynukalın, kısa zaman öncesine kadar AK Parti Gençlik Kolları Başkanı’ydı. Şimdi Gençlik ve Spor Bakanı Yardımcısı. Yukarıda, Hakikat Zehirlenmesi dediğim şey o kadar derine işlemiş durumda ki, şehitlik isteyen, şehitliği kutsayan birinin bedelli askerlik yapmış olması absürtlüğü kimseye garip gelmiyor.

1

Bu örnekte de Avrupa Birliği’nin ekonomik ve toplumsal durumu hakkında fikir beyan eden eski Maliye Bakanı, şimdinin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve ona cevap yazan, dahası onu Başbakan Binali Yıldırım’a şikayet eden bir kişiyi görüyoruz. Artık hiç kimsenin fikir beyanına, tek merkezden çıkan sözler haricinde yeni sözlere tahammülü yok. “Düşük profilli başbakan” ihtiyacı tam da bunun göstergesi aslında. Hakikat mi? Boşver. Herkes aynı şeye inanınca hakikate ihtiyacımız kalmayacak.

Son olarak, bu hakikat zehirlenmesi CHP, HDP vs kitlelerde de fazlasıyla var. Akıl yerine reflekslerle hareket edildikçe de bu devam edecek. Durup düşünmek, şüpheye düşmek bu delilik anında yapabileceğimiz en iyi şey muhtemelen.

 

Yılansı İçeriklerle Organik Etkileşim Yaratıyoruz Başgannn

14441077_1237176032999134_3873736702491194663_n

Sosyal medya iletişimi konusunda, ajansından markasına futbolcusundan masörüne herkesin kafasını tutup sallaya sallaya söylemek istediğim şey şu: “her gün içerik paylaşmak zorunda değilsiniz babuş!”

Misal, görselde Signal’in Facebook’ta paylaştığı bir içeriği görüyoruz. Losyon, ayakkabı (kombinde ne işi var lan ayakkabının), deri cüzdan, akıllı telefon, araba anahtarının arasında BİR ARZU NESNESİ olarak Signal tüpü eklenmiş. Şimdi sokaktan birini çevirsek, “kardeş senin için kıymetli olan, değer verdiğin 1000 eşya say” desek bunlardan biri diş macunu olmayacak, bunu hepimiz biliyoruz. O zaman hem kendimizi hem de iletişim kurmaya çalıştığımız insanları gerizekalı yerine koymanın ne anlamı var?

Siz hiç kombisiyle selfie çeken birini gördünüz mü? Çekmez. Neden? Çünkü kombi. Evde görünmesin diye dolap falan yaptırıyoruz. Şimdi bir kombi markası çıkıp bütün iletişimini “ürünümüz evinize şıklık katar, tasarımı nefis” falan diye yapsa ne olur, millet götüyle güler. Ev güzel görünsün diye değil, ısınsın diye kombi alıyoruz. Alırken de tasarımına değil, verimliliğine bakıyoruz. Ürün bu. Daha fazlası değil. Diş macunu da üç aşağı beş yukarı bu. Yok değilse 20 yıldır neden 12 farklı koruma sağlar, 15 farklı koruma sağlar diye milletin kafasını siktiniz?

İlk yorum şöyle: “Karizmatik olmaya çalışıp olamayan reklam. Ürün kendini zaten satıyor. Böyle felaket reklamlarla insanlar üzerinde ancak antipati oluşturursunuz.” Diğer yorumlar da benzer şekilde içeriği eleştiriyor. Yani ajansınızın “size özel görsel çalışmaları yapacağız” dediği, pek de matah bir şey değil. Daha da kötüsü hem ajansta hem markada “la olm biz diş macunuyuz ne alaka” diyecek bir allahın kulu yok. Diğer taraftan #1gülüşünebakar sosyal medyada altı deli gibi doldurulabilecek bir kampanya çatısı. Nereye yürüsen olur. İlla ki ürünü bir yerlerden insanların gözüne sokmak zorunda değilsin. Ürünü tamamen yanlış konumlandırarak yapmak zorunda hiç değilsin.

İçeriğin istatistiklerini de görüyoruz yukarıdaki görselden. 5k beğeni, 25 paylaşım, 80 yorum. Yani parayı post ad’e yatırınca sikini daşşağını koysan oraya yine etkileşim alıyor. Demek ki bu geçerli bir kriter değil. Ölçülebilir olmak, rasyonel olmak anlamına gelmiyor.

Son olarak, her gün içerik paylaşmak zorunda değilsiniz. Ayda 30 yerine 5 tane içerik paylaşın ama düzgün içerik paylaşın. Diğer türlü görseldeki gudubetler çıkıyor ortaya.

 

Memleket Neden Gelişmiyor: IdeaSoft Örneği

Birkaç zamandır IdeaSoft altyapısı kullanan bir müşterime danışmanlık veriyorum. Sitede o kadar saçma sapan sorunlar yaşadık ki, buradan da yazmak istedim. Bir yandan da #YerliSosyalMedyaIsteriz denyoluğunun görünürleştiği, neredeyse tüm parçaları gavurdan alıp burada birleştiren “teknoloji devi”nin Gururla Yerli sloganını yere göğe nakşettiği bu garip MilliyseKoySepete zamanında, memleket sathında neden teknolojiyle alakalı düzgün bir proje çıkmayacağını IdeaSoft örneği üzerinden anlatmak isterim.

IdeaSoft malumunuz, eticaretle paracık kazanmak isteyen KOBİ’lere yerli bir alternatif sunan bir teknoloji şirketi. Google Türkiye’nin öncülüğünde Garanti, Yurtiçi Kargo vb markaların ortak bir projesi olarak başladı*. Küçükmüş gibi görünüyor ama o  kadar değil. Yanılmıyorsam 5000’e yakın müşterileri var. Sitelerinde yazdığı kadarıyla Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’da en hızlı büyüyen 500 teknoloji şirketi listesine 3 yıl girmeyi başarmışlar.

Nasıl çalışıyor bu IdeaSoft? Belli hizmetleri kapsayan paketleri var. 1500 TL’den başlıyor, 4750 TL’ye kadar gidiyor. Ucuz gibi görünse de bu ücreti her sene veriyorsunuz**. Bakım anlaşması gibi düşünmek mantıklı aslında bu ücreti ama öyle bir hizmet de alamıyorsunuz. Misal, danışmanlık verdiğim markanın site yaklaşık 6 saat kapalı kalmış. IdeaSoft’taki arkadaşa söylemişler “neden böyle oldu?” diye. Arkadaş, “baktım, şimdi açık” diye cevap vermiş. Yani alacağınız hizmet bu, fazlasını beklemeyin.

SEO için entegre bazı modülleri var. Ama hiçbir şekilde kodlara ulaşamıyorsunuz. Profesyonel bir SEO çalışması yaptıramıyorsunuz***.

Facebook piksel entegrasyonu yok. Dolayısıyla Facebook ve Instagram reklamlarının verimliliğini ölçemiyorsunuz. Sitelerinde entegrasyonun olduğu yazıyor ancak yok. Yaklaşık 2 ay boyunca uğraştık ancak yapamadılar****.

Siteye blog eklemek istediğinizde, ekleyemiyorsunuz*****.

Sitede var olan sosyal medya ikonlarına yanlış link atanmıştı. Linkleri düzeltmeleri 2 hafta sürdü.

Tasarım anlamında çok kısıtlayıcı. Hiçbir şeye izin vermiyor altyapı******.

Velhasılı, ola ki bir eticaret sitesi açayım diye düşünüyorsanız IdeaSoft’tan uzak durun. Gidin arsa satın alın. Şömineye kürekle para atıp yakın. Instagram filtreli güneş gözlüğü işine girin. Ama IdeaSoft’la çalışmayın.

Son olarak IdeaSoft, memleketin mükemmel bir özeti. Çalışmayan bir sistemi, mükemmel göstermeye çalışmak bu ülkenin karakteri. Emek vermek yerine birbirimizi babalıyoruz, hak eden yerine eş dostu konumlandırıyoruz. Neticede de memleketin burnu boktan çıkmıyor.

(Edit: Ideasoft’un kurucu ortağı Kerem Kaya, bu yazının sonrasında bana ulaşıp eleştirilere cevap verdi. Yazıya dipnotlar ekliyorum bu nedenle. 

*: Şirket 2007 yılında kurulmuş. Benim bahsettiğim Ideasoft’un yürüttüğü “işinizi internete taşıyın” adlı bir projeymiş. 

**: Her sene verilen ücret paket fiyatından farklıymış. Pakete göre 499, 799 ya da 999 dolar oluyormuş bu meblağ. Ayrıntı şurada. Söylediğimin anlamı değişmiyor yine. 

***: Rakiplere göre çok üstün seo özellikleri olduğunu belirtti. 

****: Olduğunu ve gayet çalıştığını belirtti. Öyleyse müşteri hizmetlerindeki arkadaş pek anlamıyor bu konudan. Zira 2 ay uğraştık. 

*****: Bunun bir kısıtlama yaratmayacağını belirtti. Ben öyle düşünmüyorum. Sektöre bağlı olarak önemlidir. 

******: Bunun çok muğlak bir ifade olduğunu söyledi. Ben hala tasarım konusunda çok kısıtlayıcı olduğunu düşünüyorum. 

Son olarak Kerem Kaya, yaşadığımız sıkıntılarla ilgili olarak özür diledi. Gayet yapıcı ve olumlu bir tavrı vardı. Teşekkür etmek lazım.) 

Suçun ve Cezanın Bireyselliği

Memlekette her 24 saatte 1 yıl yetecek kadar manyaklık yaşandığından hatırlar mısınız bilmem, bu seneki Avrupa Şampiyonası’nda Türkiye Milli Takımı’nın Ispanya’ya 3-0 yenilmesinden sonra teknik direktör Fatih Terim’in kızına ve henüz doğmamış bebeğine akla hayale sığmaya küfürler edilmişti. Buraya koymak istemiyorum lakin bakmak isteyen şuradan görebilir. Bunun nasıl kolektif bir delilik ve ahlaksızlık hali olduğunu açıklamaya gerek yok. Madem Türkiye Milli Takımı’nın yönetilişiyle bir sorunun var, muhatabın Fatih Terim. Derdini onunla çöz.

Yanılmıyorsam Ming Hanedanı zamanı Çin’de, bazı istisnai suçlarda 3 nesli kapsayacak şekilde tüm sülaleye idam cezası veriliyormuş. Fatih Terim’in kızına ve onun doğmamış bebesine küfretmek de üç aşağı beş yukarı benzer bir “ortaçağ cezası”.

Tabii mevzu sadece Fatih Terim ve kızıyla sınırlı değil. Misal, birkaç gün önce Fatih Tezcan şöyle bir şey yazdı Twitter’dan.

2016-08-02_0216

Yine Fatih Terim örneğinde olduğu gibi birinin bir suçu varsa, ailesi çoluğu çocuğu komple suçludur. Madem adam darbeci, ibret-i alem için bütün ailesine hayatı dar edelim. Çünkü suç kişiyi değil tüm ailesini kapsar.

Birkaç zaman önce de darbeciler için Hainler Mezarlığı kurulmuştu, görmüşsünüzdür. Lakin tepkilerle beraber bu tabela kaldırıldı.

hainler_mezarligi_tabelasi_kaldirildi_iste_sebebi___2972016280

Ölünün bu dünyayla artık işi yok. Buraya gidecek olanlar anası babası çocuğu. Onlara hayatı dar etmek de benzer şekilde bir “ortaçağ cezası”.

Hukukun muhtemelen en önemli kuralı, suçun ve cezanın şahsiliği ilkesi. Yani bir kişi ancak kendi işlediği fiiller nedeniyle sorumlu tutulabilir. Misal baban birini dolandırdıysa bu seni hırsız ya da dolandırıcı yapmaz. Ailenden birinin suç işlemesi seni lekelemez. Fakat Türkiye’de 15 Temmuz’dan sonra pek çok şey birbirine girdi. Popüler tabirle “At izi it izine karıştı”.

Görünen o ki, ırkçılık dna’larımıza işlemiş bir musibet olduğundan, bireyi değil soyu suçlu ilan etmekte en ufak bir beis görmüyoruz.

Şahsi fikrim; Ermeni Soykırımı’nı, 6-7 Eylül’ü yaratan karanlık da bu kolektif delilik haliydi. Bu deliliğe karşı durmak sanırım şu sıralar yapabileceğimiz en mantıklı hareket.

 

 

 

Çocuklara nasıl davrandığını anlat, sana kim olduğunu söyleyeyim.

Hatırlar mısınız bilmem, 2013’ün Kasım ayında San Francisco’da yaşayan 5 yaşında lösemi hastası bir çocuk için bütün şehir seferber olmuştu.

AP_batkid_makeawish_lpl_131115_16x9_992

Çocuğun adı Miles Scott. Lösemi hastası. 1 yaşından beri ağır bir tedavi dönemi geçirmiş. Anası, Miles az biraz mutlu olsun diye Make-a-Wish Foundation adlı STK’nın sitesine durumu anlatan bir mail yazıyor ve Miles’ın süper kahramanları çok sevdiğini belirtiyor. Sonrası malum. STK’nın girişimiyle başlayan kampanya, gönüllülerin yardımıyla San Francisco’nın Gotham’a dönüştürülmesi ile internetin en büyük fenomenlerinden biri haline geliyor. Bu enfes kampanya o kadar büyüyor ki; ABC’nin canlı yayınında belediye başkanı şehrin anahtarını Batkid’e teslim ediyor, Başgan Obama Vine’dan Batkid’e mesaj yolluyor, biri arabasını batmobil yapıp çocuğa teslim ediyor, Gotham City Chronicle adında  bir gazete basılıyor, onbinlerce  insan sokakta Batkid’i alkışlıyor…

199zvq8v6wpdkjpg

Warner Bros, bu müthiş olayın belgeselini çekti. Yakın zamanda gösterime girecek.

Neticede, koca bir şehir, 5 yaşında lösemi hastası bir çocuk az biraz mutlu olabilsin diye seferber oldu. Güzel de oldu. Biraz insanlık gördük.

Varmak istediğimiz yer belli. Ensar Vakfı’na ait evlerde en az 10 çocuğun sistemli olarak tecavüze uğraması ve bizim bu olay karşısında aldığımı toplumsal tavır.

Şurada  Ismail Saymaz’ın nefis bir özeti var. Bilmeyen kaldıysa önce kendini bıçaklasın, sonra videoyu izlesin.

Peki sonrasında ne oldu? MHP, “Çocuk Istismarını Engelleme Komisyonu” önergesi verdi ancak AKP oylarıyla reddedildi. Twitter’da  hashtag’iyle günlerce konu gündemde tutulmaya çalışıldı ancak nafile. Tecvüzcü öğretmen 508 yıl hapis cezası aldı ve mahkemedeki son konuşmasında “Ensar da Kaimder de istediğini aldı, arada beni kurban ettiler” dedi.

Bu konuda Birgün Gazetesi’ne 300 civarında suç duyurusunda bulunuluyor.  Hürriyet Gazetesi alenen manipülasyon yaparak konuyu çarpıtıyor (bu çarpıtmanın haritası şurada). HDP, Aile Bakanı’nın konu hakkında ihmali bulunduğu gerekçesiyle gensoru veriyor ancak yine AKP oylarıyla reddediliyor. Şu fotoğraf gensoru reddinden sonra çekilmiş.

ensar-vakfi-na-sahip-cikan-aile-bakani-na-tebrik-kuyrugu-126044-5

Bir yanda 5 yaşında lösemi hastası bir çocuk  için seferber olan bir şehir, diğer yanda en az 10 çocuğa sistemli olarak tecavüz edilmesinin üstünü örten, mecliste araştırılmasına dahi müsaade etmeyen bir memleket.

Batı medeniyeti çöküyor, he mi?

 

 

İçerik Hırsızlığı ile Para Kazanmak Yahut Gezi Direnişi Neden Başarılı Olmadı?

Başlık biraz garip, farkındayım ama bağlayacağım, merak etmeyin.

Son zamanlarda en fazla duyduğumuz konulardan biri içerik hırsızlığı. En son Ekşi Sözlük’te çıkan isyan ve yazarların yaklaşık 250 bin entry’sini silinmesi de bu kategoride değerlendirilebilir. Onedio mevzusuna hiç değinmiyorum, o zaten çoktandır pek çok yerde konuşuluyor, milyon tane örneği var. Meraklısı Google’lasın. Memleketin içerikten ekmek yiyen en büyük iki devi böyle bir model oluşturunca “başarılı” olmak isteyen diğerlerinin de yönelimi pek farklı olamıyor, malum.

Dün şans eseri öğrendim ki benim yazdığım bir yazı da bana sorulmadan bir sitede yayınlanmış. Yazı şu: Sinema İzleyicimiz Neden Bu Kadar Davar?  Benden izin almadan yayınlayan siteyse biliyomuydun.com. O da burada. Yazıyı dümdüz kopyala yapıştırla siteye ekleyip en alta da benim blogun linkini koymuşlar (Bu denyoluğu da Onedio çıkardı. İçeriği dümdüz al, koy sitene, alta link ver, intihal ahlaksızlık falan kalmıyor, nefis çözüm). Birkaç içeriğe baktım, başka sitelerden içerik alıp alta hangi siteden aldılarsa linkini koyup paylaşıyorlar. Alexa’dan biliyomuydun.com’un durumuna baktım, TR’de ilk 500 içinde. Ve Google reklamlarından para kazanıyorlar. Bu dümdüz hırsızlık, hiç esnetmeye gerek yok. Benim bir şeyler yazıp para kazanmak gibi bir derdim yok. İzin isteselerdi de muhtemelen verirdim. Lakin içerik hırsızlığı TR internetinin nasıl bir kimliğine dönüşmüşse, ona bile gerek duymuyorlar. Alta bir link verince ortada “etik” hiçbir sıkıntı kalmıyor bu arkadaşlara göre.

Diğer taraftan benim bir şeyler yazıp para kazanma derdim yok dedim ama aynı yöntemi bir şeyler yazarak, içerik üreterek para kazanma derdinde olanlara da yapıyorsun. Site açtım, editör tuttum, özgün içerik üretip native ad vs ile para kazanacağım. İş modelim bu diyelim. Ben editöre para verip içerik ürettiriyorum, sen içeriği aynen alıp sitene koyuyorsun ve alta bir link ekliyorsun. Trafiğin %90’ı sana %10’u bana gelirse bu işler nasıl olacak? Ki Onedio konusundaki en büyük sıkıntı bu. Yayılım için devasa bir network’leri var. İçeriği sitesine koyunca, özgün içeriği üreten sitenin 10 katı trafik alıyorlar. O zaman özgün içerik üreten batıyor. İnternet birbirinin içeriğini çalan dev network’ler savaşına dönüşüyor. Böyle olmaz.

2016-03-25_0006

Sonrasında bu biliyomuydun.com kiminmiş diye bir bakayım dedim ve karşıma tanıdık bir isim çıktı. Gezi zamanı Twitter’ın parlayan faşistlerinden Yorgo Angelopoulos‘u hatırlarsınız. Bir yandan özgürlük eşitlik derken diğer taraftan Kürtlere, Ermenilere nefret kusan bir ırkçıydı. Gezi’ye katılanlar arasında da hitap ettiği geniş bir kitle varmış ki şu anda takipçi sayısı 250k civarında. Şahsen bu dallamanın Gezi direnişine verdiği zararın tüm AKP hesaplarından fazla olduğunu düşünüyorum. Neyse asıl meseleye gelirsek, muhtemelen süreç şöyle işledi. Biri “abi senin deli gibi takipçin oldu, neden bir içerik sitesi kurmuyorsun, gider valla” dedi, bunun da aklına yattı. Faşistliğiyle edindiği takipçileri paraya dönüştürmek belli ki çok da zor olmamış. Zaten eşitlik, özgürlük, ahlak gibi ambalaj olarak gördüğü kavramları içselleştirmenin yanından yamacından geçmeyen biri olduğundan, insanların içeriğini çalarak para kazanmakta bir beis görmemiş. Ve neticesinde TR’de ilk 500’e giren biliyomuydun.com yayın hayatına mutlu mesut devam ediyor. Özgün içerik üreterek hayatta kalmaya çalışan sitelerse batıyor.

Gezi Direnişi’nin başarısız olmasının en büyük sebebi o devasa kolektif enerjiyi bu Yorgo gibi dallamaların absorbe etmesiydi. Sokakta gördüğü çöpçüye selam vermeye dahi tenezzül etmeyen dallamaların Soma faciası sonrası işçinin en büyük dostu kesilmesiydi. Velhasıl bu kof muhaliflik hiçbir işe yaramadı, ortaya çıkan büyük enerjiyi de aldı götürdü. O zamanların “büyük muhalifler”i de şimdi içerik hırsızlığı yaparak popülerliklerini paraya dönüştürme derdinde. Gezi neden sıçtı diyorsan, meseleye bir de bu açıdan bakmak lazım.

 

 

Çocuğunuzu girişimci olarak yetiştirmek ister misiniz?

Bugün, “Çocuğunu Girişimci Olarak Yetiştirmek İsteyen Ailelere 7 Öneri!” adlı bir yazıya denk geldim, kızdım. Kızgınlığımı atamadım, buraya da yazayım dedim.

Yazı, kendini “Girişim Savaşçısı” olarak tanımlayan Berke Sarpaş’ın öğütleri üzerine. Misal yazıdan bazı bölümler;

  • “Ona asla harçlık vermeyin. Bunun yerine kendi harçlığını kendisinin kazanmasını sağlayın. Kendi gelirini kendisi yönetsin. Batı dünyasında 14 yaşındaki çocuklar McDonalds’da çalışıyor, Ben 8 yaşında eski oyuncaklarımı satarak işportacılığa başlamıştım. Belki siz çocuğunuzun henüz 6 yaşındayken sofrayı kurmaya yardımcı olması karşılığında şeker ikram edebilirsiniz.” 
  • “Ona karşılıksız bir şey vermeyin. Buna hiç alışmaması en doğrusu. Eğer bir şey alacaksa önce bunu hak etmeli. Ben kendi oğluma bir parça çikolata vermek için once yapbozunu tamamlamasını istiyorum. Hak etmeyi öğrenmeli. Merak etmeyin, bu onu maddiyatçı yapmaz. İstediklerini elde etmek için biraz emek harcamasına müsaade edin.”
  • “Ona pazarlamayı öğretmeye başlayın. Birlikte TV reklamlarını izleyin, gazete/dergi ilanlarını gözden geçirin, buradaki satış mesajlarını inceleyin ve bunları birlikte analiz edin. Sonra ondan yenilerini hazırlamasını isteyin. Mesela size kartondan bir ürün ilanı hazırlasın.”
  • “Hata yapmasına müsaade edin. Hatalar neticede bir öğrenmeye yol açıyorsa son derece gerekli ve faydalıdır. Mesela tabağı düşürerek kırdı. Ona neden düşürdüğünü sakince sorun ve açıklamasına izin verin. Ne yapsaydı düşürmezdi? Ne yapsaydı hasta olmazdı?”

image

 

Şimdi, inceden bir gencimizin hayatına fokuslanalım. Doğuyor. Sanırım artık 6 yaşından itibaren okula gitmeye başlıyor. Lise falan geçiyor. Üniversite sınavına hazırlanıyor. Hayatı sikiliyor o sene. Ki büyük ihtimalle, boktan bir lisede okuduğu için hiçbir şey bilmiyor, anlamıyor. Oldu, bir üniversiteye yerleşti varsayalım. 4-5 yılda bitiriyor, mezun oluyor. Erkekse askerlik falan +1 yıl daha. Sonra iş bul. Çalış. Evlen. Ev taksitine gir. 50 yaşına gelince evi olan, evli ve çocuklu, hayatta istediği hiçbir şeyi yapamamış birisin. Eğer anadan babadan hanlar hamamlar kalmadıysa, üç aşağı beş yukarı bu şekilde memleketin “okullu” büyük çoğunluğu. Velhasıl içinde bulunduğumuz düzen, 6 yaşında bir çocuğu alıp sığıra dönüştürmek konusunda tam bir uzman.

Bunun yanında, toplum olarak ahlaki bir standardımızın olmaması büyük bir sorun. Çok ayrıntıya gerek yok, Fransa’da IŞİD saldırısı sonrasında bizim milli maçın başında saygı duruşunu ıslıklayan şerefsizleri hatırlayın yeter. Dolayısıyla; yerelde ahlaksızlığımız, globalde ise kapitalizmin sert şartlarının etkisi memleketi yaraque gibi bir yer yapıyor.

Peki bu çerçevede biz ne yapmalıymışız? Yazıya göre çocuğumuza paylaşmak yerine kazanmayı öğütlemeliymişiz. Çocuğumuzu yanımıza alıp reklam izlemeliymişiz. Hatta göt kadar bebemizden bize bir ürün reklamı hazırlamasını istemeliymişiz. El kadar bebeye çukulat vermek için bir şeyler yapmasını sağlamalıymışız. Bu sayede çocuğumuz GİRİŞİMCİ olabilirmiş.

Lafı dolandırmaya gerek yok, yukarıdaki tavsiyeleri dinleyen insanın evladı dümdüz orospu çocuğu olur. Zaten bir yerden sonra istemese de o devasa küresel sistemin içine girecek. Bırakın bari en azından az biraz çocukluk yaşasın. Karşılıksız bir şeyler yapmanın, paylaşmanın güzelliğini görsün.