Cicey Abrams’ın Son Projesi

Her sancılı yaratım sürecinde olduğu gibi Afrika’dan getirttiği ceylan derisi koltuğa tünemiş, elleri alnını taşır gibi kafasını öne eğmiş, düşünüyordu. Üzerinde küçük muz resimleri olan bir altlık pijama ve sırtında Lost’un gizemli sayılarının yazdığı siyah bir tişört vardı. Ellerinin arasındaki yüzü, sanki su altında boğulurken son nefesiyle hayatta kalmasını sağlayacak müthiş bir çözüm bulmak üzereymiş gibiydi. Bir anda göz bebekleri büyüdü. ELEKTRİK ELEKTRİK diye bağırdı! Asistanı John’un yüzü belli belirsiz asıldı. “Abi onu yaptık ya Revolution’da, tutmadı” dedi. “Yapma yav, iyi de fikir aslında” dedi Cicey, yanındaki sehpanın üzerinde duran kahvesinden bir yudum aldı. Bekledi. Bir yudum daha aldı. “Olum ben sana şu kahveyi iki kaşık koy demiyor muyum lan? Yine su gibi olmuş” dedi.

Tünediği koltuktan aşağı indi. Evin içinde dolanmaya başladı. Yürürken anlaşılmayan bir şeyler fısıldıyordu. Hmm… Yani… Ev… Uçak… Olabilir… Kaybolursa… Ada… Adayı yaptık… Paraşüt… Yemek yok, birbirini yesinler… Yapay zeka… Uzay mekiği… Şınav… Düşün, düşün… Durdu. Pencereden göz alabildiğine uzanan Manhattan manzarasına baktı. Arkasını dönmeden, “John sar bi cigara da az kafamız çalışsın, böyle olmuyor” dedi. John’un “Peki abi”si çok hızlı geldi. Hemen masanın üzerindeki ekipmana yaklaştı, sandalyeye oturup sarmaya başladı. “Tütün koyma” dedi Cicey arkasını dönmeden. John, kafasını hafif sağa eğip, gözünü kısarak hasbinallah dercesine bir ifadeyle yavaşça “Peki abi” dedi tekrardan.

Cicey, manzaraya bakarken batan güneşin binaların camından yansımasını fark etti. Ya güneş olmasaydı? Bu yansımalar olmayacaktı. Yansımanın olmadığı bir dünya… Evet, olabilir diye düşündü içinden. Sonra güneş olmasa canlıların da olmayacağını hatırlayıp bu fikrinden vazgeçti. Arkasını döndü. Asistanı John cigarayı hazırlamıştı. “Snoop Dogg’dan bu dalga değil mi?” “Evet abi” “Çok tohum veriyor o göt” “Bu iyi abi, tohum azdı”. John sardığı cigarayı Cicey’e uzattı. Çakmağı çakıp, eliyle sönmesin diye ateşi koruyarak Cicey’in ağzındaki cigarayı yaktı. Uzun bir nefes. Bir tane daha. İyiymiş dedi. Bekledi biraz. Bir nefes daha aldı. Cigarayı John’a uzattı. “Yok abi, estağfurullah” dediyse de dinletemedi John. Bir nefes aldı, öksürdü. Cicey yüzünü buruşturup cigarayı elinden aldı. Bir daha çekti, küllüğe koydu. Tekrar pencerenin önüne gitti. Yüzü karıncalanmaya başlamıştı. Eski günlerinden eser yoktu, farkındaydı. Lost dizisi ile yarattığı imajı gözlerinin önünde eriyordu. Lost mükemmeldi. Ada vardı, sayı vardı, zaman yolculuğu vardı. Gizem üstüne gizem. Şimdiyse kariyeri düşüşe geçmişti. Dizileri pek izlenmiyordu. İzlenmeyi bırak 2. sezonu gören dizisi yoktu. Şov dünyasındaki “Cicey acaba bir denyo mu?” algısını kırması gerekiyordu. Ama nasıl?

“Yapay zeka, devlet su işlerini ele geçirip bir anda herkesin suyunu kesse?” dedi John’a. Sessizlik. John cevap vermeye başlayacakmış gibi hmmm eeee yaniii diyerek geveliyordu. Tırt bir fikir olduğunu anladı. Konuyu değiştirmesi gerekiyordu; “Lost’taki Kate’in memeleri de taş gibi ha” dedi. “Vallaha mı?” “Kuliste hep çıplak takılıyorlar olum.” “Siktin mi abi?” “Profesyoneliz biz” “Vermedi yani”. John gülmeye başlamıştı. Cicey de güldü. Komikti. Hakikaten de çok uğraşmış, tırt bir rolü sırf Kate’in gönlü olsun diye başrollerden biri yapmış ama sevişememişti.

Yemek yemediğini fark etti. Midesi kazınıyordu. “John, aç mısın?” “Yok abi, yedim ben”. Cicey, John’un kendisiyle iş haricinde bir ilişkiye girmek istemediğini anladı. Haklıydı belki de. Zor biriydi. Sürekli yaratım sürecinde olan biriyle ahbaplık etmek her babayiğidin harcı değildi. Masaya doğru yürüdü. Cigaradan bir nefes daha aldı. Kapının kenarındaki stopere bakıyordu. Küçücük şey nasıl da dev gibi kapıyı durduruyordu. Kapı. Kapıların olmadığı bir dünya. Kapı mülkiyet demekti. Özel alan. “Kapıların olmadığı bir dünya” dedi, “sence nasıl olurdu?” John biraz bekledi. “Değişik olurdu abi.” “Nasıl değişik” “Herkes her eve girebilirdi, sıkıntı olurdu abi” “Girmemeleri için de herkes silahlanırdı değil mi?” “Evet abi, sanırım” “Al sana post apokaliptik ortam” Yine pencerenin önüne gitti. Manzarayı izleyip düşünüyordu. Yeni bir şeyler bulması lazımdı. Ama nasıl? John’un sorusu düşüncelerini böldü. “Abi hakikaten Kate’in memelerini gördün mü?” “Evet dedim ya lan”

Odanın içinde dolanıyordu. Birden durdu. Arkasını döndü. “John, internet dili bir anda Çince olsa? Düşün, Çin ekonomik devriminden beri gizli gizli bunu planlıyormuş. Wikipedia’ya, maillerine, Youtube’a falan bakamıyorsun. Çıldırırsın!” John, yüzünde merhamet duygusuyla Cicey’e baktı: “Abi ben bi cigara daha sarayım sana.” dedi. Cicey, “Bi de pizza söyle, açlıktan öldüm amk” diye cevapladı.

 

Reklamlar

Twitter’ın yeni CEO’su ve yönetim kurulu toplantısında gerginlik

Elinde, dumanı tüten bir bardakla içeriye girdi. Masadakilere şöyle bir göz atıp eksik var mı diye kontrol etti bir anlığına. Tam istediği gibi, toplantıya katılacakların yarısı masanın sağına, kalan yarısı da soluna oturmuştu. Simetri odaklanmasını sağlıyordu. Duvara bitişik, beleş bisküvilerin olduğu masadan bir bardak altlığı alıp baştaki sandalyeye oturdu. Bardağın üstündeki “i ❤ Twitter” yazısını herkesin görebileceği bir açıyla önüne, bardak altlığının üstüne bıraktı. “Jaluzileri açıp, lambayı kapatalım” dedi kendine güvenle. Belli ki yönetim kurulunda herkes görev dağılımı yapmıştı. Masanın sonunda oturan, hafif toplu, al yanaklı, karga burunlu, gömleğinin yakası terle ıslanmış, ucuz takım elbise giyen Jozef bir koşu jaluziyi açtı. Sonra hızlı adımlarla lambayı kapatan tuşa basıp, giderken kafasıyla hafif bir selam vererek yerine döndü. Jozef’in bir köpekten tek farkı yeterince sadık olmamasıydı. Eğer ayağı kayarsa, ilk tekmeyi ondan yiyeceğini biliyordu. Dersine çalışmıştı. Kolay değil, İran’ın bozkırında onca sene davar güttükten sonra Twitter’a CEO olmak, hiç kolay değildi.  Gerçi davar her yerde davar dedi kendine. Gülümsedi.

Omid Kordestani, elindeki bardağı yavaşça ağzına götürerek bir yudum kahve içti. Biraz bekledi. “Gelirken bir poşet 3’ü bir arada aldım, içmek isteyen varsa buyursun” dedi ve ekledi “2’si bir arada da var”. Kimseden ses çıkmayınca “Başlayabiliriz” dedi. İlk toplantı tam düşündüğü gibi gidiyordu. Herkes otoritesini kabul etmiş gibi görünüyordu, şimdilik.

Açılışı Omid’in hemen sağında oturan Victor yaptı. Victor, masadakilerin en kıdemlisiydi. Hatta yeni CEO seçilmeden önce birkaç teknoloji ve business blogunda yeni CEO olacağına dair birkaç makale yayınlanmıştı. Güçlü, sarsılmaz bir karakteri vardı. Hakikaten de Omid olmasa en iyi aday Victor’du galiba. En azından masada oturanlara bakınca Victor, sarı leblebi dolu tabakta parıldayan adeta bir kaju, bir badem, bir şam fıstığı gibiydi.

Victor önce bir süre masadakilere baktı. Sonra projeksiyonun yansıdığı perdeye döndü. Birkaç saniye bekleyip Twitter 2015 yılı 2 ve 3. çeyrek reklam geliri karşılaştırma grafiğini getirdi perdeye.

“Görüldüğü gibi 2. ve 3. çeyrekler arasında %12’lik bir gelir artışı söz konusu. Bu artışı araştırdığımızda Türkiye IP’leri üzerinden gelen ciddi bir oran tespit ettik. Bildiğiniz üzere, Türkiye siyasi olarak fazlasıyla karışık. Bu durum hem siyasilerin daha görünür olmak için reklam vermesini sağlıyor, hem de markaların siyasi içeriklerden sıyrılarak görünürlük kazanması için daha fazla reklam harcaması yapmasını sağlıyor.” dedi ve birkaç saniye masadakileri izleyip tepkilerini ölçerek sessiz kaldı Victor. Parmağını kimsenin fark edemeyeceği kadar usulca hareket ettirerek perdeye şehir bazlı içerik dağılımını gösteren yeni bir slayt getirdi ve konuşmasına devam etti.

“Bildiğiniz gibi Türkiye, Twitter açısından pilot bölgelerden biri. Yeni bir özellik yayına almadan önce Türkiye’deki kullanıcılar üzerinde kullanım alışkanlıklarını ne yönde etkilediğine, sitede geçirilen ortalama sürenin değişimine ve reklam gelirlerimizdeki farklılaşmaya bakarak özelliğin akıbetini belirliyoruz. Bu anlamda Türkiye bizim açımızdan vaz geçilmez bir pazar.” dedi. Victor, projeksiyonu kontrol eden ufak cihazı yanındaki Dikembe’ye uzattı. Yeni CEO Omid Kordestani’ye dönüp “bundan sonraki kısmı global politikalar sorumlumuz Dikembe sunacak. Ancak öncesinde ufak bir bilgilendirme yapmak isterim size Omid Bey. Bundan sonraki kısım biraz sizinle alakalı. Lütfen sunumun sonuna kadar bekleyin, sonrasında alacağımız aksiyonları belirleyelim. Fikirleriniz bizim için çok önemli” dedi. “Fikirleriniz bizim için çok önemli” kısmında Omid’in sandalyesinde dikleştiğini fark etmişti. Bu hoşuna gitti. Birazdan konuşulacaklar için sorumlu kendisi olmayacaktı. Bombanın pimini çekmiş ve Dikembe’nin kucağına bırakmıştı.

Dikembe, keşke hiç Afrika’dan bu gavur ellere gelmeyeydim diye düşündü. Slaytı değiştirip konuşmaya başladı.

“Efendim, bildiğiniz üzere Türkiye’deki siyasi gündem fazlasıyla karışık. Hükümet bizden sürekli muhaliflerin IP’lerini istiyor. Biz de server çöktü, eleman masasında yok sonra sizi arayacağız falan deyip bekletiyoruz. Bazen sallayıp bir numara söylüyoruz, gidiyorlar. Fakat iş kontrol edebileceğimiz boyutu aşmak üzere. Özellikle 7 Haziran seçimleri sonrasında HDP’nin seçim ofislerinin basılması ve PKK’ya karşı başlatılan operasyonlar tekrardan Kürt-Türk ayrımını derinleştiriyor. Bu anlamda Twitter üzerinde de dijital bir savaş veriliyor.” Dikembe durdu ve önündeki bardaktan biraz su içti. Doğrudan Omid Kordestani’ye bakarak konuşmaya devam etti.

“Yine bildiğiniz üzere Türk tarafının en büyük kabuslarından biri Güneydoğu’da bir Kürt devleti kurulması. Söylemsel olarak Kürdistan çok uzun zamanlardan beri kullanılageliyor. Ancak 80 darbesi sonrasında Kürt kimliğinin yok sayılmaya başlamasıyla beraber bu kavram da unutuldu. Halbuki zamanında Atatürk bile…”

“Yeter ulan!” diye bağırdı Omid Kordestani. “Nedir ulan sabahtan beri yok söylemsel ayrışma, yok kara harekatı, yok anasının amı. Ne anlatıyonuz lan siz dürrükler!” Artık ayağa kalkmıştı. Doğrudan Dikembe’nin gözüne bakıyordu. “Tek bir cümlede ne anlatacaksan söyle” dedi. Dikembe adeta sandalyesine gömülmüştü. Yalvaran gözlerle Victor’a döndü. “Bu fikir Victor’dan çıktı, o söylesin” dedi.

Victor, gergin olduğunu belli etmemek için her zamanki gibi sandalyesinin kolçaklarına ellerini koymuştu. Sakince Omid Kordestani’ye döndü ve “Soyadınız Twitter’ın en büyük pazarlarından birinde varlığımızı tehdit ediyor. Değiştirmemiz lazım” dedi hızlı ve kendinden emin bir şekilde.

Omid şoke olmuştu. Nasıl yani der gibi Victor’a baktı uzunca. Victor ben ne yapayım istatistikler yalan söylemez der gibi bakışlarıyla cevap verdi ve Dikembe’den aldığı projeksiyon kontrol cihazında bir tuşa basarak yeni bir slayt getirdi.

“Durum budur Omid Bey.” dedi ve kullanıcılardan gelen hakaret tweet’lerini gösterdi. Bir tuşa daha bastı ve Omid Kordestani’nin CEO olmasından sonra Türkiye IP’li kullanıcılardaki düşüşü, sitede geçirilen ortalama zamandaki azalmayı gösteren grafikleri gösterdi. “Soyadınızın Kürdistanlı anlamına gelen Kordestani olması infial yarattı Omid Bey” dedi Victor. Bir yandan Omid’e bakıyordu tepkisini ölçmek için. Şaşırmıştı. Anlamıyordu. “Peki ne yapacağız?” dedi Omid şaşkınlığı devam ederken.

“Çok basit, soyadınızı değiştireceğiz. Bizce kaybettiğimiz kullanıcıları geri kazanabilecek sempatiklikte bir isim olmalı, değil mi arkadaşlar” dedi Victor ve etrafındakilerden destek bekledi. Masadakiler evet anlamında kafalarını sallıyorlardı.

“Yani ne olacak” dedi Omid.

“Omid ÖlürümTürkiyem düşündük efendim. Nefis oldu bizce.” dedi Victor. Masadakiler kafalarını sallayarak onayladı.

Gizlenen gerçek! Selfie çubuğu kullananlara yıldırım çarpıyor!

Instagram’ın Facebook tarafından satın alınmasından sonra #selfie çılgınlığı tüm dünyaya yayıldı. Peki hiç sorduk mu; kendi fotoğrafımızı çekmenin neresi bu kadar ilginç? Neden Instagram’da başlayan bu moda tüm sosyal mecralara yayıldı? Neden selfie çekmek için saçma sapan bir çubuk almaya başladı herkes? GERÇEKLER GELİYOR,  BUNDAN SONRASINI İYİ OKU!

53144cafe5dd8-selfie.l.mLG

Selfie çubuğu, bakır ve kurşun alaşımı bir malzemeden yapılır. Kurşun, bilenler bilir zararlı bir ağır metaldir. Periyodik cetvelin en tehlikelilerinden biridir. Eğer bu metalle vücut uzun süre temas ederse cilt kanserinden zehirlenmeye kadar pek çok ciddi sonuç doğurabilir. Durun, daha kötüsü var: BAKIR! Neden annelerimiz kahveyi bakır cezvede yapar? Çünkü bakır en iyi iletkenlerden biridir. Yemeği bakır bir tencerede pişirirseniz normalden 32 dakika daha kısa sürede piştiği kanıtlandı. Isıyı mükemmel iletir. Keza elektriği de. Peki şimdi düşünelim; elimizde selfie çekmek için tuttuğumuz çubuk mükemmel bir iletkenden yapılırsa, yıldırım çarptığında ne olur? ÖLÜRSÜN. Kaç gündür sıcaklar yüzünden ölen binlerden bahsediyorlar. YALAN! Hepsine selfie çubuğu nedeniyle yıldırım çarptı, halktan gizliyorlar. Zaten hava mis gibi, her gün yağmur yağmıyor mu? Gök gürlemiyor mu? Bunları iyi düşünün! Dikkat edin, bundan sonra da Kuş Gribi falan demeye başlayacaklar. İnsan bir kendine sorar, insan gribi sadece sümüğümü akıtırken kuş gribi nasıl beni öldürebilir? Defalarca mail yazdım info@who.com’a bu konuda, tek bir cevap bile gelmedi!

Uyuma, uyan artık. Selfie çubukları yüzünden seyyar paratoner gibi gibi dolaşıyoruz ey kardeşlerim! Yıldırım çarpmasa ağır metal yüzünden zehirleniyor, daha fazla kullanırsak kanser oluyoruz! Biz yine kendi fotoğrafımızı eşe dosta çektirelim, gerçek “sosyal”lik bu zaten. Layk’la sosyallik olmuyor! Gelin özümüze dönelim ve bu selfie çubuklarından kurtulalım.

#SelfiÇubuğuKullanmıyorum çünkü #BenParatonerDeğilim!

LÜTFEN BU YAZIYI SİLİNMEDEN PAYLAŞIN

Düşünce önleme birimleri karşılaştırması: Gelecekbilim Kongresi vs 1984

İletişim, dil, edebiyat pek de hakim olduğum konular değil lakin yazmak istediğim konular. Bu blog benimse neden yazmıyorum ameke diyerek cahil cesaretiyle girişeceğim müsaadenizle 🙂

Namlı distopyalardan George Orwell’ın 1984’ü ve Stanislav Lem’in Gelecekbilim Kongresi arasında dil ve düşünce konusunda ilginç bir zıtlık var.

Belki de distopya denilince ilk akla gelen roman 1984. Katı bir devlet denetimi ve yönetimi var. Kavramlar bu yönetim içerisinde karşıtlarına dönüşmüş durumda. Hakikat Bakanlığı’nın görevi yalan söylemek, Sevgi Bakanlığı’nın görevi cezalandırmak… 3. çeyrek için hedeflenen ilerleme kaydededilemedi mi? Geçmişi değiştir olsun bitsin. Üretilmesi hedeflenen buğday miktarını tüm yazılı mecralardan sil. Gerçekleşen hedefin alında yeni bir hedef belirle ve yeni “başarı”yı tüm ulusla paylaş.

1984’te düşünceyi kontrol altında tutabilmek için dil değiştiriliyor. Düşünce suçlarını önlemek için günlük hayatta kullanılan kelime sayısını düzenli olarak düşüren katı bir devlet yapısı var (“Dil düşüncenin evidir” lafını hakikat kabul ettiğimizde dili kısıtlamak, düşünceyi de kısıtlamaya varıyor basit mantıkla). Yaşlılar tam adapte olamasa da Yeni Konuş adı verilen kısıtlanmış dil, distopyanın içine doğmuş nesil tarafından kullanılmakta. Harikulade, mükemmel, enfes, müthiş, fevkalade ve benzer anlamdaki kelimeler artık yok. Onun yerine iyi ve çiftiyi var. Eğer iyiden daha iyiyse, çiftiyidir. Devlet, şanlı ulusunun enerjisini diğer başarısız devlet örneklerinde olduğu gibi sanat, iletişim gibi gereksiz “hobi”lere harcamasına izin vermeyecek kadar “iyi”dir. Bu kısıtlanmış dil nedeniyle “Big Brother”ın gözetimindeki halk sorgulama yetilerini yavaşça kaybediyor. Doğru soruları oluşturmak için kullanacağın kelimeler zihninde artık bir yer kaplamıyorsa, soruları da soramazsın, gayet basit bir mantık.

Gelecekbilim Kongresi ise her anlamda 1984’ten farklı. Zira ortada aslında tam bir “kötü” yok. Insan nüfusu 70 milyar civarı. Kaynaklar yetersiz. Insanlar da kaçınılmaz sona yaklaşırken, gördükleri daha “güzel” olsun diye kemitokrasi dedikleri, kimyasalla uyuşturuldukları bir sisteme geçiş yapıyorlar. Her yere düzenli olarak kimyasal veriliyor ve insanlar gördükleri tripte “mutlu mesut” bir halde insanlığın kaçınılmaz sonuna doğru ilerliyor.

Stanislav Lem’in Gelecekbilim Kongresi’nde dilin kullanımı 1984’ün tersine kısıtlamacı değil, genişletmeci bir yapıda. İnsanların düşünüp icat edebilecekleri şeylerin kelime hazneleriyle bağlantılı olduğu kabulü var Gelecekbilim Kongresi’nde. Dolayısıyla romanda sık sık, farklı kelimelerin birleşimiyle oluşturulmuş aslında anlamı olmayan yeni kavramlar yaratılıyor. Farz-ı misal; terlikpeyniri, blogsilah, zamanatak, sigaragüğümü… Söylendiği andan itibaren bu kavramların var olduğu ve gelecekteki amaçlarımızdan birinin bunu icat etmek olduğu kabul ediliyor. Yani, sonsuz olasılıklar aleminden tamamen raslantısal seçilmiş kelimeler üzerinden bir görev listesi oluşuyor. Bu da kimyasal maddeler ile yönetilen insanlığın prensipte “düşünce” üzerindeki en etkili engeline dönüşüyor.

Bana göre 1984 ve Gelecekbilim Kongresi’nde dildeki yapısal tahribatın “düşünce önleme birimi” işlevi görmesiyle, sosyal medyanın iletişimde yarattığı yapısal değişiklik arasında bazı eşleşmeler var. Misal, 140 karakter sınırı bulunan Twitter’ın yarattığı jargon, 1984’ün Yeni Konuş’u ile bayağı benzer. ABV, AEO, ARV, AQ, AMK gibi kalıpların karakter kısıtlaması nedeniyle bir zorunluluğa dönüşmesinin yanında, söylenmek istenen şeyin anlaşılır halde görünmesi için daha az kelime kullanma refleksi oluşması, yahut basite indirgemenin Twitter için olmazsa olmaza dönüşmesi en temel benzerlikler. Gelecekbilim Kongresi’nde ise rastgele seçilmiş iki kelimenin birleşimiyle yaratılan yeni kelimenin, icat edilecek bir şey olarak listelenmesi, yani anlamsızlığın somutlaşması, sosyal medya içerisindeki bilgi akışının kavramları anlamsızlaştırması ile bağlantısı var bence. Tüm gün, pc başında ya da cyborg uzvumuz akıllı telefonlar aracılığıyla binlerce farklı konuda bilgi bombardımanına maruz kalıyoruz -özellikle Gezi’den beri memleketteki tüm gelişmeleri anlık takip eden insanları düşünün-. Bu bilgi bombardımanı içerisinde, insani duyarlılıkları kaybedip, istatistik ve veri haritacılığını geliştiriyoruz (Şahsi kanaatim tabii bu, ne diyon lan sen dürrük diyene boynum kıldan ince). Yani aslında her gün milyarlarca insanın paylaştığı milyarlarca içerik nedeniyle, “önemli” ile “önemsiz”/ “daha az önemli” arasındaki farkı kaybediyoruz. Aynı gün milyonlarca paylaşım yapılan hassas konuların -#ÖzgecanAslan misal- bir gün sonra nasıl hatırlanmadığını, önemsizleştiğini hatırlayın. Sosyal medyanın yapısı, o muazzam bilgi akışı bundan başka bir şey yaratmaz. Her şey anlamsızlaşır. Devlet şiddetiyle öldürülen insanlar birer hashtag’e dönüşür. Tarafını belli etmenin “mücadele”ye dönüşmesi, öyle algılanması, belki de bu çağın vebası. Aslında uzun uzadıya düşünülmesi gereken bir konu bu.

Velhasıl, bilim kurgu eserleri var olan üzerinden yola çıkan bir gelecek projeksiyonu neticede. Rengi, dokusu, kumaşı farklı olabilir ama derdi aynı. Sosyal medyayı da biraz bu kötücül kurgulara dayanarak yorumlamakta fayda var.

Toplumsal hafızayı sokaklara kazımak

Fernando Traverso namlı bir sokak sanatçısı var Arjantin’de. Buenos Aires’in pek çok duvarına terk edilmiş bisikletleri nakşediyor. Zira Arjantin’in diktatörlük döneminde bir kişinin kaybolduğu -diğer bir anlamda öldürüldüğü- terk edilmiş bisikletinden anlaşılırmış. Fernando Traverso da, içinde 29 arkadaşının da olduğu kaybolmuş/öldürülmüş 350 direnişçiyi anmak ve mücadelesini gelecek nesillere anlatmak için Buenos Aires duvarlarına 350 bisiklet nakşetmiş.

Sanatı bilinç oluşturma amacıyla kullanmaya güzel örnek.

trescientoscincuenta_025

trescientoscincuenta_001 trescientoscincuenta_004 trescientoscincuenta_012

Yeni Instagram filtresi Mavi Muammer ve Türkiye üzerine oynanan oyunlar

San Fransisco’da soğuk bir gündü. Gökyüzü sarı bir filtreyle örtülü gibiydi. Kevin, “bugün Instagram’a az foto yüklenir herhal” diye düşündü. Elindeki, dikine kesilmiş ve tuzlanmış salatalıktan bir ısırık alıp yürümeye devam etti. Akşam olunca admin paneline girip o gün Instagram’a kaç foto yüklendiğine bakabilirdi. Instagram şirketinin aslanlar gibi bir ortağı olduğunu hatırlayınca sevindi, salatalıktan bir ısırık daha aldı. Adımlarını hızlandırdı. Sevinçle yürüyordu. Şirkete varınca, ortağı Mike’a müthiş fikrini açıklayacaktı. Instagram Ar-Ge ekibi yeni bir mavi filtre bulmuştu. Gökyüzünü nefis gösteriyordu. Bu yeni filtreye güzel bir isim bulmuştu. MAVİ MUAMMER. Instagramı en falza kullanan ülkelerden biri kimdi? Türkiye. Peki bu memleketteki insanların aklını alacak, şirketimiz için büyük sempati uyandıracak Türkçe bir isim kullansaydık, markamız için en hayırlısı olmaz mıydı? Hem isim bulması için ajansa para vermekten de kurtulurdu. Bir taşta iki kuş. Türkiye’yi tanıyordu, Niğde’de 3 ay kalmıştı. Yabancı bir filmde Türkiye, Istanbul, Türkler gibi bir şey geçince nasıl gururlandıklarını görmüştü. Sırf Türk mafyasını anlatıyor dedikleri için Jean Christophe Grange’nin Kurtlar İmparatorluğu romanından 3 tane alan okuma yazma bilmez kahveci İmdat Dayı’yı hatırladı. Mavi Muammer filtresi konusunda müthiş bir iş yaptığını düşündü tekrardan, gülümsedi. Şirkete varmıştı.

Kendisi hariç sadece Mike’ın kullanabildiği asansörün önünde bekliyordu. Asansör kapısının üstüne “Only Boss” yazdırmıştı 2 hafta evvel. Koskoca Instagram’ın sahibiyiz, o kadarcık lüksümüz de olsun bir zahmet diye düşündü. Mike’la beraber Instagram’ı kurduklarından beri Kevin’in sırtı yere gelmiyordu. Normalde sayısalcıların yüzüne bile bakmayacak milyon manita yapmıştı o tipiyle. Üniversitede öğrenciyken muhabbet ettiği bir kadının bir anda koşarak kaçtığı geldi aklına. Gözleri yaşardı. Sayısalcılık, yokluğun başkentiydi. Kendisine tahsis edilen bir asansörde olmanın verdiği kıvançla “en iyi üniversitenin amk” dedi. Patronlara ait olan 6. kata varmıştı. Asansörden çıkarken hemen karşı masanın üstündeki ketıl’ın açık olduğunu gördü. “Yav şu amnakodumun makinesini açık bırakma be Mike. Deveye bu kadar söylesem elektrik profesörü olurdu şerefsizim” dedi ve ketıl’ı sertçe kapattı. İçeriden “Gel hele gel, bahele ne yaptım?” diyen Mike’ın sesindeki heyecanı adeta görebiliyordu. Montunu ve kaşkolunu portmantoya asıp içeri gitti. Mike’ı elleri arkasında, ayakta buldu. Yüzünde pis bir gülümseme vardı. Yine şirket harcaması olarak gösterip vergiden düşebileceği bir şey almıştı belli ki. Hep elleri arkada, mal gibi gülümseyerek “bahele ne yaptım?” derdi böyle olunca. Mike, 32 dişi de görünecek şekilde gülümsemesini genişleterek ellerindekleri gösterdi. 2 tane iphone 6 almıştı.

– Bedava olum, dedi Mike, keriz malı bu, vergiden düşürdüm.

Kevin, sevinmiş gibi yaptı. Ruhu fukaraydı Mike’ın. Milyar dolarlık şirket sahibiydiler, lazım gelse ada bile satın alabilirlerdi. Fakat Mike’ın kalitesi bir milim dahi artmamıştı. Kör tadıma soksan viskiyle oralet arasındaki farkı anlamazdı sığır.

– İyi yapmışsın abi. Devlet esnafı sikmeye kalkarsa esnafın da eli armut toplamıyor, dedi Kevin. Bir an önce Mavi Muammer’den, yeni filtreden bahsetmek için yanıp tutuşuyordu.

– Gel şimdi de benim sürprizi anlatayım, dedi.

Mike, tümü cam olan ofisteki uzun toplantı masasına otururken iphone 6’yı ceketinin iç cebine koydu. Gülümsemesi hala suratındaydı. “Anlat bakalım, hangimizin sürprizi daha iyiymiş görek?” dedi Kevin’a. Mike, tam bir andavallıydı. Kevin, hala Instagram fikrinin Mike davarının aklına nasıl geldiğini, mobil dünyadaki bu büyük boşluğu dışarı çıkarken pantolon giymeyi unutabilen bu sığırın nasıl gördüğünü merak ediyordu. Gerçi kabul etmek lazımdı ki, fikir o kadar da inanılmaz değildi. “Facebook’un sadece fotoğraflısı” demişti Mike. Neticede oydu hakikaten de. Fakat nasıl bu kadar tutmuştu. 100 küsür milyon kullanıcıları vardı. Instagram şuna benziyordu; Meydan Larousse’un sadece A-B-C harflerinin olduğu ciltleri alıp ismini değiştir ve sat. Insanlar nedense yeni bir şey bulduklarını kabul etmişlerdi. Kevin ve Mike’ın canına minnetti. Sanki taş atmışlardı da kolları yorulmuştu. Kevin, Mike’ın tam karşısındaki sandalyeyi çekip oturdu.

– Bizim Ar-Ge ekibi gökyüzünü müthiş gösteren bir filtre bulmuşlar. Hava nasıl olursa olsun fotoğraf yaylada çekilmiş gibi görünüyor. Ben ona isim buldum.

– Nedir?, dedi Mike, meraklanmıştı.

– Mavi Muammer.

– O ne yav? Habeş maymunlarının reyisi mi? dedi ve pis bir kahkaha attı.

– Mike, sen niye böylesin be kardeşim. Instagram’dan İP’lere bakmıştık geçen ay. Hatırladın mı? En büyük müşterilerimizden biri Türkiye. Mavi Muammer de Türklerin iyi bildiği bir Türk filmin adı. Biliyorsun ben Türkiye’de kaldım 3 ay. İnsanını tanırım. Bir gavur filmi Türkiye’de geçsin, bir filmde Istanbul desinler, Türk mafyası desinler, acayip hoşlarına gider. Biz de o damardan gireceğiz olaya. Instagram yeni bir filtre çıkarmış, adı da Mavi Muammer’miş diye dilden dile yayılacak. Kullanıcı sayımız artacak. Bloglarda yazacaklar, PR’ımız olur. Ajansa da isim bulması için para vermeyeceğiz. Nasıl fikir? dedi Kevin. Sesi dingindi. Mike’ın suratına baktığında bir endişe ifadesi yakaladı.

– Kevin, biz dev bir şirketiz. Bazı şeyleri iyi düşünmek lazım. Şimdi ben siyasete sık sık bakıyorum. Altın fiyatları ne durumda, siyasi kriz olursa parayı neye yatırmak lazım falan. Gördüğüm bir şey var. Türkler çok güçlendi. 3. havaalanı projesini duydun mu? Aklın durur yeminle. Yeni filtreye Mavi Muammer adını vererek dünya kamuoyunda da kabul gördükleri imajını yaratırsak, Başkan Obama bizi falakaya yatırır. Bir Allahın kulu su vermez şerefsizim.

Mike haklıydı. Kevin bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama sustu. Camın ardında uzanan şehre baktı. Günün bu saatleri için fazla sakindi. Dışarıyı izlerken yavaş yavaş yüzüne bir gülümseme yayıldı.

– Instagram filtreli pimapen cam işine mi girsek?

Brezilya “Gezi”sinden iyi haber: Trash

Brezilya “Gezi”sinden iyi haber: Trash

Kalte filmcilik gururla sunar!

Malumunuz, küresel isyan dalgası Türkiye’den sonra Brezilya’ya sıçramıştı. Biber gazı kapsülüne vole çakan sambacıları, silahını ve üniformasını ateşe atıp göstericilerin tarafına geçen polisi hatırlarsınız. Videoları çok dönmüştü sosyal medyada. Türkiye’deki ayaklanmayla arasında pek çok ortak nokta vardı. Trash, Brezilya’nın kendi ayaklanmasından çıkardığı dersin bir meyvesi. Favelalarda, çöplüklerde yaşayan insanların kaskatı gerçekliğini, günümüzde geçen bir masal kadar fantastik bir kurguyla harmanlıyor.

trash movie

Trash, Brezilya’da çöp toplayan 3 çocuğun bir cüzdan bulmasıyla başlıyor. Bu cüzdandan yola çıkarak gerçekçi bir Brezilya haritası çıkarıyor film ve neticesinde Brezilya “Gezi”sinin kendisine dert ettiği şeyleri gerçekçi ve gayet eğlenceli bir üslupla seyircisine -burada “halk” demek daha doğru sanırım zira filmin net bir siyasi amacı da var- ulaştırıyor.

Brezilya’nın sokak deneyiminden böyle bir film çıkmış olması önemli. TR için de sanatçıların böyle net işlere girişmesi gerektiğini düşünüyorum. Zira muhalif olmayı Twitter’da analiz kasmaya indirgemek hem işlevsiz hem de denetim mekanizmalarının yetersizliği  nedeniyle dezenformasyondan başka bir işe pek yaramıyor. Netice aslında ortada. Üretmeyen…

View original post 111 kelime daha