Madde 6: Kayda Değer Olmayan Kişi

Derler ki, insan 2 kez ölür. İlki, beden öldüğünde gerçekleşir. Hayatın kaidesi bu. Yaşayan, elbet ölür. İkincisiyse, onu hatırlayan son insan öldüğünde gerçekleşir. Artık onu anlatacak kimse kalmayınca, imgesi de silinir gider insanlığın ortak hafıza denizinden.

Fakat bazılarını hatırlamak zorundayız. İnsan olmanın vazifelerinden biri bu. Bazen ayıbımızı anlatmamız lazım gelecek nesillere. Soykırımları, ırkçılığı, adaletsizliği, Dünya savaşlarını, ilk kez koleje giden zenci çocuğun arkasında beyaz çocuklar ona gülerken çekilmiş fotoğrafındaki tedirginliğini, 12 yaşında polisin 13 kurşunuyla öldürülen Uğur Kaymaz’ı, 1 yıl komada kalıp 16 kilo toprağa giren Berkin Elvan’ı anlatmamız lazım. Hatırlamamız lazım. Hatırlayalım ki, gelecek nesiller bizim taşıdığımız ayıbı taşımaya devam etsin. Utanç, ahlaklı insanın son kalesidir.

mokum-thumbnail-0f421e3c-4d9d-41fe-9e19-97c8ca78f432-520x300

Vikipedia’da Ceylan Önkol makalesi silinmiş. Gerekçe “Madde 6: Kayda değer olmayan kişi”. Vikiçizer namlı yazar, 12 yaşında hayvan otlatırken, karakoldan atılan havan topuyla paramparça olan bir çocuğu, çocuğun parçalanmış cesedinin yanında anasının, abisinin 3-4 saat ifadesinin alınmasını, sonrasında parçalarının anasının eteğine sarılarak eve götürülmesini, Lice Cumhuriyet Savcılığı’nın davada takipsizlik kararı vermesini kayda değer bulmamış. Varsın o kayda değer bulmasın, biz anlatırız.

Albert Camus, “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın” demiş zamanında. Ben bir güncelleme yapayım; “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülke insanlarının devlet eliyle öldürülen insanları hatırlamak için ne kadar çaba sarf ettiklerine bakın”

Reklamlar

Kurtarılmış Bölgeler vs Echo Chamber

Türkiye ekonomisini tanımlamak için Yalçın Küçük’ün kullandığı bir kısaltma var; TIT. Kolayca anlaşılacağı üzere, Türkiye ekonomisini ayakta tuttuğu söylenegelen turizm, inşaat ve tekstil sektörlerini temsil ediyor. Yalçın Küçük, son röportajında turizm ve tekstilin hatalı yönetimler neticesinde artık ölüm döşeğinde olduğunu, AKP ile inşaat sektörünün bu denli önplana çıkmasının bu zorunluluktan kaynaklandığını söylüyor.

Takip edebildiğim kadarıyla, AKP döneminde inşaat sektörünün geçirdiği söylemsel evrim aslında epey ilginç. Başta, 1999 depreminin bir uzantısı olarak “depreme dayanıklılık”, “sağlamlık” kavramları çok kullanılıyordu. Sonra, özellikle trafiğin büyük sorun olduğu İstanbul gibi kentlerde lokasyonu önplana çıkaran “şehir merkezi”, “cazibe merkezi” tanımları sıkça kullanılır sloganlar oldu. Bir sonraki aşamada şehirlerdeki yeşil alanların azalması (ve muhtemelen Gezi Direnişi’ne uzanan sürecin yarattığı hassasiyet) neticesinde “doğayla iç içe”, “şehir merkezinin uzağında bir cennet” gibi kalıplar sıkça kullanıldı, halen daha kullanılıyor. Bu söylemsel evrimin son halkasıysa, “sosyal benzerlik”.

114739_ormanada-1-1

Afiş, Eczacıbaşı Grubu’nun Zekeriyaköy’deki Ormanada projesine ait.

Geçenlerde de şöyle bir şeye denk geldim.

15391242_10154800561063718_1936005523405947355_n

Afişten de anlaşılacağı üzere, sadece Boğaziçi Üniversitesi mezunlarının yer alacağı bir konut projesi.

Ben konuya dijital ve sosyal medyanın insanlar üzerinde yarattığı dönüşüm (muhtemelen deformasyon daha doğru bir tabir olur) üzerinden yaklaşmak niyetindeyim.

Sosyal medyanın yaygınlaşmasından sonra, yarattığı etkileri tanımlamak için kullanılan nefis iki kavram var; Echo Chamber ve Filter Bubble.

Echo Chamber (Türkçeye Yankı Odaları yahut Eko Odaları olarak çevriliyor genel olarak); sanal ortamlarda insanların kendi görüşüne yakın olan kişileri takip etmesi, diğer görüşlere ulaşamaması ve kendi görüşünü  diğer insanlara ulaştıramaması. Bir anlamda “ulan benim etrafımda kimse AKP’ye oy vermiyor, bunlar nasıl her seçimi kazanıyorlar”ı dedirten yalıtım hali. Dolayısıyla, internetin açık toplum ve demokrasinin taşıyıcısı olacağı öngörüsünü boşa çıkaran bir kavram desek hata etmiş olmayız herhalde. Bu konuyu açıklayan epey iyi bir örnek için; “Sosyal medya öfkeli ve bilgisiz partizanlar yaratıyor

Filter Bubble (Türkçeye Filtre Baloncukları olarak çevriliyor genel olarak); sosyal mecraların, haber portallarının, arama motorlarının vs geliştirdikleri algoritmalar yardımıyla kişiye özel içerik sunması nedeniyle kısıtlı bir sonuca ulaşabilme etkisini tanımlıyor. Misal, iki farklı kişi Google’a Mısır yazdığında birine Arap Baharı’yla ilgili içerikler gelirken, diğerine Mısır’ın turistik yerleri ve Mısır’la ilgili genel sonuçlar çıkabiliyor. Yani, internette filtreler içerisinde geziniyoruz ve belli sonuçlara ulaşamıyoruz. Daha kötüsü hangi sonuca neye göre ulaşıp/ulaşamadığımızı denetleyemememiz. Şurada bununla ilgili bir şeyler yazmıştım eskiden. “Who watches the watchmen?

İddiam şu; inşaat sektöründeki söylemsel evriminin son basamağının “sosyal benzerlik” olması, aslında dijitalde tanımladığımız echo chamber ve filter bubble kavramlarının fiziki dünyaya aksetmesi bana kalırsa. Dijitalde isteyerek (echo chamber) ya da istemeyerek (filter bubble) yarattığımız yalıtılmış alan, artık fiziki dünyada da kendini bir ihtiyaç olarak gösteriyor. Elbette ki sosyal medya öncesinde de fiziki dünyada yalıtılmış alanlar, hiyerarşi vardı ancak bu kadar geniş bir spektrumda bu talebe rastlamıyorduk. Velhasıl, nasıl ki, fiziki dünya dijital dünyayı dönüştürüyorsa (alakalı olarak Televizyona benzeyen sosyal medya demokrasiyi öldürüyor), tam tersi de gözümüzün önünde gerçekleşiyor.

Sosyal medya, echo chamber’lar ve filter bubble’lar etkisiyle epey tehlikeli bir şeye dönüştü bana kalırsa. Tehlikeden kastım şu; farklılıklarımıza çok fazla odaklandık. Bizi biz yapan şeyin farklılıklarımız, kimliklerimiz olduğu muhtemelen son 20 yılda o kadar fazla zihnimize kazındı ki, ortaklıklarımızı tamamen es geçer, birbirimizin açıklarını kollar hale geldik. Birbiriyle görüştüğünü bildiğim insanların, Twitter’da yahut diğer sosyal mecralarda söylediği bir şey nedeniyle diğeri tarafından hakarete uğraması o kadar sık karşılaştığım bir şey ki, artık şaşırmıyorum bile. Fakat bir yandan da, insanın, birebir görüştüğü birine söylediği bir şey yüzünden küfretmeye başlamasını, ilişkisini koparmasını aklım almıyor.

Asıl gelmek istediğim nokta şu; yapay zeka hepimizi ıskartaya çıkarmadan önce farklılıklarımızı bir kenara bırakıp, ortaklıklarımıza odaklanmaya başlamamız lazım. Muhtemelen 10 yıl içerisinde şoförler, bankacılar, fabrika işçileri, IT çalışanları, polis memurları, doktorlar, garsonlar, gazetecilerin önemli bir kısmı işsiz kalacak. Diğer meslekler de risk altında. Resim yapan, doğaçlama caz yapan robot var.

Insanlık olarak şu anda devrimsel bir sınırdayız. Farklılıkları bir kenara bırakıp ortaklıklarımızı ve kitlesel geleceğimizi konuşmaya başlamazsak kıyamet çok yakın. Yapay zeka; kamyon şoförünün de, yün çırpan teyzenin de, Borges okuyanın da, Miles Davis dinleyenin de, Boğaziçi mezununun da üstünden silindir gibi geçecek. Bu kaçınılmaz.

Yılansı İçeriklerle Organik Etkileşim Yaratıyoruz Başgannn

14441077_1237176032999134_3873736702491194663_n

Sosyal medya iletişimi konusunda, ajansından markasına futbolcusundan masörüne herkesin kafasını tutup sallaya sallaya söylemek istediğim şey şu: “her gün içerik paylaşmak zorunda değilsiniz babuş!”

Misal, görselde Signal’in Facebook’ta paylaştığı bir içeriği görüyoruz. Losyon, ayakkabı (kombinde ne işi var lan ayakkabının), deri cüzdan, akıllı telefon, araba anahtarının arasında BİR ARZU NESNESİ olarak Signal tüpü eklenmiş. Şimdi sokaktan birini çevirsek, “kardeş senin için kıymetli olan, değer verdiğin 1000 eşya say” desek bunlardan biri diş macunu olmayacak, bunu hepimiz biliyoruz. O zaman hem kendimizi hem de iletişim kurmaya çalıştığımız insanları gerizekalı yerine koymanın ne anlamı var?

Siz hiç kombisiyle selfie çeken birini gördünüz mü? Çekmez. Neden? Çünkü kombi. Evde görünmesin diye dolap falan yaptırıyoruz. Şimdi bir kombi markası çıkıp bütün iletişimini “ürünümüz evinize şıklık katar, tasarımı nefis” falan diye yapsa ne olur, millet götüyle güler. Ev güzel görünsün diye değil, ısınsın diye kombi alıyoruz. Alırken de tasarımına değil, verimliliğine bakıyoruz. Ürün bu. Daha fazlası değil. Diş macunu da üç aşağı beş yukarı bu. Yok değilse 20 yıldır neden 12 farklı koruma sağlar, 15 farklı koruma sağlar diye milletin kafasını siktiniz?

İlk yorum şöyle: “Karizmatik olmaya çalışıp olamayan reklam. Ürün kendini zaten satıyor. Böyle felaket reklamlarla insanlar üzerinde ancak antipati oluşturursunuz.” Diğer yorumlar da benzer şekilde içeriği eleştiriyor. Yani ajansınızın “size özel görsel çalışmaları yapacağız” dediği, pek de matah bir şey değil. Daha da kötüsü hem ajansta hem markada “la olm biz diş macunuyuz ne alaka” diyecek bir allahın kulu yok. Diğer taraftan #1gülüşünebakar sosyal medyada altı deli gibi doldurulabilecek bir kampanya çatısı. Nereye yürüsen olur. İlla ki ürünü bir yerlerden insanların gözüne sokmak zorunda değilsin. Ürünü tamamen yanlış konumlandırarak yapmak zorunda hiç değilsin.

İçeriğin istatistiklerini de görüyoruz yukarıdaki görselden. 5k beğeni, 25 paylaşım, 80 yorum. Yani parayı post ad’e yatırınca sikini daşşağını koysan oraya yine etkileşim alıyor. Demek ki bu geçerli bir kriter değil. Ölçülebilir olmak, rasyonel olmak anlamına gelmiyor.

Son olarak, her gün içerik paylaşmak zorunda değilsiniz. Ayda 30 yerine 5 tane içerik paylaşın ama düzgün içerik paylaşın. Diğer türlü görseldeki gudubetler çıkıyor ortaya.

 

AKP’ye Sosyal Medyada Sansür mü Uygulanıyor?

Son zamanlarda AKP’ye sosyal mecralardan sansür uygulandığına dair havuz medyasında ciddi bir propaganda yapılıyor, denk gelmişsinizdir. Bu sansür iddiası iki başlıkta ilerliyor; Facebook’ta Yeni Şafak Gazetesi’nin 10 milyon takipçili sayfasının kapatılması ve Twitter’da #WeLoveErdogan hashtag’inin TT’den kaldırılması. Ayrı ayrı inceleyelim.

yeni-safak-iddia4

İddiaya göre Facebook, Yeni Şafak Gazetesi’nin 10 milyon takipçili Facebook sayfasını sansür amacıyla kapattı. Hakikaten de bir süre sayfa kapalı kaldı. Şu anda ise yayında ve 7,5 milyon takipçi ile Facebook macerasına devam ediyor. Na burada. Süreç nasıl gelişmiş, acaba neden kapatmışlar sorularına cevap verebilmek için dünyada en çok kullanılan ve en çok kabul gören sosyal medya ölçümleme servisi SocialBakers verilerine bakalım.

2016-04-06_1354

Kasım ayının başında sayfanın fan sayısı yaklaşık 5 milyonmuş. Nasıl olduysa ondan sonra bir artış başlıyor ve Kasım ortası-Aralık başı arasındaki 15 günde sayfaya +4 milyon takipçi geliyor. Facebook reklamlarıyla bu kadar kısa sürede bu kadar fan kazanmak mümkün değil. Ki maliyeti de inanılmaz boyutlarda olur. Yani bu seçenek mantıklı değil. Peki nasıl oldu bu artış? Facebook sayfalarının yönetim panelinde “mükerrer sayfaları birleştir” diye bir seçenek var. Buradan sayfa birleştirmesi yapılabiliyor. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok fan ancak sayfa birleştirme yoluyla yapılabilir. Hangi durumlarda sayfa birleştirmesi yapılabildiği Facebook yardım bölümünde ayrıntılı olarak anlatılmış. Meraklısı buradan inceleyebilir.

Eğer uzun zamandır sosyal medyacıysanız bilirsiniz, 2011-2013 yılları arasında (Facebook reklamları o  kadar yaygın değildi ve denetim pek yapılmıyordu) bu sayfa birleştirme yöntemiyle neredeyse her marka sayfasını büyüttü. Ha markanın haberi yoktur, eyvallah ama ajanslar bu yöntemi “yayılım” adı altında düzenli olarak kullandı. Misal o zaman 250 TL’ye aynı gün 50 bin takipçi alabiliyordunuz sayfanıza. Bu  işin piri olan dalyaraklardan birkaçı şu anda ajans sahibi ve bazı bazı “sektörün etik değerleri” falan diye tweet atıyorlar :)) Hatta, bilen bilir, 2013-2014’te pek çok markanın Facebook sayfasından ciddi fan düşüşü oldu. Sebebi de artık Facebook’un yazılımları sayesinde bu fake fan işini geriye doğru tarayabilmesiydi.

Yeni Şafak mevzuna dönecek olursak, diyelim ki hakikaten de Facebook Yeni Şafak’ın sayfasını sansür yüzünden kapattı. Peki neden tekrar açtı? Neden 2,5 milyon fan eksildi? Yeni Şafak neden şimdi sansür falan demiyor? Madem AKP’ye saldırı var, neden diğer havuz medyası üyelerine bir şey olmadı? Velhasıl konu sansür değil, usulsüz fan kazanma.

Twitter’da #WeLoveErdoğan hashtag’inin TT’den kaldırılması konusuna gelelim. Twitter’ın TT algoritması, suistimal edilmemesi için tam olarak tüm ayrıntılarıyla açıklanmasa da genel itibariyle bazı olmazsa olmaz kaidelere dayanıyor. Güncellik bunlardan biri. Yani a hashtag’iyle 1 ayda 10 bin tweet atılmasındansa, b hashtag’iyle 2 saatte 300 tweet atılması daha önemli. Geniş katılım bir diğer kriter. Yani a hashtag’ine 100 kişinin 10 bin tweet atmasındansa, b hashtag’iyle 500 kişinin 1000 tweet atması daha önemli. Kullanılan hashtag’in yeniliği de önemli bir kriter. Zira daha önce TT olmuş bir hashtag, eğer çok fazla sayıda yeni kullanıcı tarafından birim zamanda çok fazla tweet’lenmiyorsa tekrardan TT olması çok zor (hatta #OccupyWallStreet hahstag’inin TT’den düşmesine/düşürülmesine verilen resmi cevap bu şekilde). Meraklısı için şurada Buffer’ın blogundan güzel bir makale var.

#WeLoveErdoğan’ın TT’den düşürülmesi meselesine gelirsek, yukarıda açıklanan kaidelere uymayan bazı durumlar var. Misal, #WeLoveErdogan hashtag’i yeni değil. 2013’ten itibaren kullanılıyormuş. Dolayısıyla daha önce TT olduysa, tekrardan uzunca bir süre TT’de kalması pek mümkün değil. Bir yazılım yardımıyla incelemek lazım ama benim gördüğüm kadarıyla hashtag’deki hacmin önemli bir kısmı aynı hesapların düzenli olarak aynı hashtag’le içerik paylaşması şeklinde gerçekleşmiş. Tabii en büyük sorun çok fazla bot hesap kullanılması.

cevtcuzweaamhakrsm56faf531d81e1

Tüm bunların birleşiminde de hashtag kaldırılmış yahut TT’den düşmüş.

Velhasıl, insan önce bir çuvaldızı kendine batırmalı. Her türlü ali cengiz oyununa başvurup, her türlü suistimali deneyip, neticesinde “ama beni sansürlüyorlar” dersen olmaz.

 

İçerik Hırsızlığı ile Para Kazanmak Yahut Gezi Direnişi Neden Başarılı Olmadı?

Başlık biraz garip, farkındayım ama bağlayacağım, merak etmeyin.

Son zamanlarda en fazla duyduğumuz konulardan biri içerik hırsızlığı. En son Ekşi Sözlük’te çıkan isyan ve yazarların yaklaşık 250 bin entry’sini silinmesi de bu kategoride değerlendirilebilir. Onedio mevzusuna hiç değinmiyorum, o zaten çoktandır pek çok yerde konuşuluyor, milyon tane örneği var. Meraklısı Google’lasın. Memleketin içerikten ekmek yiyen en büyük iki devi böyle bir model oluşturunca “başarılı” olmak isteyen diğerlerinin de yönelimi pek farklı olamıyor, malum.

Dün şans eseri öğrendim ki benim yazdığım bir yazı da bana sorulmadan bir sitede yayınlanmış. Yazı şu: Sinema İzleyicimiz Neden Bu Kadar Davar?  Benden izin almadan yayınlayan siteyse biliyomuydun.com. O da burada. Yazıyı dümdüz kopyala yapıştırla siteye ekleyip en alta da benim blogun linkini koymuşlar (Bu denyoluğu da Onedio çıkardı. İçeriği dümdüz al, koy sitene, alta link ver, intihal ahlaksızlık falan kalmıyor, nefis çözüm). Birkaç içeriğe baktım, başka sitelerden içerik alıp alta hangi siteden aldılarsa linkini koyup paylaşıyorlar. Alexa’dan biliyomuydun.com’un durumuna baktım, TR’de ilk 500 içinde. Ve Google reklamlarından para kazanıyorlar. Bu dümdüz hırsızlık, hiç esnetmeye gerek yok. Benim bir şeyler yazıp para kazanmak gibi bir derdim yok. İzin isteselerdi de muhtemelen verirdim. Lakin içerik hırsızlığı TR internetinin nasıl bir kimliğine dönüşmüşse, ona bile gerek duymuyorlar. Alta bir link verince ortada “etik” hiçbir sıkıntı kalmıyor bu arkadaşlara göre.

Diğer taraftan benim bir şeyler yazıp para kazanma derdim yok dedim ama aynı yöntemi bir şeyler yazarak, içerik üreterek para kazanma derdinde olanlara da yapıyorsun. Site açtım, editör tuttum, özgün içerik üretip native ad vs ile para kazanacağım. İş modelim bu diyelim. Ben editöre para verip içerik ürettiriyorum, sen içeriği aynen alıp sitene koyuyorsun ve alta bir link ekliyorsun. Trafiğin %90’ı sana %10’u bana gelirse bu işler nasıl olacak? Ki Onedio konusundaki en büyük sıkıntı bu. Yayılım için devasa bir network’leri var. İçeriği sitesine koyunca, özgün içeriği üreten sitenin 10 katı trafik alıyorlar. O zaman özgün içerik üreten batıyor. İnternet birbirinin içeriğini çalan dev network’ler savaşına dönüşüyor. Böyle olmaz.

2016-03-25_0006

Sonrasında bu biliyomuydun.com kiminmiş diye bir bakayım dedim ve karşıma tanıdık bir isim çıktı. Gezi zamanı Twitter’ın parlayan faşistlerinden Yorgo Angelopoulos‘u hatırlarsınız. Bir yandan özgürlük eşitlik derken diğer taraftan Kürtlere, Ermenilere nefret kusan bir ırkçıydı. Gezi’ye katılanlar arasında da hitap ettiği geniş bir kitle varmış ki şu anda takipçi sayısı 250k civarında. Şahsen bu dallamanın Gezi direnişine verdiği zararın tüm AKP hesaplarından fazla olduğunu düşünüyorum. Neyse asıl meseleye gelirsek, muhtemelen süreç şöyle işledi. Biri “abi senin deli gibi takipçin oldu, neden bir içerik sitesi kurmuyorsun, gider valla” dedi, bunun da aklına yattı. Faşistliğiyle edindiği takipçileri paraya dönüştürmek belli ki çok da zor olmamış. Zaten eşitlik, özgürlük, ahlak gibi ambalaj olarak gördüğü kavramları içselleştirmenin yanından yamacından geçmeyen biri olduğundan, insanların içeriğini çalarak para kazanmakta bir beis görmemiş. Ve neticesinde TR’de ilk 500’e giren biliyomuydun.com yayın hayatına mutlu mesut devam ediyor. Özgün içerik üreterek hayatta kalmaya çalışan sitelerse batıyor.

Gezi Direnişi’nin başarısız olmasının en büyük sebebi o devasa kolektif enerjiyi bu Yorgo gibi dallamaların absorbe etmesiydi. Sokakta gördüğü çöpçüye selam vermeye dahi tenezzül etmeyen dallamaların Soma faciası sonrası işçinin en büyük dostu kesilmesiydi. Velhasıl bu kof muhaliflik hiçbir işe yaramadı, ortaya çıkan büyük enerjiyi de aldı götürdü. O zamanların “büyük muhalifler”i de şimdi içerik hırsızlığı yaparak popülerliklerini paraya dönüştürme derdinde. Gezi neden sıçtı diyorsan, meseleye bir de bu açıdan bakmak lazım.

 

 

Modern kerizlik: Facebook like ads

(Haber Kaynağı/Newsfeed’in nasıl çalıştığını bilmiyorsanız önce şunu okumakta fayda var: Who Watches The Watchmen)

Malumunuz, Facebook geçtiğimiz Mart ayı itibariyle erişim sayısını (sayfanın içeriğini gören tekil kişi sayısı) sayfalar için fazlasıyla sınırlandırdı. Sayfanın fan sayısına, içeriğin kalitesine, “sadık” fan sayınıza ve paylaşılan içeriğin türüne (video, status, fotoğraf vs) bağlı olarak erişim oranı değişse de  genel olarak 100 fanınız varsa ortalama 6 kişi paylaştığınız içeriği haber kaynağında görebiliyor.

Screen-Shot-2014-04-14-at-1.43.59-PM

Misal, Beyonce’un Facebook sayfasındaki erişim oranı %2,5 civarındaymış. Erişim oranı ve fan sayısı arasında ters orantı var. Yani fan sayısı az olan sayfaların erişim oranı daha fazla, fan sayısı fazla olan sayfaların erişim oranı daha az. Kabaca sistem şöyle işliyor. Yeni bir sayfa açıyorsunuz. Başlangıçta Facebook erişim oranınızı yüksek tutuyor. Yani paylaştığınız içerikleri fanlarınızın önemli bir kısmı görüyor. Onlar içeriğinizle etkileşime geçerek arkadaşlarının haber kaynağında görünmesini sağlıyor, yeni fanlar kazanıyorsunuz. Yani 18 milyonluk Facebook sayfalar ekosisteminin bir üyesi oluyorsunuz. Ama belli fan sınırlarında kademeli olarak erişim oranlarınız düşmeye başlıyor. Yani artık paylaştığınız içerikleri fanlarınızın görmesi için Facebook’a para ödemeniz lazım.

Sosyal medyayı markalar açısından diğer iletişim kanallarından ayıran şey müşterilerinizle düzenli organik ilişki kurabilmek. Dolayısıyla, asıl önemli olan sayfanızın milyonlarca fana sahip olması değil, belli bir strateji dahilinde ürettiğiniz içerikleri olabildiğince çok sayıda fan/potansiyel fana ulaştırmak ve onların amacınıza uygun şekilde bir şeyler yapmasını tetikleyebilmek. “Yav bizim sayfayı da x kişi beğenmiş”le övünecek kadar denyoysanız, ayrı tabii.

Güncel durumda Facebook sayfanızın fan sayısının artması efektif olarak hiçbir şeye yaramıyor. Dahası, fan sayısı arttıkça erişim oranı azalıyor. Diğer taraftan genel itibariyle Facebook’ta like reklamlarının tıklanma maliyeti, içerik reklamlarından daha fazla. Ek olarak, eğer içeriğiniz iyiyse ve reklamınızı doğru hedef kitleye gösterebiliyorsanız, like reklamı çıkmadan da gayet ciddi fan kazanabiliyorsunuz. Velhasılı; içeriğinizi daha fazla kişiye göstermek, sitenize trafik sağlamak, satış yapmak, videonuzu izletmek, data toplamak, uygulamanızı indirtmek gibi mis gibi reklam modelleri varken like’a para yatırmayın, keriz olmayın.

Tüm uyuşturucular serbest olmalı mı?

18. yy’da ABD’de kenevir üretimi yapmayan çiftçilerin hapse atıldığını biliyor muydunuz? Şimdiyse tam tersi. Peki bu değişim nasıl gerçekleşti? Sosyal medyada çok yayılan bir yazı var: Kenevir Beraat Etmeli mi? Oradan bir alıntı;

Bir dönümlük kenevir, 25 dönümlük orman kadar oksijen üretir. Bir dönüm kenevirden, dört dönüm ağaca eş kâğıt çıkar. Bir ağaç 20-50 yılda yetişir, kenevir dört ayda… Kenevir 8 kez kâğıda dönüştürülebilir, ağaç 3 kere… Dönüşümlü ziraatta uygun yaz bitkisidir, dünyanın her yerinde kolaylıkla yetişir. Çok az suya ihtiyaç duyar. Kendisini böceklerden korumak için tarım ilacına ihtiyacı yoktur, dayanıklıdır. Tüm petrokimya ürünleri yenilenebilir olarak kenevirden daha ucuza üretilebilir.” 

Madem kenevir bu kadar faydalı bir şey, nasıl oluyor da yasaklı oluyor? Yazıda da görebileceğiniz üzere; ABD’de W. R. Hearst, Rockefeller ve Dupont ana hissedarı Mellon kafa kafaya verip keneviri yasaklatıyor. Çünkü W. R. Hearst bir medya patronu ve kenevirden daha iyi bir kağıt hammaddesi yok. Rockefeller, petrol ağası ve kenevir petrol ürünlerine mükemmel bir alternatif. Mellon petrol bazlı plastik ürünlerin patent sahibi ancak kenevir bu alanda da çok temiz bir alternatif kaynak. Bu arkadaşlardan Mellon, Hoover döneminde lobicilik sayesinde hazine bakanı oluyor. Yeğenini de Federal Narkotik Büronun başına getiriyor. Sonrasında Hearst’ün sahip olduğu medya üzerinden kara propaganda ile kenevir şeytanlaştırılıp, yasaklanıyor.

Üstteki yazıda da görüleceği üzere kenevirin (aka mariuhana, esrar, ot, cigara) faydaları saymakla bitiyor. Misal şunu okumak bile yasallaşması için yeterli: Marijuana kills cancer cells, says US government

Askerdeyken bizim bölükte esrar kullanıp diğer askerleri kürekle döven 3-5 kişilik bir grup vardı. Karşıtları genel olarak bu kişilerin varlığını referans gösterilip, esrar kötüdür diyor. Ancak bu arkadaşlara gül suyu versen de aynı şeyi yapacaklar. Yani esrar kullandıkları için davar değiller, dümdüz davarlar.

Konu zaten kenevirin yasallaşması değil. Ona karşı çıkan benim nazarımda net beyinsizdir. Meraklısı #LegalizeIt kampanyasını araştırabilir. Ya da esrarın yasallaştığı bölgelerde (Amsterdam, Uruguay, Colorado misal) suç oranlarında, gündelik hayatta ve ekonomide ne gibi değişimler olmuş bir bakabilir.

Gelin çıtayı bir üst noktaya taşıyalım. Tüm uyuşturucular serbest olmalı mıdır?

Uyuşturucu market

SİLK ROAD

Bilenler bilir, deep net’te Silk Road adlı bir uyuşturucu marketi vardı. Eroinden metafetamine ne istersen alabiliyordun. Deep net’teki diğer örneklere göre insanların gayet güvendiği, en son piyasa değeri 1 milyar doları geçmiş bir “marka” idi. Kurucusu Ross William Ulbricht (aka Dread Pirate Roberts) 2013 yılında tutuklandı. Dava sonucunda yanılmıyorsam 30 yıl hapis cezası aldı. Temyize gittiler vs.

Silk Road’un ve Ross William Ulbricht’in hikayesini anlatan güzel bir belgesel var: Deep Web. Belgesel dava sürecinde FBI’ın yaptığı -tıpkı The Pirate Bay davasında olduğu gibi- usulsüzlükleri ortaya koyuyor. Ross William Ulbricht’ın savunma yapmasını imkansız hale getirecek türlü ali cengiz oyununa girilmiş elbette. Davanın başlamasına 2 hafta kala 3500 sayfalık ek iddianame, cinayete azmettirme suçlaması, normalde kefaletle serbest kalması gerekirken tutukluluk halinin devamı… Kısacası, Ross William Ulbricht bir günah keçisi olarak zaten “idam” edilmiş, dava sürecinde nedenleri yaratıyorlar.

Silk Road’daki bazı entelektüel tartışmalar da belgeselde yer alıyor. Bu tartışmalarda; birey-devlet çatışması, internet ve deep web’in devlet otoritesini geriletmedeki rolü, uyuşturucu serbestliği ve bunun getirileri ile ekonomik projeksiyonu, uyuşturucu kaynaklı şiddetin azalması gibi hayli ilgi çekici konular dönüyor.

Davayı kripto anarşist tayfa da yakından takip ediyor ve Ross William Ulbricht’e desteğini açıklıyor. Ve en temelde, aslında en fazla konuşulması gereken noktayı vurguluyor kripto anarşistler; FBI, Silk Road’ın server bilgilerini nasıl ele geçirdi? FBI buna cevap veremiyor. “Bir şekilde” server’ları bulup, tüm site içi yazışmaları ele geçiriyorlar. Burada şunu sormak elzem; devlet, “kötü” bir şeyi engellemek için görev sınırlarını belirleyen kanunları esnetebilir mi? Eğer cevabınız evetse, bu sınırsızlığın tekrarlanmayacağının garantisi nedir? Örnekle ilerleyelim. Varsayalım polisimiz bir ihtihar bombacısından şüpheleniyor ve belli bir bölgedeki tüm telefonları mahkeme kararı olmadan dinlemeye başlıyor. Diyelim ki intihar bombacısını da yakaladı bu sayede. Bu “sınırsızlık” memleketteki herkesin telefonlarının dinlenmesini meşrulaştırmaz mı? Bir emsal oluşturmaz mı? Velhasıl zaten kripto anarşist tayfanın da en fazla vurguladığı konu bu. Usulü geçip içeriğe dönersek, bir soru daha sormamız lazım; biri, evinde tamamen kendi kararıyla kafasını duvara vura vura kendini öldürmeye çalışırsa devlet buna karışabilir mi? Uyuşturucu meselesindeki kırmızı çizgi de bu bana kalırsa. Devlet, bireyin hayatına ne kadar karışabilir? (Bu arada tüm uyuşturucular serbest olsun demiyorum, yanlış anlaşılma olmasın. Hatta sanırım buna karşıyım da. Ancak esrar kullanıp biraz rahatlamak isteyen birinin belinde silahla gezen bir dalyarakla muhatap olmasının ya da polis tarafından yaka paça göz altına alınma ihtimalinin günümüz şartlarında epey saçma olduğunu düşünüyorum.)

Devlet baskıyı ne kadar artırırsa artırsın, internet üzerinden bir çözüm bulunur ve bu kaideye dönüşür. Devletin sınırları var, internetin yok. Misal Silk Road kapatıldıktan sonra yerine onlarca benzer site açılmış deep net’te. Onlar da kapatıldı. Şimdiyse bu sistem evrim geçirerek P2P üzerinden devam etmeye başladı.

Velhasılı, sene olmuş 2015. Dünyada keneviri yasallaştıran memleketlerde şiddet azalıyor, turizm ekonomisi oluşuyor, istihdam yaratılıyor, denetim ve standardizasyon oluyor (bonzaiden kimse komaya girmiyor), insanlar rahatlıyor…