Memleket Neden Gelişmiyor: IdeaSoft Örneği

Birkaç zamandır IdeaSoft altyapısı kullanan bir müşterime danışmanlık veriyorum. Sitede o kadar saçma sapan sorunlar yaşadık ki, buradan da yazmak istedim. Bir yandan da #YerliSosyalMedyaIsteriz denyoluğunun görünürleştiği, neredeyse tüm parçaları gavurdan alıp burada birleştiren “teknoloji devi”nin Gururla Yerli sloganını yere göğe nakşettiği bu garip MilliyseKoySepete zamanında, memleket sathında neden teknolojiyle alakalı düzgün bir proje çıkmayacağını IdeaSoft örneği üzerinden anlatmak isterim.

IdeaSoft malumunuz, eticaretle paracık kazanmak isteyen KOBİ’lere yerli bir alternatif sunan bir teknoloji şirketi. Google Türkiye’nin öncülüğünde Garanti, Yurtiçi Kargo vb markaların ortak bir projesi olarak başladı*. Küçükmüş gibi görünüyor ama o  kadar değil. Yanılmıyorsam 5000’e yakın müşterileri var. Sitelerinde yazdığı kadarıyla Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’da en hızlı büyüyen 500 teknoloji şirketi listesine 3 yıl girmeyi başarmışlar.

Nasıl çalışıyor bu IdeaSoft? Belli hizmetleri kapsayan paketleri var. 1500 TL’den başlıyor, 4750 TL’ye kadar gidiyor. Ucuz gibi görünse de bu ücreti her sene veriyorsunuz**. Bakım anlaşması gibi düşünmek mantıklı aslında bu ücreti ama öyle bir hizmet de alamıyorsunuz. Misal, danışmanlık verdiğim markanın site yaklaşık 6 saat kapalı kalmış. IdeaSoft’taki arkadaşa söylemişler “neden böyle oldu?” diye. Arkadaş, “baktım, şimdi açık” diye cevap vermiş. Yani alacağınız hizmet bu, fazlasını beklemeyin.

SEO için entegre bazı modülleri var. Ama hiçbir şekilde kodlara ulaşamıyorsunuz. Profesyonel bir SEO çalışması yaptıramıyorsunuz***.

Facebook piksel entegrasyonu yok. Dolayısıyla Facebook ve Instagram reklamlarının verimliliğini ölçemiyorsunuz. Sitelerinde entegrasyonun olduğu yazıyor ancak yok. Yaklaşık 2 ay boyunca uğraştık ancak yapamadılar****.

Siteye blog eklemek istediğinizde, ekleyemiyorsunuz*****.

Sitede var olan sosyal medya ikonlarına yanlış link atanmıştı. Linkleri düzeltmeleri 2 hafta sürdü.

Tasarım anlamında çok kısıtlayıcı. Hiçbir şeye izin vermiyor altyapı******.

Velhasılı, ola ki bir eticaret sitesi açayım diye düşünüyorsanız IdeaSoft’tan uzak durun. Gidin arsa satın alın. Şömineye kürekle para atıp yakın. Instagram filtreli güneş gözlüğü işine girin. Ama IdeaSoft’la çalışmayın.

Son olarak IdeaSoft, memleketin mükemmel bir özeti. Çalışmayan bir sistemi, mükemmel göstermeye çalışmak bu ülkenin karakteri. Emek vermek yerine birbirimizi babalıyoruz, hak eden yerine eş dostu konumlandırıyoruz. Neticede de memleketin burnu boktan çıkmıyor.

(Edit: Ideasoft’un kurucu ortağı Kerem Kaya, bu yazının sonrasında bana ulaşıp eleştirilere cevap verdi. Yazıya dipnotlar ekliyorum bu nedenle. 

*: Şirket 2007 yılında kurulmuş. Benim bahsettiğim Ideasoft’un yürüttüğü “işinizi internete taşıyın” adlı bir projeymiş. 

**: Her sene verilen ücret paket fiyatından farklıymış. Pakete göre 499, 799 ya da 999 dolar oluyormuş bu meblağ. Ayrıntı şurada. Söylediğimin anlamı değişmiyor yine. 

***: Rakiplere göre çok üstün seo özellikleri olduğunu belirtti. 

****: Olduğunu ve gayet çalıştığını belirtti. Öyleyse müşteri hizmetlerindeki arkadaş pek anlamıyor bu konudan. Zira 2 ay uğraştık. 

*****: Bunun bir kısıtlama yaratmayacağını belirtti. Ben öyle düşünmüyorum. Sektöre bağlı olarak önemlidir. 

******: Bunun çok muğlak bir ifade olduğunu söyledi. Ben hala tasarım konusunda çok kısıtlayıcı olduğunu düşünüyorum. 

Son olarak Kerem Kaya, yaşadığımız sıkıntılarla ilgili olarak özür diledi. Gayet yapıcı ve olumlu bir tavrı vardı. Teşekkür etmek lazım.) 

Suçun ve Cezanın Bireyselliği

Memlekette her 24 saatte 1 yıl yetecek kadar manyaklık yaşandığından hatırlar mısınız bilmem, bu seneki Avrupa Şampiyonası’nda Türkiye Milli Takımı’nın Ispanya’ya 3-0 yenilmesinden sonra teknik direktör Fatih Terim’in kızına ve henüz doğmamış bebeğine akla hayale sığmaya küfürler edilmişti. Buraya koymak istemiyorum lakin bakmak isteyen şuradan görebilir. Bunun nasıl kolektif bir delilik ve ahlaksızlık hali olduğunu açıklamaya gerek yok. Madem Türkiye Milli Takımı’nın yönetilişiyle bir sorunun var, muhatabın Fatih Terim. Derdini onunla çöz.

Yanılmıyorsam Ming Hanedanı zamanı Çin’de, bazı istisnai suçlarda 3 nesli kapsayacak şekilde tüm sülaleye idam cezası veriliyormuş. Fatih Terim’in kızına ve onun doğmamış bebesine küfretmek de üç aşağı beş yukarı benzer bir “ortaçağ cezası”.

Tabii mevzu sadece Fatih Terim ve kızıyla sınırlı değil. Misal, birkaç gün önce Fatih Tezcan şöyle bir şey yazdı Twitter’dan.

2016-08-02_0216

Yine Fatih Terim örneğinde olduğu gibi birinin bir suçu varsa, ailesi çoluğu çocuğu komple suçludur. Madem adam darbeci, ibret-i alem için bütün ailesine hayatı dar edelim. Çünkü suç kişiyi değil tüm ailesini kapsar.

Birkaç zaman önce de darbeciler için Hainler Mezarlığı kurulmuştu, görmüşsünüzdür. Lakin tepkilerle beraber bu tabela kaldırıldı.

hainler_mezarligi_tabelasi_kaldirildi_iste_sebebi___2972016280

Ölünün bu dünyayla artık işi yok. Buraya gidecek olanlar anası babası çocuğu. Onlara hayatı dar etmek de benzer şekilde bir “ortaçağ cezası”.

Hukukun muhtemelen en önemli kuralı, suçun ve cezanın şahsiliği ilkesi. Yani bir kişi ancak kendi işlediği fiiller nedeniyle sorumlu tutulabilir. Misal baban birini dolandırdıysa bu seni hırsız ya da dolandırıcı yapmaz. Ailenden birinin suç işlemesi seni lekelemez. Fakat Türkiye’de 15 Temmuz’dan sonra pek çok şey birbirine girdi. Popüler tabirle “At izi it izine karıştı”.

Görünen o ki, ırkçılık dna’larımıza işlemiş bir musibet olduğundan, bireyi değil soyu suçlu ilan etmekte en ufak bir beis görmüyoruz.

Şahsi fikrim; Ermeni Soykırımı’nı, 6-7 Eylül’ü yaratan karanlık da bu kolektif delilik haliydi. Bu deliliğe karşı durmak sanırım şu sıralar yapabileceğimiz en mantıklı hareket.

 

 

 

Cicey Abrams’ın Son Projesi

Her sancılı yaratım sürecinde olduğu gibi Afrika’dan getirttiği ceylan derisi koltuğa tünemiş, elleri alnını taşır gibi kafasını öne eğmiş, düşünüyordu. Üzerinde küçük muz resimleri olan bir altlık pijama ve sırtında Lost’un gizemli sayılarının yazdığı siyah bir tişört vardı. Ellerinin arasındaki yüzü, sanki su altında boğulurken son nefesiyle hayatta kalmasını sağlayacak müthiş bir çözüm bulmak üzereymiş gibiydi. Bir anda göz bebekleri büyüdü. ELEKTRİK ELEKTRİK diye bağırdı! Asistanı John’un yüzü belli belirsiz asıldı. “Abi onu yaptık ya Revolution’da, tutmadı” dedi. “Yapma yav, iyi de fikir aslında” dedi Cicey, yanındaki sehpanın üzerinde duran kahvesinden bir yudum aldı. Bekledi. Bir yudum daha aldı. “Olum ben sana şu kahveyi iki kaşık koy demiyor muyum lan? Yine su gibi olmuş” dedi.

Tünediği koltuktan aşağı indi. Evin içinde dolanmaya başladı. Yürürken anlaşılmayan bir şeyler fısıldıyordu. Hmm… Yani… Ev… Uçak… Olabilir… Kaybolursa… Ada… Adayı yaptık… Paraşüt… Yemek yok, birbirini yesinler… Yapay zeka… Uzay mekiği… Şınav… Düşün, düşün… Durdu. Pencereden göz alabildiğine uzanan Manhattan manzarasına baktı. Arkasını dönmeden, “John sar bi cigara da az kafamız çalışsın, böyle olmuyor” dedi. John’un “Peki abi”si çok hızlı geldi. Hemen masanın üzerindeki ekipmana yaklaştı, sandalyeye oturup sarmaya başladı. “Tütün koyma” dedi Cicey arkasını dönmeden. John, kafasını hafif sağa eğip, gözünü kısarak hasbinallah dercesine bir ifadeyle yavaşça “Peki abi” dedi tekrardan.

Cicey, manzaraya bakarken batan güneşin binaların camından yansımasını fark etti. Ya güneş olmasaydı? Bu yansımalar olmayacaktı. Yansımanın olmadığı bir dünya… Evet, olabilir diye düşündü içinden. Sonra güneş olmasa canlıların da olmayacağını hatırlayıp bu fikrinden vazgeçti. Arkasını döndü. Asistanı John cigarayı hazırlamıştı. “Snoop Dogg’dan bu dalga değil mi?” “Evet abi” “Çok tohum veriyor o göt” “Bu iyi abi, tohum azdı”. John sardığı cigarayı Cicey’e uzattı. Çakmağı çakıp, eliyle sönmesin diye ateşi koruyarak Cicey’in ağzındaki cigarayı yaktı. Uzun bir nefes. Bir tane daha. İyiymiş dedi. Bekledi biraz. Bir nefes daha aldı. Cigarayı John’a uzattı. “Yok abi, estağfurullah” dediyse de dinletemedi John. Bir nefes aldı, öksürdü. Cicey yüzünü buruşturup cigarayı elinden aldı. Bir daha çekti, küllüğe koydu. Tekrar pencerenin önüne gitti. Yüzü karıncalanmaya başlamıştı. Eski günlerinden eser yoktu, farkındaydı. Lost dizisi ile yarattığı imajı gözlerinin önünde eriyordu. Lost mükemmeldi. Ada vardı, sayı vardı, zaman yolculuğu vardı. Gizem üstüne gizem. Şimdiyse kariyeri düşüşe geçmişti. Dizileri pek izlenmiyordu. İzlenmeyi bırak 2. sezonu gören dizisi yoktu. Şov dünyasındaki “Cicey acaba bir denyo mu?” algısını kırması gerekiyordu. Ama nasıl?

“Yapay zeka, devlet su işlerini ele geçirip bir anda herkesin suyunu kesse?” dedi John’a. Sessizlik. John cevap vermeye başlayacakmış gibi hmmm eeee yaniii diyerek geveliyordu. Tırt bir fikir olduğunu anladı. Konuyu değiştirmesi gerekiyordu; “Lost’taki Kate’in memeleri de taş gibi ha” dedi. “Vallaha mı?” “Kuliste hep çıplak takılıyorlar olum.” “Siktin mi abi?” “Profesyoneliz biz” “Vermedi yani”. John gülmeye başlamıştı. Cicey de güldü. Komikti. Hakikaten de çok uğraşmış, tırt bir rolü sırf Kate’in gönlü olsun diye başrollerden biri yapmış ama sevişememişti.

Yemek yemediğini fark etti. Midesi kazınıyordu. “John, aç mısın?” “Yok abi, yedim ben”. Cicey, John’un kendisiyle iş haricinde bir ilişkiye girmek istemediğini anladı. Haklıydı belki de. Zor biriydi. Sürekli yaratım sürecinde olan biriyle ahbaplık etmek her babayiğidin harcı değildi. Masaya doğru yürüdü. Cigaradan bir nefes daha aldı. Kapının kenarındaki stopere bakıyordu. Küçücük şey nasıl da dev gibi kapıyı durduruyordu. Kapı. Kapıların olmadığı bir dünya. Kapı mülkiyet demekti. Özel alan. “Kapıların olmadığı bir dünya” dedi, “sence nasıl olurdu?” John biraz bekledi. “Değişik olurdu abi.” “Nasıl değişik” “Herkes her eve girebilirdi, sıkıntı olurdu abi” “Girmemeleri için de herkes silahlanırdı değil mi?” “Evet abi, sanırım” “Al sana post apokaliptik ortam” Yine pencerenin önüne gitti. Manzarayı izleyip düşünüyordu. Yeni bir şeyler bulması lazımdı. Ama nasıl? John’un sorusu düşüncelerini böldü. “Abi hakikaten Kate’in memelerini gördün mü?” “Evet dedim ya lan”

Odanın içinde dolanıyordu. Birden durdu. Arkasını döndü. “John, internet dili bir anda Çince olsa? Düşün, Çin ekonomik devriminden beri gizli gizli bunu planlıyormuş. Wikipedia’ya, maillerine, Youtube’a falan bakamıyorsun. Çıldırırsın!” John, yüzünde merhamet duygusuyla Cicey’e baktı: “Abi ben bi cigara daha sarayım sana.” dedi. Cicey, “Bi de pizza söyle, açlıktan öldüm amk” diye cevapladı.

 

Patron, bugün 10 bin kişi bankamızın uygulamasını indirdi!

Akıllı telefonlarla oyun oynayanlar bilir, özellikle turn based oyun türlerinde neredeyse her turn geçişinde bir reklam gösterilir. Oyunun yayıncısı olan firma parayı böyle kazanır. Başka yöntemler de var elbette (oyunu ücretli satmak, oyun içi satın almalar, reklamsız oyun için ücret alma vs) ama genel olarak ücret ödemeden basit bir turn based oyun oynuyorsanız geçişlerde reklam görürsünüz. Bu uygulamalarda görülen reklamlar da büyük reklam network’leri (google ads, inmobi vs) tarafından belirleniyor. Sallıyorum, uygulamaya kaydolurken lokasyon olarak Türkiye’yi seçtiğinizde, uygulamanın bağlı olduğu reklam network’u üzerinden reklam çıkan Şahin Sucukları’nın  mobil reklamını görüyorsunuz. Genel itibariyle sistem böyle işliyor.

Bu reklamlar aracılığıyla bir şeyler satabilir, crm toplayabilir ya da türlü türlü kampanyandan insanları haberdar edebilirsin. Nasıl kullanacağın sana kalmış. Ancak bu yazının konusu bu reklamları nasıl kullanmaman gerektiği üzerine.

Oynadığım oyunda son 3 haftadır düzenli olarak TEB’in uygulamasını indirmemi salık veren bir reklam görüyorum.  Bir TEB müşterisi değilim. Olmayı da düşünmüyorum. Peki neden bu reklamı görüyorum? Daha da kilit soru; bu uygulamayı indirmemin TEB’e ne faydası var? Diyelim ki ben reklama tıkladım ve uygulamayı indirdim. Lan bu ne güzel uygulamaymış deyip TEB müşterisi olma ihtimalim var mı? Yok. Neden? Çünkü bankanın kim olduğu önemli değil, kıyafet ya da ayakkap gibi estetik bir özelliği olan bir sektör değil bankacılık. Faiz oranı, müşteri yönetimi, yıllık hizmet bedeli gibi spesifik kriterlere bakıyorum. Diğer tüm potansiyel TEB müşterileri gibi. Dolayısıyla eğer bir bankaysan müşterilerin uygulamanı indirir, uygulamanı indirenler müşterin olmaz.

TEB, hiçbir işe yaramayan, yarama ihtimali dahi olmayan bu reklam çalışması için eşek yüküyle para ödüyor (medya satınalmacı arkadaşlar banka uygulaması indirme ya da indirme sayfasına yönlendirme başına ortalama maliyeti yoruma yazarlarsa güzel olur). Halbuki reklama ihtiyaç bile yok. Zaten bu uygulamayı indirmesini istediğin tüm müşterilerin mail, telefon bilgisi sende var. Mailing ya da sms ile (yahut bu bilgileri Facebook reklam paneline yükleyerek direkt bu kişilere Facebook’ta reklam göstererek) gerçek hedef kitlenin uygulamanı indirmesini sağlayabilirsin. Velhasıl asıl hedefin, müşterilerinin uygulamanı indirmesi olmalı. Gerçi günün sonunda “abi bak bu kadar uygulama indirttik” deyip puanları toplamak için danışıklı dövüş bu.

Son olarak bu uygulamaların yaygınlaşmasıyla beraber bankacılık sektöründe çalışanların 3’te 1’i işsiz kalacak deniyor. Bence bankacılar olarak, bu uygulamaları indirenleri tehdit edecek bir Bankacı İntikam Tugayı kursanız yeridir.

 

Çocuklara nasıl davrandığını anlat, sana kim olduğunu söyleyeyim.

Hatırlar mısınız bilmem, 2013’ün Kasım ayında San Francisco’da yaşayan 5 yaşında lösemi hastası bir çocuk için bütün şehir seferber olmuştu.

AP_batkid_makeawish_lpl_131115_16x9_992

Çocuğun adı Miles Scott. Lösemi hastası. 1 yaşından beri ağır bir tedavi dönemi geçirmiş. Anası, Miles az biraz mutlu olsun diye Make-a-Wish Foundation adlı STK’nın sitesine durumu anlatan bir mail yazıyor ve Miles’ın süper kahramanları çok sevdiğini belirtiyor. Sonrası malum. STK’nın girişimiyle başlayan kampanya, gönüllülerin yardımıyla San Francisco’nın Gotham’a dönüştürülmesi ile internetin en büyük fenomenlerinden biri haline geliyor. Bu enfes kampanya o kadar büyüyor ki; ABC’nin canlı yayınında belediye başkanı şehrin anahtarını Batkid’e teslim ediyor, Başgan Obama Vine’dan Batkid’e mesaj yolluyor, biri arabasını batmobil yapıp çocuğa teslim ediyor, Gotham City Chronicle adında  bir gazete basılıyor, onbinlerce  insan sokakta Batkid’i alkışlıyor…

199zvq8v6wpdkjpg

Warner Bros, bu müthiş olayın belgeselini çekti. Yakın zamanda gösterime girecek.

Neticede, koca bir şehir, 5 yaşında lösemi hastası bir çocuk az biraz mutlu olabilsin diye seferber oldu. Güzel de oldu. Biraz insanlık gördük.

Varmak istediğimiz yer belli. Ensar Vakfı’na ait evlerde en az 10 çocuğun sistemli olarak tecavüze uğraması ve bizim bu olay karşısında aldığımı toplumsal tavır.

Şurada  Ismail Saymaz’ın nefis bir özeti var. Bilmeyen kaldıysa önce kendini bıçaklasın, sonra videoyu izlesin.

Peki sonrasında ne oldu? MHP, “Çocuk Istismarını Engelleme Komisyonu” önergesi verdi ancak AKP oylarıyla reddedildi. Twitter’da  hashtag’iyle günlerce konu gündemde tutulmaya çalışıldı ancak nafile. Tecvüzcü öğretmen 508 yıl hapis cezası aldı ve mahkemedeki son konuşmasında “Ensar da Kaimder de istediğini aldı, arada beni kurban ettiler” dedi.

Bu konuda Birgün Gazetesi’ne 300 civarında suç duyurusunda bulunuluyor.  Hürriyet Gazetesi alenen manipülasyon yaparak konuyu çarpıtıyor (bu çarpıtmanın haritası şurada). HDP, Aile Bakanı’nın konu hakkında ihmali bulunduğu gerekçesiyle gensoru veriyor ancak yine AKP oylarıyla reddediliyor. Şu fotoğraf gensoru reddinden sonra çekilmiş.

ensar-vakfi-na-sahip-cikan-aile-bakani-na-tebrik-kuyrugu-126044-5

Bir yanda 5 yaşında lösemi hastası bir çocuk  için seferber olan bir şehir, diğer yanda en az 10 çocuğa sistemli olarak tecavüz edilmesinin üstünü örten, mecliste araştırılmasına dahi müsaade etmeyen bir memleket.

Batı medeniyeti çöküyor, he mi?

 

 

1 Mayıs ve Dijital Ajans Çalışanları Üzerine

Bu yazının yazıldığı vakitten bir gün öncesi 1 Mayıs’tı. Malumunuz, Işçi Bayramı. Sanayi Devrimi sonrası haftada 6 gün, günde 12 saat çalışmaya karşı çıkan işçilerin mücadelesi neticesinde çalışma saatlerinin 8 saat olması tüm dünyada kabul görüyor, mücadelenin ilk kıvılcımı da 1 Mayıs Işçi Bayramı olarak kutlanıyor. Hikayeyi biliyorsunuz.

Dün, yani 1 Mayıs’ta, pek çok dijital/sosyal medya ajans çalışanının feysbuk ya da twitter’da paylaşımlarına denk geldim. Şartlara küfreden, işçinin demir yumruğundan övgüyle bahseden, cüretkar duvar yazıları paylaşan bir sürü reklamcı vardı. Güzel bir şey bu. Sorunun farkındayız. Fakat çözüm konusunda sıkıntımız var.

Bilen bilir, özellikle sosyal medya ajanslarında çalışanların üye olduğu bazı kapalı Facebook grupları var. Isim vermeyeyim. Bunların bazıları epey popüler. Misal birinde yaklaşık 2 bin kişi vardı. Beni de sağ olsun bir arkadaş eklemişti gruba. Eş dost bir şey yazdığında bildirim geldiğinden ara ara giriyordum gruba. Arada taymlayn’ı inceliyordum. Genel itibariyle geyik dönüyordu. Sektörle alakalı olarak da, linç etmek üzere bir markanın paylaştığı boktan içeriğin ekran görüntüsü, “ne boktan iş” ya da “bunu yapanlar burada mı aq” denerek paylaşılıyordu. Kırşehir’deki bir lokantanın menüsünde yazan “mantı”nın yanlış yapılmış çevirisi,  logoyu Google’dan çakmış Denizlili tekstil firması, X markasının Serdar Ortaç’la çektiği reklam videosu falan sıkça paylaşılan içeriklerdendi. Çok fazla içerik paylaşıldığı ve çok fazla bildirim geldiği için birkaç gün sonra tüm bildirimleri kapattım. Ne olup bitiyor şu ana kadar bilmiyordum, yazıyı yazarken açtım baktım. Biri “Kendimizi beyaz yakalı zannetsek de aslında hepimiz işçiyiz. 1 Mayıs kutlu olsun.” yazmış 🙂

Bu grupta misal, her gün yapılan yüzlerce paylaşım arasında hiç “lan biz örgütlensek ya” temalı bir paylaşım görmedim. Ya da ajans boklayan, gördüğü bir kötü muameleden bahsedip sorumlusunu bu “kapalı” grupta ifşa eden kimse yoktu. Yahut “olm biz niye böyle eşek gibi çalışıyoruz, bu manyaklık” diyen kimseyi de görmedim ben. Onun yerine sıklıkla “çok kötü içerik ya”, “bu ne amk kdslfjlakjdsf” açıklamalı, bilmem hangi markanın feysbuk’undan alınmış ekran görüntüsü paylaşılıyordu. Halbuki, az biraz düşündüğümüzde o “boktan” içeriği hazırlayan kişi de her gün eşek gibi çalışan, muhtemelen aynı anda 10 markaya içerik üretmek zorunda kalmış yahut içerik üretmek konusunda en ufak bir eğitim almadan koca koca markalarla muhatap olmak zorunda kalmış cücük kadar maaşa çalışan biri. O cendereden yaratıcı bir bok çıkmayacağını en iyi bilenler de o içerikle taşak geçenler aslında. Hani derler ya, “gülme, anlatılan senin hikayen”, tam o misal.

90’ların sonunda call center çalışanlarının durumu neyse, şimdiki sosyal medya çalışanlarının durumu da aynı. O zamanlar call center çalışanlarının tuvalette geçirdiği dakikalar hesaplanır, ona göre günde konuşması gereken müşteri kotası verilirdi. Ajans sahiplerinin sosyal medyacılara yaklaşımı da bundan farklı değil. “Yaratıcı” falan etiketlerine aldanmayın. Sizden beklenen kaliteli iş değil, çok iş.

Dün 1 Mayıs’tı. Her 1 Mayıs’ta ajans çalışanlarının paylaştığı “cüretkar” içerikleri görünce bir şeyler diyesim geliyordu. Kısmet bugüneymiş.

Güzel bir haberle bitirelim. Galiba geçen ay, 2 aydır maaş almayan bir ajansın neredeyse tüm çalışanları birlikte işi bırakmışlar. Tam olarak böyle olmalı.

Lyndon B. Johnson buyuruyor ki…

“Dünyadaki tüm eşcinsellerin % 37’si Amerika’da. Karpatlar’a, Uzakdoğu’ya, Hint Yarımadası’na, Sovyetler’e falan bakıyorum da her yerde insanlar sertleşiyor, bizse gittikçe yumuşuyoruz. Sanırım bu “yumuşama” durumunun içten içe farkında olan halkımız, büyük bir korkuyla yönlendirilmeye açık hale geldi ve Vietnam Savaşı’na girmemize neden oldu. O galeyanın başka bir açıklaması olamaz. Düşünüyorum düşünüyorum başka sebep bulamıyorum. Yoksa ne işimiz var bizim Vietnam’da, Kore’de falan. Keşke de girmeseydik, boşu boşuna öldü o kadar insan. Zaten orduda hiç zengin çocuğu yok, hep fakir fukara.”

– Lyndon B. Johnson