Madde 6: Kayda Değer Olmayan Kişi

Derler ki, insan 2 kez ölür. İlki, beden öldüğünde gerçekleşir. Hayatın kaidesi bu. Yaşayan, elbet ölür. İkincisiyse, onu hatırlayan son insan öldüğünde gerçekleşir. Artık onu anlatacak kimse kalmayınca, imgesi de silinir gider insanlığın ortak hafıza denizinden.

Fakat bazılarını hatırlamak zorundayız. İnsan olmanın vazifelerinden biri bu. Bazen ayıbımızı anlatmamız lazım gelecek nesillere. Soykırımları, ırkçılığı, adaletsizliği, Dünya savaşlarını, ilk kez koleje giden zenci çocuğun arkasında beyaz çocuklar ona gülerken çekilmiş fotoğrafındaki tedirginliğini, 12 yaşında polisin 13 kurşunuyla öldürülen Uğur Kaymaz’ı, 1 yıl komada kalıp 16 kilo toprağa giren Berkin Elvan’ı anlatmamız lazım. Hatırlamamız lazım. Hatırlayalım ki, gelecek nesiller bizim taşıdığımız ayıbı taşımaya devam etsin. Utanç, ahlaklı insanın son kalesidir.

mokum-thumbnail-0f421e3c-4d9d-41fe-9e19-97c8ca78f432-520x300

Vikipedia’da Ceylan Önkol makalesi silinmiş. Gerekçe “Madde 6: Kayda değer olmayan kişi”. Vikiçizer namlı yazar, 12 yaşında hayvan otlatırken, karakoldan atılan havan topuyla paramparça olan bir çocuğu, çocuğun parçalanmış cesedinin yanında anasının, abisinin 3-4 saat ifadesinin alınmasını, sonrasında parçalarının anasının eteğine sarılarak eve götürülmesini, Lice Cumhuriyet Savcılığı’nın davada takipsizlik kararı vermesini kayda değer bulmamış. Varsın o kayda değer bulmasın, biz anlatırız.

Albert Camus, “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüğüne bakın” demiş zamanında. Ben bir güncelleme yapayım; “Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülke insanlarının devlet eliyle öldürülen insanları hatırlamak için ne kadar çaba sarf ettiklerine bakın”

Reklamlar

Kurtarılmış Bölgeler vs Echo Chamber

Türkiye ekonomisini tanımlamak için Yalçın Küçük’ün kullandığı bir kısaltma var; TIT. Kolayca anlaşılacağı üzere, Türkiye ekonomisini ayakta tuttuğu söylenegelen turizm, inşaat ve tekstil sektörlerini temsil ediyor. Yalçın Küçük, son röportajında turizm ve tekstilin hatalı yönetimler neticesinde artık ölüm döşeğinde olduğunu, AKP ile inşaat sektörünün bu denli önplana çıkmasının bu zorunluluktan kaynaklandığını söylüyor.

Takip edebildiğim kadarıyla, AKP döneminde inşaat sektörünün geçirdiği söylemsel evrim aslında epey ilginç. Başta, 1999 depreminin bir uzantısı olarak “depreme dayanıklılık”, “sağlamlık” kavramları çok kullanılıyordu. Sonra, özellikle trafiğin büyük sorun olduğu İstanbul gibi kentlerde lokasyonu önplana çıkaran “şehir merkezi”, “cazibe merkezi” tanımları sıkça kullanılır sloganlar oldu. Bir sonraki aşamada şehirlerdeki yeşil alanların azalması (ve muhtemelen Gezi Direnişi’ne uzanan sürecin yarattığı hassasiyet) neticesinde “doğayla iç içe”, “şehir merkezinin uzağında bir cennet” gibi kalıplar sıkça kullanıldı, halen daha kullanılıyor. Bu söylemsel evrimin son halkasıysa, “sosyal benzerlik”.

114739_ormanada-1-1

Afiş, Eczacıbaşı Grubu’nun Zekeriyaköy’deki Ormanada projesine ait.

Geçenlerde de şöyle bir şeye denk geldim.

15391242_10154800561063718_1936005523405947355_n

Afişten de anlaşılacağı üzere, sadece Boğaziçi Üniversitesi mezunlarının yer alacağı bir konut projesi.

Ben konuya dijital ve sosyal medyanın insanlar üzerinde yarattığı dönüşüm (muhtemelen deformasyon daha doğru bir tabir olur) üzerinden yaklaşmak niyetindeyim.

Sosyal medyanın yaygınlaşmasından sonra, yarattığı etkileri tanımlamak için kullanılan nefis iki kavram var; Echo Chamber ve Filter Bubble.

Echo Chamber (Türkçeye Yankı Odaları yahut Eko Odaları olarak çevriliyor genel olarak); sanal ortamlarda insanların kendi görüşüne yakın olan kişileri takip etmesi, diğer görüşlere ulaşamaması ve kendi görüşünü  diğer insanlara ulaştıramaması. Bir anlamda “ulan benim etrafımda kimse AKP’ye oy vermiyor, bunlar nasıl her seçimi kazanıyorlar”ı dedirten yalıtım hali. Dolayısıyla, internetin açık toplum ve demokrasinin taşıyıcısı olacağı öngörüsünü boşa çıkaran bir kavram desek hata etmiş olmayız herhalde. Bu konuyu açıklayan epey iyi bir örnek için; “Sosyal medya öfkeli ve bilgisiz partizanlar yaratıyor

Filter Bubble (Türkçeye Filtre Baloncukları olarak çevriliyor genel olarak); sosyal mecraların, haber portallarının, arama motorlarının vs geliştirdikleri algoritmalar yardımıyla kişiye özel içerik sunması nedeniyle kısıtlı bir sonuca ulaşabilme etkisini tanımlıyor. Misal, iki farklı kişi Google’a Mısır yazdığında birine Arap Baharı’yla ilgili içerikler gelirken, diğerine Mısır’ın turistik yerleri ve Mısır’la ilgili genel sonuçlar çıkabiliyor. Yani, internette filtreler içerisinde geziniyoruz ve belli sonuçlara ulaşamıyoruz. Daha kötüsü hangi sonuca neye göre ulaşıp/ulaşamadığımızı denetleyemememiz. Şurada bununla ilgili bir şeyler yazmıştım eskiden. “Who watches the watchmen?

İddiam şu; inşaat sektöründeki söylemsel evriminin son basamağının “sosyal benzerlik” olması, aslında dijitalde tanımladığımız echo chamber ve filter bubble kavramlarının fiziki dünyaya aksetmesi bana kalırsa. Dijitalde isteyerek (echo chamber) ya da istemeyerek (filter bubble) yarattığımız yalıtılmış alan, artık fiziki dünyada da kendini bir ihtiyaç olarak gösteriyor. Elbette ki sosyal medya öncesinde de fiziki dünyada yalıtılmış alanlar, hiyerarşi vardı ancak bu kadar geniş bir spektrumda bu talebe rastlamıyorduk. Velhasıl, nasıl ki, fiziki dünya dijital dünyayı dönüştürüyorsa (alakalı olarak Televizyona benzeyen sosyal medya demokrasiyi öldürüyor), tam tersi de gözümüzün önünde gerçekleşiyor.

Sosyal medya, echo chamber’lar ve filter bubble’lar etkisiyle epey tehlikeli bir şeye dönüştü bana kalırsa. Tehlikeden kastım şu; farklılıklarımıza çok fazla odaklandık. Bizi biz yapan şeyin farklılıklarımız, kimliklerimiz olduğu muhtemelen son 20 yılda o kadar fazla zihnimize kazındı ki, ortaklıklarımızı tamamen es geçer, birbirimizin açıklarını kollar hale geldik. Birbiriyle görüştüğünü bildiğim insanların, Twitter’da yahut diğer sosyal mecralarda söylediği bir şey nedeniyle diğeri tarafından hakarete uğraması o kadar sık karşılaştığım bir şey ki, artık şaşırmıyorum bile. Fakat bir yandan da, insanın, birebir görüştüğü birine söylediği bir şey yüzünden küfretmeye başlamasını, ilişkisini koparmasını aklım almıyor.

Asıl gelmek istediğim nokta şu; yapay zeka hepimizi ıskartaya çıkarmadan önce farklılıklarımızı bir kenara bırakıp, ortaklıklarımıza odaklanmaya başlamamız lazım. Muhtemelen 10 yıl içerisinde şoförler, bankacılar, fabrika işçileri, IT çalışanları, polis memurları, doktorlar, garsonlar, gazetecilerin önemli bir kısmı işsiz kalacak. Diğer meslekler de risk altında. Resim yapan, doğaçlama caz yapan robot var.

Insanlık olarak şu anda devrimsel bir sınırdayız. Farklılıkları bir kenara bırakıp ortaklıklarımızı ve kitlesel geleceğimizi konuşmaya başlamazsak kıyamet çok yakın. Yapay zeka; kamyon şoförünün de, yün çırpan teyzenin de, Borges okuyanın da, Miles Davis dinleyenin de, Boğaziçi mezununun da üstünden silindir gibi geçecek. Bu kaçınılmaz.

Yılansı İçeriklerle Organik Etkileşim Yaratıyoruz Başgannn

14441077_1237176032999134_3873736702491194663_n

Sosyal medya iletişimi konusunda, ajansından markasına futbolcusundan masörüne herkesin kafasını tutup sallaya sallaya söylemek istediğim şey şu: “her gün içerik paylaşmak zorunda değilsiniz babuş!”

Misal, görselde Signal’in Facebook’ta paylaştığı bir içeriği görüyoruz. Losyon, ayakkabı (kombinde ne işi var lan ayakkabının), deri cüzdan, akıllı telefon, araba anahtarının arasında BİR ARZU NESNESİ olarak Signal tüpü eklenmiş. Şimdi sokaktan birini çevirsek, “kardeş senin için kıymetli olan, değer verdiğin 1000 eşya say” desek bunlardan biri diş macunu olmayacak, bunu hepimiz biliyoruz. O zaman hem kendimizi hem de iletişim kurmaya çalıştığımız insanları gerizekalı yerine koymanın ne anlamı var?

Siz hiç kombisiyle selfie çeken birini gördünüz mü? Çekmez. Neden? Çünkü kombi. Evde görünmesin diye dolap falan yaptırıyoruz. Şimdi bir kombi markası çıkıp bütün iletişimini “ürünümüz evinize şıklık katar, tasarımı nefis” falan diye yapsa ne olur, millet götüyle güler. Ev güzel görünsün diye değil, ısınsın diye kombi alıyoruz. Alırken de tasarımına değil, verimliliğine bakıyoruz. Ürün bu. Daha fazlası değil. Diş macunu da üç aşağı beş yukarı bu. Yok değilse 20 yıldır neden 12 farklı koruma sağlar, 15 farklı koruma sağlar diye milletin kafasını siktiniz?

İlk yorum şöyle: “Karizmatik olmaya çalışıp olamayan reklam. Ürün kendini zaten satıyor. Böyle felaket reklamlarla insanlar üzerinde ancak antipati oluşturursunuz.” Diğer yorumlar da benzer şekilde içeriği eleştiriyor. Yani ajansınızın “size özel görsel çalışmaları yapacağız” dediği, pek de matah bir şey değil. Daha da kötüsü hem ajansta hem markada “la olm biz diş macunuyuz ne alaka” diyecek bir allahın kulu yok. Diğer taraftan #1gülüşünebakar sosyal medyada altı deli gibi doldurulabilecek bir kampanya çatısı. Nereye yürüsen olur. İlla ki ürünü bir yerlerden insanların gözüne sokmak zorunda değilsin. Ürünü tamamen yanlış konumlandırarak yapmak zorunda hiç değilsin.

İçeriğin istatistiklerini de görüyoruz yukarıdaki görselden. 5k beğeni, 25 paylaşım, 80 yorum. Yani parayı post ad’e yatırınca sikini daşşağını koysan oraya yine etkileşim alıyor. Demek ki bu geçerli bir kriter değil. Ölçülebilir olmak, rasyonel olmak anlamına gelmiyor.

Son olarak, her gün içerik paylaşmak zorunda değilsiniz. Ayda 30 yerine 5 tane içerik paylaşın ama düzgün içerik paylaşın. Diğer türlü görseldeki gudubetler çıkıyor ortaya.

 

Kampanya uçmaz, Facebook uçurur

Dijital reklamcılık, birkaç gündür çalkalanıyor. Aslında uzun zamandır pek çok kişinin dile getirdiği, getirmese de aklından geçirdiği bir şey var; “Bu Facebook’a paracıkları gömüyoruz ama bunu denetleme imkanımız yok?”  Tam da bu düşüncenin bedene büründüğü bir durum oldu ve Facebook, video istatistiklerinde 2 yıldır hatalı hesaplama yaptığını açıkladı. Sıkıntı şu; Facebook, video izleme istatistiklerinde, videoyu ilk 3 saniyede kapatan kişileri ölçümleme hesaplarken hesaba katmıyormuş. Dolayısıyla video izlenme süreleri %60-80 arasında artıyor bu şekilde. Farz-ı misal, akşamınan videoyu yükledin sayfaya, reklamı bastın. Sabah istatistiklere bakıyorsun. 100k kişi videoyu görmüş, 2k izlemiş, ortalama izlenme süresi de sallıyorum 50 saniye. Halbuki Facebook’un dikkate almadığı değerleri denkleme katsaydık muhtemelen şöyle olurdu; 100k kişi videoyu görmüş, 8k izlemiş, ortalama izlenme süresi de 12 saniye. İzlenme süresi düştü çünkü videoyu ilk 3 saniyede kapatan +6k kişiyi de denkleme kattık bu kez. Dolayısıyla bir anda 50 saniye ortalama izlenme süresine sahip canavar kreatifli bir videodan 12 saniye ortalama izlenme süreli “tırt” kreatifli bir videoya düşüverdik. Daha kötüsü videoyu izleyenlerin 4’te 3’ü ilk 3 saniyede videoyu kapattı. E dolayısıyla proje aslında Facebook’ta uçmuyormuş.

Diğer taraftan, eğer Facebook’ta ayarı değiştirmediyseniz haber kaynağında gördüğünüz tüm videolar hala otomatik olarak oynar vaziyette geliyordur (Şuradan değiştirebilirsiniz -Gundi Blogculuk A.Ş.). Facebook’un video reklamları pastasından pay kapmak ve Youtube’u sikertmek için yaptığı götlüklerden biri. Dolayısıyla üst paragrafta salladığımız örnekte verdiğimiz 8k video izleme de aslında gerçek değil.

Zaten az biraz Facebook business örneklerini inceleyince raporlardaki sıkıntılar göze çarpıyor. Case study olarak paylaşılan projede, impression’ın reach’den daha az olduğu imkansız durumlarla da karşılaşabiliyorsunuz :=)

Peki ne olmalı? Zaten yıllardır söylenen şey şu; bağımsız 3. parti denetim mekanizmaları olmalı. Facebook, reklam ve raporlama altyapısını bu bağımsız denetim ajanslarına açmalı. Facebook reklamlarına bir kamyon para yatıran markalar bu denetim ajanslarına da bir miktar para verip, reklamlarının verimliliğini ve doğruluğunu ölçtürmeli. Bu denetim ajansları da aylık/3 aylık vs periyotlarla inceledikleri mecralarda karşılaştıkları sıkıntıları kamuoyuna açıklamalı. Diğer taraftan markalar da reach, impression gibi sağlıklı ölçümlendiğinden pek de emin olamadığımız kpi’lar yerine lead generation gibi daha spesifik hedefler belirlemeli.

Velhasıl, 1 kuruştan daha ucuza video izlenme satın alabildiğiniz mecranın güvenilirliği konusunda aklınızdaki şüpheler daim olsun.

Memleket Neden Gelişmiyor: IdeaSoft Örneği

Birkaç zamandır IdeaSoft altyapısı kullanan bir müşterime danışmanlık veriyorum. Sitede o kadar saçma sapan sorunlar yaşadık ki, buradan da yazmak istedim. Bir yandan da #YerliSosyalMedyaIsteriz denyoluğunun görünürleştiği, neredeyse tüm parçaları gavurdan alıp burada birleştiren “teknoloji devi”nin Gururla Yerli sloganını yere göğe nakşettiği bu garip MilliyseKoySepete zamanında, memleket sathında neden teknolojiyle alakalı düzgün bir proje çıkmayacağını IdeaSoft örneği üzerinden anlatmak isterim.

IdeaSoft malumunuz, eticaretle paracık kazanmak isteyen KOBİ’lere yerli bir alternatif sunan bir teknoloji şirketi. Google Türkiye’nin öncülüğünde Garanti, Yurtiçi Kargo vb markaların ortak bir projesi olarak başladı*. Küçükmüş gibi görünüyor ama o  kadar değil. Yanılmıyorsam 5000’e yakın müşterileri var. Sitelerinde yazdığı kadarıyla Avrupa, Ortadoğu ve Afrika’da en hızlı büyüyen 500 teknoloji şirketi listesine 3 yıl girmeyi başarmışlar.

Nasıl çalışıyor bu IdeaSoft? Belli hizmetleri kapsayan paketleri var. 1500 TL’den başlıyor, 4750 TL’ye kadar gidiyor. Ucuz gibi görünse de bu ücreti her sene veriyorsunuz**. Bakım anlaşması gibi düşünmek mantıklı aslında bu ücreti ama öyle bir hizmet de alamıyorsunuz. Misal, danışmanlık verdiğim markanın site yaklaşık 6 saat kapalı kalmış. IdeaSoft’taki arkadaşa söylemişler “neden böyle oldu?” diye. Arkadaş, “baktım, şimdi açık” diye cevap vermiş. Yani alacağınız hizmet bu, fazlasını beklemeyin.

SEO için entegre bazı modülleri var. Ama hiçbir şekilde kodlara ulaşamıyorsunuz. Profesyonel bir SEO çalışması yaptıramıyorsunuz***.

Facebook piksel entegrasyonu yok. Dolayısıyla Facebook ve Instagram reklamlarının verimliliğini ölçemiyorsunuz. Sitelerinde entegrasyonun olduğu yazıyor ancak yok. Yaklaşık 2 ay boyunca uğraştık ancak yapamadılar****.

Siteye blog eklemek istediğinizde, ekleyemiyorsunuz*****.

Sitede var olan sosyal medya ikonlarına yanlış link atanmıştı. Linkleri düzeltmeleri 2 hafta sürdü.

Tasarım anlamında çok kısıtlayıcı. Hiçbir şeye izin vermiyor altyapı******.

Velhasılı, ola ki bir eticaret sitesi açayım diye düşünüyorsanız IdeaSoft’tan uzak durun. Gidin arsa satın alın. Şömineye kürekle para atıp yakın. Instagram filtreli güneş gözlüğü işine girin. Ama IdeaSoft’la çalışmayın.

Son olarak IdeaSoft, memleketin mükemmel bir özeti. Çalışmayan bir sistemi, mükemmel göstermeye çalışmak bu ülkenin karakteri. Emek vermek yerine birbirimizi babalıyoruz, hak eden yerine eş dostu konumlandırıyoruz. Neticede de memleketin burnu boktan çıkmıyor.

(Edit: Ideasoft’un kurucu ortağı Kerem Kaya, bu yazının sonrasında bana ulaşıp eleştirilere cevap verdi. Yazıya dipnotlar ekliyorum bu nedenle. 

*: Şirket 2007 yılında kurulmuş. Benim bahsettiğim Ideasoft’un yürüttüğü “işinizi internete taşıyın” adlı bir projeymiş. 

**: Her sene verilen ücret paket fiyatından farklıymış. Pakete göre 499, 799 ya da 999 dolar oluyormuş bu meblağ. Ayrıntı şurada. Söylediğimin anlamı değişmiyor yine. 

***: Rakiplere göre çok üstün seo özellikleri olduğunu belirtti. 

****: Olduğunu ve gayet çalıştığını belirtti. Öyleyse müşteri hizmetlerindeki arkadaş pek anlamıyor bu konudan. Zira 2 ay uğraştık. 

*****: Bunun bir kısıtlama yaratmayacağını belirtti. Ben öyle düşünmüyorum. Sektöre bağlı olarak önemlidir. 

******: Bunun çok muğlak bir ifade olduğunu söyledi. Ben hala tasarım konusunda çok kısıtlayıcı olduğunu düşünüyorum. 

Son olarak Kerem Kaya, yaşadığımız sıkıntılarla ilgili olarak özür diledi. Gayet yapıcı ve olumlu bir tavrı vardı. Teşekkür etmek lazım.) 

Suçun ve Cezanın Bireyselliği

Memlekette her 24 saatte 1 yıl yetecek kadar manyaklık yaşandığından hatırlar mısınız bilmem, bu seneki Avrupa Şampiyonası’nda Türkiye Milli Takımı’nın Ispanya’ya 3-0 yenilmesinden sonra teknik direktör Fatih Terim’in kızına ve henüz doğmamış bebeğine akla hayale sığmaya küfürler edilmişti. Buraya koymak istemiyorum lakin bakmak isteyen şuradan görebilir. Bunun nasıl kolektif bir delilik ve ahlaksızlık hali olduğunu açıklamaya gerek yok. Madem Türkiye Milli Takımı’nın yönetilişiyle bir sorunun var, muhatabın Fatih Terim. Derdini onunla çöz.

Yanılmıyorsam Ming Hanedanı zamanı Çin’de, bazı istisnai suçlarda 3 nesli kapsayacak şekilde tüm sülaleye idam cezası veriliyormuş. Fatih Terim’in kızına ve onun doğmamış bebesine küfretmek de üç aşağı beş yukarı benzer bir “ortaçağ cezası”.

Tabii mevzu sadece Fatih Terim ve kızıyla sınırlı değil. Misal, birkaç gün önce Fatih Tezcan şöyle bir şey yazdı Twitter’dan.

2016-08-02_0216

Yine Fatih Terim örneğinde olduğu gibi birinin bir suçu varsa, ailesi çoluğu çocuğu komple suçludur. Madem adam darbeci, ibret-i alem için bütün ailesine hayatı dar edelim. Çünkü suç kişiyi değil tüm ailesini kapsar.

Birkaç zaman önce de darbeciler için Hainler Mezarlığı kurulmuştu, görmüşsünüzdür. Lakin tepkilerle beraber bu tabela kaldırıldı.

hainler_mezarligi_tabelasi_kaldirildi_iste_sebebi___2972016280

Ölünün bu dünyayla artık işi yok. Buraya gidecek olanlar anası babası çocuğu. Onlara hayatı dar etmek de benzer şekilde bir “ortaçağ cezası”.

Hukukun muhtemelen en önemli kuralı, suçun ve cezanın şahsiliği ilkesi. Yani bir kişi ancak kendi işlediği fiiller nedeniyle sorumlu tutulabilir. Misal baban birini dolandırdıysa bu seni hırsız ya da dolandırıcı yapmaz. Ailenden birinin suç işlemesi seni lekelemez. Fakat Türkiye’de 15 Temmuz’dan sonra pek çok şey birbirine girdi. Popüler tabirle “At izi it izine karıştı”.

Görünen o ki, ırkçılık dna’larımıza işlemiş bir musibet olduğundan, bireyi değil soyu suçlu ilan etmekte en ufak bir beis görmüyoruz.

Şahsi fikrim; Ermeni Soykırımı’nı, 6-7 Eylül’ü yaratan karanlık da bu kolektif delilik haliydi. Bu deliliğe karşı durmak sanırım şu sıralar yapabileceğimiz en mantıklı hareket.

 

 

 

Cicey Abrams’ın Son Projesi

Her sancılı yaratım sürecinde olduğu gibi Afrika’dan getirttiği ceylan derisi koltuğa tünemiş, elleri alnını taşır gibi kafasını öne eğmiş, düşünüyordu. Üzerinde küçük muz resimleri olan bir altlık pijama ve sırtında Lost’un gizemli sayılarının yazdığı siyah bir tişört vardı. Ellerinin arasındaki yüzü, sanki su altında boğulurken son nefesiyle hayatta kalmasını sağlayacak müthiş bir çözüm bulmak üzereymiş gibiydi. Bir anda göz bebekleri büyüdü. ELEKTRİK ELEKTRİK diye bağırdı! Asistanı John’un yüzü belli belirsiz asıldı. “Abi onu yaptık ya Revolution’da, tutmadı” dedi. “Yapma yav, iyi de fikir aslında” dedi Cicey, yanındaki sehpanın üzerinde duran kahvesinden bir yudum aldı. Bekledi. Bir yudum daha aldı. “Olum ben sana şu kahveyi iki kaşık koy demiyor muyum lan? Yine su gibi olmuş” dedi.

Tünediği koltuktan aşağı indi. Evin içinde dolanmaya başladı. Yürürken anlaşılmayan bir şeyler fısıldıyordu. Hmm… Yani… Ev… Uçak… Olabilir… Kaybolursa… Ada… Adayı yaptık… Paraşüt… Yemek yok, birbirini yesinler… Yapay zeka… Uzay mekiği… Şınav… Düşün, düşün… Durdu. Pencereden göz alabildiğine uzanan Manhattan manzarasına baktı. Arkasını dönmeden, “John sar bi cigara da az kafamız çalışsın, böyle olmuyor” dedi. John’un “Peki abi”si çok hızlı geldi. Hemen masanın üzerindeki ekipmana yaklaştı, sandalyeye oturup sarmaya başladı. “Tütün koyma” dedi Cicey arkasını dönmeden. John, kafasını hafif sağa eğip, gözünü kısarak hasbinallah dercesine bir ifadeyle yavaşça “Peki abi” dedi tekrardan.

Cicey, manzaraya bakarken batan güneşin binaların camından yansımasını fark etti. Ya güneş olmasaydı? Bu yansımalar olmayacaktı. Yansımanın olmadığı bir dünya… Evet, olabilir diye düşündü içinden. Sonra güneş olmasa canlıların da olmayacağını hatırlayıp bu fikrinden vazgeçti. Arkasını döndü. Asistanı John cigarayı hazırlamıştı. “Snoop Dogg’dan bu dalga değil mi?” “Evet abi” “Çok tohum veriyor o göt” “Bu iyi abi, tohum azdı”. John sardığı cigarayı Cicey’e uzattı. Çakmağı çakıp, eliyle sönmesin diye ateşi koruyarak Cicey’in ağzındaki cigarayı yaktı. Uzun bir nefes. Bir tane daha. İyiymiş dedi. Bekledi biraz. Bir nefes daha aldı. Cigarayı John’a uzattı. “Yok abi, estağfurullah” dediyse de dinletemedi John. Bir nefes aldı, öksürdü. Cicey yüzünü buruşturup cigarayı elinden aldı. Bir daha çekti, küllüğe koydu. Tekrar pencerenin önüne gitti. Yüzü karıncalanmaya başlamıştı. Eski günlerinden eser yoktu, farkındaydı. Lost dizisi ile yarattığı imajı gözlerinin önünde eriyordu. Lost mükemmeldi. Ada vardı, sayı vardı, zaman yolculuğu vardı. Gizem üstüne gizem. Şimdiyse kariyeri düşüşe geçmişti. Dizileri pek izlenmiyordu. İzlenmeyi bırak 2. sezonu gören dizisi yoktu. Şov dünyasındaki “Cicey acaba bir denyo mu?” algısını kırması gerekiyordu. Ama nasıl?

“Yapay zeka, devlet su işlerini ele geçirip bir anda herkesin suyunu kesse?” dedi John’a. Sessizlik. John cevap vermeye başlayacakmış gibi hmmm eeee yaniii diyerek geveliyordu. Tırt bir fikir olduğunu anladı. Konuyu değiştirmesi gerekiyordu; “Lost’taki Kate’in memeleri de taş gibi ha” dedi. “Vallaha mı?” “Kuliste hep çıplak takılıyorlar olum.” “Siktin mi abi?” “Profesyoneliz biz” “Vermedi yani”. John gülmeye başlamıştı. Cicey de güldü. Komikti. Hakikaten de çok uğraşmış, tırt bir rolü sırf Kate’in gönlü olsun diye başrollerden biri yapmış ama sevişememişti.

Yemek yemediğini fark etti. Midesi kazınıyordu. “John, aç mısın?” “Yok abi, yedim ben”. Cicey, John’un kendisiyle iş haricinde bir ilişkiye girmek istemediğini anladı. Haklıydı belki de. Zor biriydi. Sürekli yaratım sürecinde olan biriyle ahbaplık etmek her babayiğidin harcı değildi. Masaya doğru yürüdü. Cigaradan bir nefes daha aldı. Kapının kenarındaki stopere bakıyordu. Küçücük şey nasıl da dev gibi kapıyı durduruyordu. Kapı. Kapıların olmadığı bir dünya. Kapı mülkiyet demekti. Özel alan. “Kapıların olmadığı bir dünya” dedi, “sence nasıl olurdu?” John biraz bekledi. “Değişik olurdu abi.” “Nasıl değişik” “Herkes her eve girebilirdi, sıkıntı olurdu abi” “Girmemeleri için de herkes silahlanırdı değil mi?” “Evet abi, sanırım” “Al sana post apokaliptik ortam” Yine pencerenin önüne gitti. Manzarayı izleyip düşünüyordu. Yeni bir şeyler bulması lazımdı. Ama nasıl? John’un sorusu düşüncelerini böldü. “Abi hakikaten Kate’in memelerini gördün mü?” “Evet dedim ya lan”

Odanın içinde dolanıyordu. Birden durdu. Arkasını döndü. “John, internet dili bir anda Çince olsa? Düşün, Çin ekonomik devriminden beri gizli gizli bunu planlıyormuş. Wikipedia’ya, maillerine, Youtube’a falan bakamıyorsun. Çıldırırsın!” John, yüzünde merhamet duygusuyla Cicey’e baktı: “Abi ben bi cigara daha sarayım sana.” dedi. Cicey, “Bi de pizza söyle, açlıktan öldüm amk” diye cevapladı.