Hakikat Zehirlenmesi

“Hakikat dediğin nedir ki zaten? Anladığın neyse hakikat de odur” diyor Roger Zelazny, Işık Tanrısı romanında. Müsaadeniz olursa, Zelazny’nin bu estetik cümlesine kaçak kat çıkmak istiyorum; “Hakikat dediğin nedir ki zaten? Anlamak istediğin neyse hakikat de odur”. Bence, 1995’te hakkın rahmetine kavuşan Zelazny, sosyal medya ve internet devriminin bizi getirdiği yeri görseydi beni mazur görürdü.

Malumunuz sosyal medya iletişimi, markasından siyasetçisine, futbolcusundan stk’sına artık olmazsa olmaz durumda. Fakat bu “iletişim”in niteliği, özellikle “siyasi iletişim”in niteliği konusunda genişçe bir parantez açmak elzem.

Türkiye açısından sosyal medyanın önemi muhtemelen Gezi Direnişi ile tavan yaptı. O güne kadar pek de hassasiyet gösterilmeyen sosyal mecralar bir anda direnişin birincil aktörüne dönüştü. Tıpkı Mısır, Suriye, Tunus’ta olduğu gibi. Sosyal medyanın, en büyük kötülüklerin kaynağı ve Türkiye’yi yıkmak isteyen üst akıllı kaçak dövüş ustalarının manipülasyon aracı olduğu ifade edildi iktidar tarafından. Bu duruma karşılık, görünür manipülasyonu azaltıcı önlemler almak yerine karşı-manipülasyon silahı kuşanıldı. Doğrudan devlet tarafından yönetilen dev bir sosyal medya ekibi göreve başladı. Büyük yazılım firmalarından milyon dolarlar verilip, gözetleme yazılımları satın alındı. Bunun haricinde de iktidar sahiplerinden nemalanmak amacıyla karşı-manipülasyon yapan troller, kanaat önderleri, ideolojik hesaplar ortaya çıktı. Dolayısıyla iktidar sahiplerinin ağzıyla “offline”da konsolide edilen kitleler, sosyal medyada da benzer bir sürece tabii oldular.

Türkiye’nin siyasi durumu kötüye gittikçe (doların uçuşa geçmesi, barış masasının devrilmesi, Suriye ve Irak’a müdahil olmamız, HDP vekillerinin tutuklanması, gazete/dergi/televizyonların kapanması vs), sosyal medyada konsolide edilmeye çalışılan kitleler de daha sert bir üslupla karşılaşmaya başladı. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere neredeyse tüm iktidar üyelerinin “Eyyy Almanya…” “Eyyy Avrupa Birliği…” çıkışlarının toplumda bir karşılık bulmaması olanaksızdı.

ad

Saadet Oruç, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı

Dolayısıyla, yukarıda basitçe anlatmaya çalıştığım tüm bu sürecin sonunda bugün, anlamsız şekilde politize olmuş bir kitle var. Yozgat’ta çiftçilik yaparak yaşamaya çalışan ilkokul mezunu birinin, muhtemelen daha önce hiç duymadığı bir konu hakkında Twitter’da “Eyy Almanya” diyerek söze başlaması, rol model gördüğü kişilerin basit bir izdüşümünden fazlası olsa gerek. Çiftçi siyasete bulaşmasın demiyorum elbette, ancak öncelikli derdi mahsulünü iyi fiyattan satmak, ilacı, mazotu ve tohumu daha ucuza almak vs olması gereken çiftçinin, hayatını birincil olarak etkileyen bu konulara hiç girmeden, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye üzerine verdiği bir tavsiye kararını ya da Anayasa Mahkemesi’nin aldığı bir kararı eleştirmesi toplumsal bir zehirlenmenin semptomu oluyor bana göre. Buna Hakikat Zehirlenmesi de diyebiliriz pekala, hem ironik de olur.

Örneklerle açıklayalım;

ada

adaa

Abrurrahim Boynukalın, kısa zaman öncesine kadar AK Parti Gençlik Kolları Başkanı’ydı. Şimdi Gençlik ve Spor Bakanı Yardımcısı. Yukarıda, Hakikat Zehirlenmesi dediğim şey o kadar derine işlemiş durumda ki, şehitlik isteyen, şehitliği kutsayan birinin bedelli askerlik yapmış olması absürtlüğü kimseye garip gelmiyor.

1

Bu örnekte de Avrupa Birliği’nin ekonomik ve toplumsal durumu hakkında fikir beyan eden eski Maliye Bakanı, şimdinin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve ona cevap yazan, dahası onu Başbakan Binali Yıldırım’a şikayet eden bir kişiyi görüyoruz. Artık hiç kimsenin fikir beyanına, tek merkezden çıkan sözler haricinde yeni sözlere tahammülü yok. “Düşük profilli başbakan” ihtiyacı tam da bunun göstergesi aslında. Hakikat mi? Boşver. Herkes aynı şeye inanınca hakikate ihtiyacımız kalmayacak.

Son olarak, bu hakikat zehirlenmesi CHP, HDP vs kitlelerde de fazlasıyla var. Akıl yerine reflekslerle hareket edildikçe de bu devam edecek. Durup düşünmek, şüpheye düşmek bu delilik anında yapabileceğimiz en iyi şey muhtemelen.

 

Reklamlar

AKP’ye Sosyal Medyada Sansür mü Uygulanıyor?

Son zamanlarda AKP’ye sosyal mecralardan sansür uygulandığına dair havuz medyasında ciddi bir propaganda yapılıyor, denk gelmişsinizdir. Bu sansür iddiası iki başlıkta ilerliyor; Facebook’ta Yeni Şafak Gazetesi’nin 10 milyon takipçili sayfasının kapatılması ve Twitter’da #WeLoveErdogan hashtag’inin TT’den kaldırılması. Ayrı ayrı inceleyelim.

yeni-safak-iddia4

İddiaya göre Facebook, Yeni Şafak Gazetesi’nin 10 milyon takipçili Facebook sayfasını sansür amacıyla kapattı. Hakikaten de bir süre sayfa kapalı kaldı. Şu anda ise yayında ve 7,5 milyon takipçi ile Facebook macerasına devam ediyor. Na burada. Süreç nasıl gelişmiş, acaba neden kapatmışlar sorularına cevap verebilmek için dünyada en çok kullanılan ve en çok kabul gören sosyal medya ölçümleme servisi SocialBakers verilerine bakalım.

2016-04-06_1354

Kasım ayının başında sayfanın fan sayısı yaklaşık 5 milyonmuş. Nasıl olduysa ondan sonra bir artış başlıyor ve Kasım ortası-Aralık başı arasındaki 15 günde sayfaya +4 milyon takipçi geliyor. Facebook reklamlarıyla bu kadar kısa sürede bu kadar fan kazanmak mümkün değil. Ki maliyeti de inanılmaz boyutlarda olur. Yani bu seçenek mantıklı değil. Peki nasıl oldu bu artış? Facebook sayfalarının yönetim panelinde “mükerrer sayfaları birleştir” diye bir seçenek var. Buradan sayfa birleştirmesi yapılabiliyor. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok fan ancak sayfa birleştirme yoluyla yapılabilir. Hangi durumlarda sayfa birleştirmesi yapılabildiği Facebook yardım bölümünde ayrıntılı olarak anlatılmış. Meraklısı buradan inceleyebilir.

Eğer uzun zamandır sosyal medyacıysanız bilirsiniz, 2011-2013 yılları arasında (Facebook reklamları o  kadar yaygın değildi ve denetim pek yapılmıyordu) bu sayfa birleştirme yöntemiyle neredeyse her marka sayfasını büyüttü. Ha markanın haberi yoktur, eyvallah ama ajanslar bu yöntemi “yayılım” adı altında düzenli olarak kullandı. Misal o zaman 250 TL’ye aynı gün 50 bin takipçi alabiliyordunuz sayfanıza. Bu  işin piri olan dalyaraklardan birkaçı şu anda ajans sahibi ve bazı bazı “sektörün etik değerleri” falan diye tweet atıyorlar :)) Hatta, bilen bilir, 2013-2014’te pek çok markanın Facebook sayfasından ciddi fan düşüşü oldu. Sebebi de artık Facebook’un yazılımları sayesinde bu fake fan işini geriye doğru tarayabilmesiydi.

Yeni Şafak mevzuna dönecek olursak, diyelim ki hakikaten de Facebook Yeni Şafak’ın sayfasını sansür yüzünden kapattı. Peki neden tekrar açtı? Neden 2,5 milyon fan eksildi? Yeni Şafak neden şimdi sansür falan demiyor? Madem AKP’ye saldırı var, neden diğer havuz medyası üyelerine bir şey olmadı? Velhasıl konu sansür değil, usulsüz fan kazanma.

Twitter’da #WeLoveErdoğan hashtag’inin TT’den kaldırılması konusuna gelelim. Twitter’ın TT algoritması, suistimal edilmemesi için tam olarak tüm ayrıntılarıyla açıklanmasa da genel itibariyle bazı olmazsa olmaz kaidelere dayanıyor. Güncellik bunlardan biri. Yani a hashtag’iyle 1 ayda 10 bin tweet atılmasındansa, b hashtag’iyle 2 saatte 300 tweet atılması daha önemli. Geniş katılım bir diğer kriter. Yani a hashtag’ine 100 kişinin 10 bin tweet atmasındansa, b hashtag’iyle 500 kişinin 1000 tweet atması daha önemli. Kullanılan hashtag’in yeniliği de önemli bir kriter. Zira daha önce TT olmuş bir hashtag, eğer çok fazla sayıda yeni kullanıcı tarafından birim zamanda çok fazla tweet’lenmiyorsa tekrardan TT olması çok zor (hatta #OccupyWallStreet hahstag’inin TT’den düşmesine/düşürülmesine verilen resmi cevap bu şekilde). Meraklısı için şurada Buffer’ın blogundan güzel bir makale var.

#WeLoveErdoğan’ın TT’den düşürülmesi meselesine gelirsek, yukarıda açıklanan kaidelere uymayan bazı durumlar var. Misal, #WeLoveErdogan hashtag’i yeni değil. 2013’ten itibaren kullanılıyormuş. Dolayısıyla daha önce TT olduysa, tekrardan uzunca bir süre TT’de kalması pek mümkün değil. Bir yazılım yardımıyla incelemek lazım ama benim gördüğüm kadarıyla hashtag’deki hacmin önemli bir kısmı aynı hesapların düzenli olarak aynı hashtag’le içerik paylaşması şeklinde gerçekleşmiş. Tabii en büyük sorun çok fazla bot hesap kullanılması.

cevtcuzweaamhakrsm56faf531d81e1

Tüm bunların birleşiminde de hashtag kaldırılmış yahut TT’den düşmüş.

Velhasıl, insan önce bir çuvaldızı kendine batırmalı. Her türlü ali cengiz oyununa başvurup, her türlü suistimali deneyip, neticesinde “ama beni sansürlüyorlar” dersen olmaz.

 

Kaynak Yönetimi: Sineği Sikip Yağını Çıkartmak

 

Altta bir yurtdışı eğitim danışmanlığı firmasının asistan ilanı var. Lütfen detaylıca inceleyin, ibretlik zira.

2016-03-18_0039

Levant Education’ın aslında aradığı bir kişi değil, 3 departman; satış, pazarlama ve operasyon. Pazarlama faaliyetleriyle potansiyel müşterileri bularak lead yaratacak, satış faaliyetleriyle potansiyel müşterileri satışa çevirecek ve operasyon faaliyetleriyle satışa dönen/dönmeyen işlerin takibini yapıp arşivleyecek. Fakat verdiği ilanda bir “asistan” arıyor. Asistandan bunları yapması bekleniyorsa, müdür herhalde Babil Kulesi’ni yeniden inşa ediyordur.

Peki, hakikaten Levant Education’dakiler bu ilandaki işleri bir kişinin yapamayacağından haberdar değil mi? O kadar mı dünyadan uzaklar? Elbette değil. Temelde böyle ilanlar vermenin iki amacı oluyor anladığım kadarıyla. Birincisi, adayın bu işlerin tamamını yapamayacağının bilincinde olması, teklif edilecek cücük kadar maaşın kabul edilmesinde etkili bir neden oluyor. Ikincisi, aday iş tanımındaki görevlerin tamamını hiçbir zaman yerine getirecek vakte ve yetkinliğe sahip olamayacağı için işveren lehine sürdürülebilir bir gebelik durumu oluşuyor. Yeri geliyor maaşa zam isteyemiyor, yeri geliyor her gece 11’de çıkmayı sorun etmiyor falan.

Bildiğim taraftan örnek vereyim. Bazı bazı sosyal medyacı, dijital pazarlamacı ilanları görüyorum. SEO yapsın, CSS/html bilsin, Adwords/Facebook ads yalayıp yutmuş olsun, blog yazsın, görsel düzenleme yapabilsin, video montajlasın, stratejiden falan da anlasın, içerik üretsin, proje yönetme tecrübesi de olsun… Bu şartları sağlayan memlekette 10 kişi var, onlar da kendi işlerini yapıyor. Öyle olmasaydı da 3 bin TL karşılığında bu işi yapmazlardı. Kariyer sitelerinde farklı sektörler için benzer onlarca iş ilanı bulabiliriz, malum. Yani sorun sektörel değil. Iş yapma biçimiyle, zihniyetiyle alakalı. Dolayısıyla  “dünyanın en büyük 17. ekonomisi” olan Türkiye, rasyonellikle uzaktan yakından bağı olmayan bir işçi-işveren ilişkisi üzerine kurulu. Işveren, artık işçi ne kadar katlanırsa o kadar sömürme derdinde. Işçi, bir miktar tecrübe edinip daha iyi olabilecek bir yere kapağı atma derdinde. Fakat sorun zihniyet sorunu olduğundan, işçinin gideceği yer de gittiği yerden farklı olmuyor. Neticesinde 6 ayda bir iş değiştiren dev bir mutsuz çalışan ordusu ile kurumsallaşamadığı ve sürdürülebilir bir ekip oluşturamadığı için batmanın eşiğinde gezinen bir patronlar ordusu oluşuyor.

Memlekette kaynak yönetimi dediğin şey sineği sikip yağını çıkartmak. Bunu en iyi yapacak kişi de kariyer basamaklarını aslanlar gibi tırmanıyor. Işi iyi bilmesine gerek yok, patronun kaprislerini güncel etiketlerle bezeyip (proaktif, inovasyon, sinerji…) çalışanlara aktarabilsin yeter. O kadar ki, bence memleketin iş dünyasındaki en büyük sıkıntılardan biri şirketlerin hangi çalışana yahut teknolojiye ihtiyacı olduğu konusunda en ufak bir fikrinin olmaması. Yöneticiler bu konularda yönlendirme yapabilecek bilgiye haiz değil. 20 yıl önce bir yerlerden duyduğu şeyin halen geçerli olduğuna inanıyor.

Velhasıl, Türkiye’de bir işi ne kadar iyi bildiğinizin pek bir önemi yoktur. Önemli olan kimleri tanıdığınızdır. AKP’yle beraber sermayenin neredeyse hiçbir güçlükle karşılaşmadan el değiştirmesi bunun güzel bir göstergesi bana kalırsa. Bunun üzerine bir de “ama biz de onlara ekmek yediriyoruz gardaşım” pişkinliği eklenip olmadık işler, vizyonsuzluk, hafta sonu çalışmaları, aramalar, eğitim eksikliği, darlamalar vs eklenince çalışılacak en boktan memleketlerden biri olup çıkıyorsunuz.

Nefis bir örnekle bitirelim. Geçen sene, işinin önemli bir kısmı Türki Cumhuriyetler’de ihalecilik kovalamak olan biriyle toplantı yaptım. Işin büyük kısmını cemaat paslıyormuş. AKP, cemaatin üstünü çizince eleman battı. TR’nin özeti gibi.

Gezi deneyimi üzerine: “Biz” kimdir?

Malum, Gezi Direnişi’nin üzerinden neredeyse 2 yıl geçti. Devletin her uzantısını, akıl almaz çıkar ağlarını, satılık kalemleri, kanaat önderi yapılmaya çalışılan aptalları en ince ayrıntısına kadar gördüğümüz bir 2 yıl oldu. Gerçekliğin kaybolup sürreel’in baskın geldiği zamanlar yaşadık çokça. Soma faciası, tape festivali, Berkin Elvan’ın ölümü, IŞİD’in Kobane kuşatması, yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri, Davutoğlu-RTE kapışması… İleride tarih kitaplarında yazacak onlarca şey oldu bu 2 yılda. Gün gün Twitter’da akıl sağlığını kaybettiğine inandığım insanlardaki değişimi gördüm, üzüldüm.

Baştan söyleyeyim, bu yazının amacı AKP’yi eleştirmek değil. Bu yazı, Gezi Direnişi’ne katılan ya da destek veren insanların tartışmalarda sıklıkla kullandığı fakat pek de belirli bir anlam kümesine denk düşmeyen “BİZ” üzerine. Zira ben en temel sorunun, her tartışmada kullanılan ve artık bir meşrulaştırma sembolüne dönüşen bu gizemli “biz” mefhumunu tanımlamamak olduğuna inanıyorum. Ve müsaadenizle yakın çevremde gördüğüm “biz” örneklerine değinmek istiyorum.

Şahsen benim gördüğüm en sıkıntılı örnek, çalışanından günde 15 saat haftada 6 gün çalışılması gereken bir durumda anlayış bekleyen, dahası “işine geliyorsa” gibi tehditvari bir üslupla konuşan ajans sahibi bir dalyarağın Gezi Direnişi videosu çekmesiydi. Böyle janjanlı, dramlı video ha, boş değil. Ben, kendini “Gezici” olarak tanımlamaktan imtina etmeyen, o havayı soluduğu için gurur duyan biri olarak sokağa çıkma amaçlarımdan biri bu üstteki sığırlara dur diyebilmek. Her gün gerçekleşen iş cinayetlerine karşı ortak bir mücadele yürütebilmek, örgütlenebilmek, güvenli ve insani şartlarda çalışabilmek için bu sığırlara karşı olmamız lazım. Onların Gezi’yi sahiplenmesine, ondan çıkar sağlamasına karşı çıkmak lazım.

Yine Gezi Direnişi’nin en yoğun olduğu zamanlarda duymuştum bunu yakın bir arkadaşımdan. Arkadaşım, havaalanında Havataş’ın servisini bekliyor. İnsanlar sıra olmuşlar. İki türbanlı kadın geliyor, anlamıyorlar sıra olduğunu. Sıranın başına geçip bekliyorlar. İnsanlar uyarınca “kusura bakmayın” deyip sıranın sonuna gidiyorlar insan gibi. Fekat arkadaşın hemen arkasındaki kadın kolları başganı saçlı hanım “Artık kafalarını ne kadar sıkıyorlarsa o türbanla, hava gitmiyor, anlamıyorlar belli ki” diyor gayet duyulabilecek bir şekilde. “Beraber yaşam inşaa etmek” falan konuşurken güzel ambalaj oluyor elbet. Velakin biraz da içselleştirmek lazım. Hayatı boyunca hiçbir türbanlıyla konuşmamış Atatürkçünün, hiçbir Kürtle konuşmamış Türkün, hiçbir Aleviyle konuşmamış Sünninin ne düşündüğünün benim açımdan umumi heladaki kaka kadar kıymeti yok. Biz, ortak yaşam, dayanışma gibi kalıpları kullanmak da fiiliyata dökülmediğinde anlamsız.

Soma faciası zamanında biri Twitter’a yazmıştı: “Sokakta çöp toplayan işçiye selam vermeye, kolay gelsin demeye tenezzül etmeyen çocukların ağlaması bittiyse neler yapılabileceğini konuşalım” diye. Bence bugüne kadar yazılmış en doğru şeylerden biriydi. Yanlış anlaşılma olmasın, AKP elbette sonuna kadar suçludur Soma konusunda. Lakin, eğri oturup doğru konuşalım, büyük büyük konuşanların önemli bir kısmı sırf AKP yıpranacak, oy kaybedecek diye konuşuyordu. Formülü bile var artık bunun, içeriği görünce hangi motivasyonla yazıldığı az buçuk anlaşılıyor. Aynısı misal Özgecan Aslan cinayetinde de oldu. Herkes bir anda AKP’ye laf çakmaya başladı. Elbet haklılık payı var. Fakat elinizi vicdanınıza koyun, AKP’den önce kadınlar mükemmel mi takılıyordu? Kadına karşı şiddet AKP’yle mi başladı? Bu toplumsal bir sorun ve sorunun kaynağını doğru tespit edemezsek çözüm bulmak da imkansız hale geliyor. Karşıdan gelen kadını gösterip “yatırıcan bunu buraya, çatır çatır sikicen” diyen adamın Özgecan Aslan cinayeti için yazdığı duyarlı tweetleri görseniz oturup ağlarsınız.

Anlatılacak çok şey var aslında bu konuyla ilgili. Yine de burada örnekleri bitirmek lazım. Konu belli: “Biz” kimdir? Gezi Parkı’nın yıkılmasına izin vermeyip, Lice’de kalekol yapılmasını isteyen biriyle “biz” olur musunuz? Ya da çalışanından günde 15 saat, haftada 6 gün çalışmasını isteyen ajans sahibiyle? Türbanlı kadına hakaret eden biriyle? “Ermeniler de kaşınmasaymış” diyerek soykırımı savunanla? Cemevinin ibadethane sayılmasını istemeyen biriyle? LGBT tayfasını görünce ağzını gevşete gevşete “amk ibnesi” diyen biriyle “biz” olur musunuz? Ben olmam.

2832be5044c5c1bfd80fbd2eeaf2c0dd

Daha insani koşullarda bir yaşam istiyorum ve herkes için istiyorum. Diğer türlüsünün sürdürülebilir olmadığını biliyorum. Zira herkese ulaşmamış/ulaşmayı amaçlamayan bir refah düzeninde, bugün nefret ettiklerime dönüşmeden hayatta kalabilmem mümkün değil. Amaç kral olmak değil, tahtı parçalamak. Tahtı ele geçirmeye çalışanların da bugün küfrettiklerinden zerre farkının olmadığına inanıyorum.

Velhasıl, sadece AKP karşıtlığı üzerinden kurulan ortaklığın varacağı bir yer yok. İş artık “Biz”i herkesin dili döndüğünce tanımlamasında. Diğer türlüsü, kediye işkence eden iki sapık için yapılan yürüyüşte “Kahrolsun AKP” diye bağırma salaklığını geçmeyecek. Buna kafa yormak lazım.

“Hegel, Marx ve Gramsci’nin Türk siyasetindeki yeri nedir?”

“Hegel, Marx ve Gramsci’nin Türk siyasetindeki yeri nedir?”

Geçenlerde Çağıl M. Kasapoğlu’nun blogunda 2012 sonunda yayınlanmış, “Ömer Çelik, Hegel, Marx ve Gramsci” adında bir makaleye denk geldim.

Şimdinin Kültür ve Turizm Bakanı, makalenin yayınlandığı dönemin ise AKP Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik, Ingiltere’de King’s College Üniversitesi’nde bir konferansa katılmış. Öğrencilerden biri de “Hegel, Marx ve Gramsci’nin Türk siyasetindeki yeri nedir? Ne olabilir?” diye bir soru sormuş. Ömer Çelik şöyle bir cevap veriyor;

“Avrupa’daki sağ ve sol Türkiye’de yer değiştirdi. / Sol gelenek devlet üzerinden, devletçilik üzerinden ekonomik gelişme sağlanacağını düşünmüştür. Sağ gelenek ise ekonomi, ekonomik gelişme üzerinden demokratikleşmenin sağlanacağını düşünmüştür. / Egemenliği politik iktidar olarak kabul edelim. Hegemonyayı da kültürel iktidar olarak kabul edelim. AK Parti’den önce politik iktidarı elde edenler, halkın sahip olduğu kültürel iktidarı reddediyorlardı. / O kültürel iktidar üzerinden politik iktidarı elde etmeye çalıştığınızda, önünüze çeşitli siyasi engeller çıkabilir. / O sebeple kültürel iktidarı temsil eden partiler çevre partiler olarak kaldı, politik iktidarı temsil eden partiler merkez partiler olarak ortaya çıktı. / … bu gerilim sonucunda politik sistem çöktü. / AK Parti kültürel iktidarı temsil ederek politik iktidarı yeniden kurguladı. Yani AK Parti bir bakıma kültürel iktidar ile politik iktidar ilişkisindeki praksis noktasıdır Gramsci’nin tabiriyle. / Dolayısıyla AK Parti burada yeni bir politik iktidar alanı, yeni bir egemenlik alanı kurmuş olmuyor, tam tersine halkta temsil edilen değerler üzerinden egemenliği yeniden inşa etmiş oluyor. / Bölge halklarının temsil ettiği kültürel iktidarın politik iktidara dönüşme süreci Arap Devrimi’dir, bunu tam olarak destekliyoruz. / Dolayısıyla 10 yıl sonra 20 yıl sonra AK Parti siyaset sahnesinde bu kadar güçlü olmasa bile, halklar var olacağına göre, bu kurulan politik sistem gücünü kültürel iktidardan alacağı için devam edecektir…”

(Not: Üstteki alıntıda / işareti kullandığım yerler önceki ve sonraki cümle arasında başka cümle olabileceğini gösteriyor. Her ne kadar Çağıl Kasapoğlu’nun makalesinde cümleler art arda olsa da aynı tırnak içinde yazılmamış. Arada farklı bir şey söylenmiş olma ihtimali var, not düşelim.)

Açıkçası, Ömer Çelik’in söyledikleri ilgimi çekti. Hele ki kamusal alanda sadece vasatlığın görünürlük kazanabildiği günümüz siyasi ortamında  AKP politikalarını Marx, Gramsci gibi taşaklı teorisyenler üzerinden açıklamaya çalışmak nereden baksan önemli mesele. Gerçi konuşma 2012’de gerçekleşmiş. Ama ben Ömer Çelik’in bugün de aynı düşüncelerin arkasında olduğunu düşünüyorum. Zira Ömer Çelik’in devrim olarak adlandırdığı “kültürel iktidarın politik iktidara dönüşme süreci”, Gezi sonrasında neredeyse tüm AKP yetkilileri tarafından defalarca zikredilen “Milli İrade” lafıyla, “Sandığa gel” atarıyla temsil edildi, halen de ediliyor.

O zaman soru belli; Bir meşrulaştırma aracı olarak “Çoğunluk”, kamusal alanda her durumda geçerli bir kriter olmalı mıdır?

5452c3610af038646c88ebfb_1414794077194_2048

Adolf Hitler’in (söylediği iddia edilen) meşhur “İnsanların çoğunun muhakeme yeteneğinin olmaması, muktedirler için ne büyük bir nimettir” lafı halen geçerliliğini koruyor. Hele ki Türkiye gibi katliamlarla dolu geçmişiyle barışması daha zor olan ülkeler için, muhakeme yeteneği olan bireyler toplumdan dışlanması gereken ve düzenli olarak marjinalleştirilen kişilere dönüştürülür. Türkiye tarihinde azınlıkların tamamına sistematik olarak bu marjinal yaftası yapıştırıldı, hala da yapıştırılmaya devam ediyor. Gezi zamanı Tayyip Bey’in ağzından düşmeyen “marjinaller” lafını hatırlayın. Yahut, Gezi Parkı’na polisin gireceği zaman “sizler iyi çocuklarsınız ama aranızda marjinaller var” diye anons yapan polis müdürünü hatırlayın. Marjinalin sınırını belirlemeden “makbul”u tanımlayamazsın. Buna bağlı olarak da marjinallik eşiği ne kadar düşerse, o kadar diktatörleşme olur diyebiliriz herhalde.

Madem günümüz baskın siyasi gücü AKP ve İslam, örneğimizi de o taraftan verelim. Cahiliye döneminde Arap coğrafyasındaki bazı kabilelerde kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bilinmektedir. Bunun Arap coğrafyasının tamamında geçerli bir gelenek olduğunu varsayalım. Yani üstte, toplumsal dizayn çalışmasına payanda yapıldığını söylediğimiz çoğunluğun/milli iradenin/kültürel iktidarın yeni doğmuş kız çocuklarını diri diri gömerek öldürmeyi meşru kabul ettiğini düşünelim. Bu durumda çoğunluğun kanaati politik iktidara yansımıştır deyip demokrasi güzellemesi yapılabilir mi? Peki, Hz Muhammed ve Islam kültürünün yayılmasıyla beraber bu geleneğin değişmesini nasıl açıklamak gerekir? Zira bu örnekte birebir “Milli İrade’ye saygısızlık”ı görmekteyiz. Tarihsel gelişimine baktığımızda Hz Muhammed ve Islam kültürü, erken dönemlerindeki sosyal yapı içerisinde, şimdiki iktidarın küfür gibi kullandığı “marjinal”e denk düşüyordu. Ki yapısı gereği sosyal hareketlilikler, marjinalden genele doğru ilerlemek zorundadır.

Bir diğer önemli konu da çoğunluğun kanaatinin nasıl oluştuğuyla alakalı. Güncel şartları göz önünde bulundurarak konuşursak; medyanın neredeyse tamamen iktidar ya da iktidar adaylarının sözcülüğünü yaptığı, alternatif hiçbir görüşün görünürlük kazanamadığı, devlet aygıtlarının her alanda iktidarın propagandasını yaptığı bir durumda “Milli İrade”nin “İrade”sinden bahsetmek mümkün müdür? Bir aralar biraz bu konuyla da alakalı şöyle bir şey yazmıştım; “Kim kendini bir kavme benzetirse, o da onlardandır“.

Son olarak, insan davranışları ve iradeyle ilgili olarak Asch Deneyi ve Milgram Deneyi‘ni incelemek elzem.

Velhasıl, çoğunluğa güzelleme düzmek en temelinde farklı düşünceye karşı kinin ve yeni şartlar içerisinde iktidarı kaybetme korkusunun temsilidir.

“Ben en çok şeytanı oynarken aziz gibi görünürüm”

“Ben en çok şeytanı oynarken aziz gibi görünürüm”

Soma katliamıyla ilgili yazılacak, konuşulacak onlarca şey var. Biz, biraz daha kolektif yavşaklık ekseninde konuşalım. Öncelikle her felaket haberi sonrasında profil fotoğrafını, cover görselini vs değiştiren, başsağlığı mesajı yayınlayan markaların samimiyetsizliği üzerinde durmanın elzem olduğunu düşünüyorum. Zira Türkiye’nin en büyük markalarının tamamı bu görsel değiştirme, mesaj yayınlama işine girdiler. Ancak sormak lazım, bu markaların herhangi bir maden ortaklığı hiç mi yok acaba? Ya da bu maden işletmeleri finansmanı nasıl karşılıyor? Soma özelinde az kurcalasak nasıl bağlantılar çıkacak kim bilir.  Elbette ki sistemdeki tüm öğeler birbirlerine göbekten bağlı. Dolayısıyla her katliamın ardından “yhaa çok üzülüyomm” tripleri markalar açısından pek samimi olmuyor. Neden? Çünkü o maden işçisinin aylık 1100 TL’ye bok gibi şartlarda yerin bilmem kaç bin metre yerin altında çalışmasına neden olan bu markalar aslen. Markalar demişken, bankaların hızlıca “bütün kredileri siliyoruz” yavşaklığı da bayağı iyi oldu. Misal her banka kaç kişinin borcunu sildiğini açıklasa ya. Bir de kredi sigortası konusu var ki, tam şahanelik. Kredi borçlarını siliyoruz dedikten sonra “ama kredi alırken sigortalanmıyor muyuz, o ne sike yarıyor” sorusuna karşı bazı bankalar ikinci bir açıklama yayınlayarak “sigorta karşılarsa da parayı ailelere vereceğiz” dedi. Kimse ses etmese bütün memleketi ayakta sikmeye çalışacaklardı. Diğer taraftan sorumluluğu tamamen markalara yıkmak da doğru değil. Daha derin bir sorun var. Hepimiz belki şimdi iş güvenliği, sendika, örgütlenme diye konuşuyoruz ama bir düşünün kaçınızın sigortası aldığı maaştan yatırılıyor? Çalışma ortamındaki haklarınız güvence altında mı?  Düzenli olarak mesai yapıp mesai ücreti alabilen kaç kişi var? Sendikaya girmek isteyince kovulmayacağınıza emin misiniz? Dolayısıyla tüm memleket süper şartlara sahipti de sadece Soma’da şartlar kötüydü diyemeyiz. Demem o ki Soma’daki rezil çalışma şartlarını meşrulaştıranlardan biri de biziz. Son olarak da Metin Feyzioğlu’yla ilgili iki kelam etmek isterim. Soma katliamından sonra yazdığı tweet’lerden birkaçı aşağıda. Image Baskın Oran’ın T24’te yayınlanan son yazısında Metin Feyzioğlu’nun 2009’da Bursa Kemalpaşa’da 19 işçinin ölümüyle sonuçlanan grizu patlamasında ruhsat sahibinin avukatlığını yaptığını öğreniyoruz.  Velhasılı sadece AKP değil, herkes suçlu. Gerçekten bir çözüm arıyorsak en temelden başlamak zorundayız. En başta da kurban ve katilleri birbirinden ayırmamız lazım.

“Kim kendini bir kavme benzetirse, o da onlardandır”

“Kim kendini bir kavme benzetirse, o da onlardandır”

Cümle Ebu Davut isimli muhaddise, hadis bilginine ait. En azından alıntıyı yapan AK Parti Istanbul Milletvekili Gülseren Topuz öyle söylüyor, inanmak icap eder.

Peki bu cümle nasıl oldu da bu yazının başlığı oldu? Açıklayayım. Malum yerel seçim “savaş”ları yurt sathını sardı. Geçtiğimiz günlerde AKP Istanbul Milletvekili Gülseren Topuz, AKP Istanbul BB Başkan adayı Kadir Topbaş’ın ne kadar dini bütün olduğunu, rakiplerinin ise Müslümanlığa ne kadar aykırı hareket ettiğini cümle aleme göstermek için başlıktaki cümleyi alıntılayarak bir fotoğraf paylaştı Twitter hesabından. Fotoğraf, gayrımüslimlerle toplantı yapan CHP Istanbul BB Başkan adayı Mustafa Sarıgül’e ait. Tweet aşağıda:

Image

AKP milletvekili Gülseren Topuz’un #SarıgulunGercekYuzu hashtag’ini kullandığını ve alıntının ardından “Müslümanız Elhamdülillah” yazdığını da atlamayalım.

Yine geçtiğimiz günlerde, hatta tam olarak Noel’de, Kadıköy Iskele Camisi’nin duvarındaki elektronik panoda yer alan ayet pek çok kişiyi rahatsız etti.

Image

Camimizin panosunu süsleyen bu ayet Maide Suresi’nden. 51. Ayet. “yhaa ben Kürtleri sevmiyorummm“un dini versiyonu aslında. Nefret söyleminin de güzel bir örneği. Neyse, dini boyutu çok da bu yazının konusu değil.

Bu görsel sosyal medyada dolaşıma girdikten sonra haklı olarak ortak bir tepki oluştu. “Bari adamların dini bayramında yapmayın lan“da anlaştık sıradanlaşan faşizmle. Ancak bununla ilgili olarak “yani bence sorun yok bunda. Gidin öldürün demiyor ki, arkadaşlık etmeyin diyor” diyenler vardı. Bu yazının asıl amacı bu arkadaşlar. Zira belli ki bu arkadaşlar Hrant Dink’i katleden Ogün Samast’ın “doğuştan kötü” olduğuna inanıyorlar. Ya da hırsızlık yapan birinin genlerinde bir sorun olduğunu düşünüyorlar. Kamusal alandaki pratiklerin, insanı ne kadar dönüştürebileceği hakkında pek bir fikirleri yok belli ki.

Kaba bir tanımla devlet, egemen sınıf bloğunun hegemonyasını devam ettirmesini güvence altına alan yapıdır. Egemen sınıfın hegemonyasını devam edebilmesi için üretim gücünün ve üretim şartlarının yeniden üretilmesi gerekir ki sikiş sürdürülebilir olsun. Louis Althusser bu yeniden üretim için devletin iki şeye ihtiyacı olduğunu söyler; devletin ideolojik aygıtları ve devletin baskı aygıtları. Direniş zamanı canları öldüren, kör bırakan, sakatlayan bu baskı aygıtlarıydı. Yani söylenildiğinde gelir kafana vurur. Asıl mesele üretim şartlarının yeniden üretimi, çünkü bu zor. Ayda 700 TL maaş alarak 3 çocuk okutmaya çalışan birine bu durumun normal olduğunu kabullendirmek takdir edersiniz ki kolay olmaz. Tam da bu noktada ideolojik aygıtlar devreye giriyor. Kah AKP milletvekili Gülseren Topuz’un tweet’inde, kah Kadıköy Iskele Camisi’nin duvarında karşımıza çıkıyor bu ideolojik aygıtlar. Sadece buralarda değil elbette. Babadan “oğlum Alevilerin evine gitme” cümlesini duyduğumuzda da, lisede din hocası “Yav Budizm resmen gerizekalılık” dediğinde de ideolojik aygıtlarla etkileşime gireriz. Ve neticesinde din, aile, okul ve medya referansları ile Müslümanların sadece Müslümanlarla arkadaşlık etmesi gerektiğini kabulleniriz. Misal bu örneklerden sadece biri. Milliyetçilik, homofobi, seksizm vs hepsi için bu ideolojik aygıtlarla defalarca etkileşime giriyoruz. Ve bu aygıtların köklerimize ektiği önyargılarla yaşıyoruz.

Asıl konumuza dönersek, Noel’de caminin duvarında yazan “Hıristiyanlarla ve Yahudilerle arkadaşlık etmeyin” lafı, faşizmin sıradanlaşması ve normalleşmesi açısından önemli. Çünkü, sanki ortada bir nefret söylemi yokmuş gibi bunu normal kabul ettiğimizde Ogün Samast’lar Hrant Dink’leri öldürmeye devam edecek. Bunun önüne geçmezsek Roboski’ler bombalanmaya, Fetus Okey’ler karakollarda öldürülmeye devam edecek.

Avrupalılar Amerika’ya ilk gittiğinde, Kızılderilileri öldürme emri verilmiş. Pek çoğu kabul etmemiş. Sonrasında Vatikan devreye girip “Tanrı, yerli halkın içine ruh üflememiştir, dolayısıyla onların ölümü cinayet sayılmaz” diye fetva çıkarmıştır. Sonrası malum. Gerçi o kadar uzağa gitmeye de gerek yok. Maraş Katliamı da cuma vaazında ve cami çıkışında gaza getirilen bir cemaat ile yapıldı.

Bu keyifsiz yazıyı güncel bir Kelebek Etkisi tanımı ile bitirelim: AKP milletvekilinin yazdığı bir tweet ya da caminin duvarına asılı elektronik panoda yer alan bir ayet, Suriye’de bir katliama dönüşebilir. Üstelik işin içinde silah dolu TIR’lar ve MİT yokken bile.