“Kim kendini bir kavme benzetirse, o da onlardandır”

“Kim kendini bir kavme benzetirse, o da onlardandır”

Cümle Ebu Davut isimli muhaddise, hadis bilginine ait. En azından alıntıyı yapan AK Parti Istanbul Milletvekili Gülseren Topuz öyle söylüyor, inanmak icap eder.

Peki bu cümle nasıl oldu da bu yazının başlığı oldu? Açıklayayım. Malum yerel seçim “savaş”ları yurt sathını sardı. Geçtiğimiz günlerde AKP Istanbul Milletvekili Gülseren Topuz, AKP Istanbul BB Başkan adayı Kadir Topbaş’ın ne kadar dini bütün olduğunu, rakiplerinin ise Müslümanlığa ne kadar aykırı hareket ettiğini cümle aleme göstermek için başlıktaki cümleyi alıntılayarak bir fotoğraf paylaştı Twitter hesabından. Fotoğraf, gayrımüslimlerle toplantı yapan CHP Istanbul BB Başkan adayı Mustafa Sarıgül’e ait. Tweet aşağıda:

Image

AKP milletvekili Gülseren Topuz’un #SarıgulunGercekYuzu hashtag’ini kullandığını ve alıntının ardından “Müslümanız Elhamdülillah” yazdığını da atlamayalım.

Yine geçtiğimiz günlerde, hatta tam olarak Noel’de, Kadıköy Iskele Camisi’nin duvarındaki elektronik panoda yer alan ayet pek çok kişiyi rahatsız etti.

Image

Camimizin panosunu süsleyen bu ayet Maide Suresi’nden. 51. Ayet. “yhaa ben Kürtleri sevmiyorummm“un dini versiyonu aslında. Nefret söyleminin de güzel bir örneği. Neyse, dini boyutu çok da bu yazının konusu değil.

Bu görsel sosyal medyada dolaşıma girdikten sonra haklı olarak ortak bir tepki oluştu. “Bari adamların dini bayramında yapmayın lan“da anlaştık sıradanlaşan faşizmle. Ancak bununla ilgili olarak “yani bence sorun yok bunda. Gidin öldürün demiyor ki, arkadaşlık etmeyin diyor” diyenler vardı. Bu yazının asıl amacı bu arkadaşlar. Zira belli ki bu arkadaşlar Hrant Dink’i katleden Ogün Samast’ın “doğuştan kötü” olduğuna inanıyorlar. Ya da hırsızlık yapan birinin genlerinde bir sorun olduğunu düşünüyorlar. Kamusal alandaki pratiklerin, insanı ne kadar dönüştürebileceği hakkında pek bir fikirleri yok belli ki.

Kaba bir tanımla devlet, egemen sınıf bloğunun hegemonyasını devam ettirmesini güvence altına alan yapıdır. Egemen sınıfın hegemonyasını devam edebilmesi için üretim gücünün ve üretim şartlarının yeniden üretilmesi gerekir ki sikiş sürdürülebilir olsun. Louis Althusser bu yeniden üretim için devletin iki şeye ihtiyacı olduğunu söyler; devletin ideolojik aygıtları ve devletin baskı aygıtları. Direniş zamanı canları öldüren, kör bırakan, sakatlayan bu baskı aygıtlarıydı. Yani söylenildiğinde gelir kafana vurur. Asıl mesele üretim şartlarının yeniden üretimi, çünkü bu zor. Ayda 700 TL maaş alarak 3 çocuk okutmaya çalışan birine bu durumun normal olduğunu kabullendirmek takdir edersiniz ki kolay olmaz. Tam da bu noktada ideolojik aygıtlar devreye giriyor. Kah AKP milletvekili Gülseren Topuz’un tweet’inde, kah Kadıköy Iskele Camisi’nin duvarında karşımıza çıkıyor bu ideolojik aygıtlar. Sadece buralarda değil elbette. Babadan “oğlum Alevilerin evine gitme” cümlesini duyduğumuzda da, lisede din hocası “Yav Budizm resmen gerizekalılık” dediğinde de ideolojik aygıtlarla etkileşime gireriz. Ve neticesinde din, aile, okul ve medya referansları ile Müslümanların sadece Müslümanlarla arkadaşlık etmesi gerektiğini kabulleniriz. Misal bu örneklerden sadece biri. Milliyetçilik, homofobi, seksizm vs hepsi için bu ideolojik aygıtlarla defalarca etkileşime giriyoruz. Ve bu aygıtların köklerimize ektiği önyargılarla yaşıyoruz.

Asıl konumuza dönersek, Noel’de caminin duvarında yazan “Hıristiyanlarla ve Yahudilerle arkadaşlık etmeyin” lafı, faşizmin sıradanlaşması ve normalleşmesi açısından önemli. Çünkü, sanki ortada bir nefret söylemi yokmuş gibi bunu normal kabul ettiğimizde Ogün Samast’lar Hrant Dink’leri öldürmeye devam edecek. Bunun önüne geçmezsek Roboski’ler bombalanmaya, Fetus Okey’ler karakollarda öldürülmeye devam edecek.

Avrupalılar Amerika’ya ilk gittiğinde, Kızılderilileri öldürme emri verilmiş. Pek çoğu kabul etmemiş. Sonrasında Vatikan devreye girip “Tanrı, yerli halkın içine ruh üflememiştir, dolayısıyla onların ölümü cinayet sayılmaz” diye fetva çıkarmıştır. Sonrası malum. Gerçi o kadar uzağa gitmeye de gerek yok. Maraş Katliamı da cuma vaazında ve cami çıkışında gaza getirilen bir cemaat ile yapıldı.

Bu keyifsiz yazıyı güncel bir Kelebek Etkisi tanımı ile bitirelim: AKP milletvekilinin yazdığı bir tweet ya da caminin duvarına asılı elektronik panoda yer alan bir ayet, Suriye’de bir katliama dönüşebilir. Üstelik işin içinde silah dolu TIR’lar ve MİT yokken bile.

Reklamlar

Sana empati besledim, 10 yaşına girdi!

Türkiye’de ana akım medyaya fazla maruz kalmış kişilerde ciddi bir empati sorunu var. Gerçi Türkiye’ye özel bir durum değil ama bizdeki fazla etkili. Örneklerle açıklayayım.

Yanılmıyorsam 2 sene evvel, hanımla beraber Antalya’ya tatile gitmiştik. Hanımın orada bir arkadaşı varmış üniversiteden, daha biz Antalya’ya gitmeden rakı içeriz diye konuşmuşlar. Biz de kalktık gittik tabii. Tanıdığım bütün Yıldırım’lar denyo olduğu için hanımın arkadaşına da bu yazıda müsaadeniz olursa Yıldırım demek istiyorum. Yıldırım aslen iyi çocuk. Anası ölmüş, babasıyla beraber yaşıyor Antalya’da. Araplara, çiçekler daha güzel gözünsün diye beraber paketlenen yeşil sikimsonik bitkilerden satmak üzere bir iş var aklında, yapabildi mi bilemem. Kısacası aslında düzgün, efendi biri. Her rakı masasında olduğu üzere konu siyasete gelip dayanıyor. Evvela memleketimizde insanın hayatını fazlasıyla çevreleyen otoritenin sınırlandırılması, devletin birey üzerindeki tahakkümü üzerine bir miktar konuşuyoruz. Derken konu vicdani redde geliyor. Ben, vicdani reddin bir hak olarak tanımlanması ve anayasaya geçmesi gerektiğini söylüyorum. Yıldırım ne yapıyor?  “Sen gitmezsen, ben gitmezsem kim gidecek ağbi?” denyoluğuna başvuruyor. Ulan güzel arkadaşım, sana ne amk? Sen neden devletle empati kuruyorsun ki sığır? Bırak onu devlet düşünsün. Hayatından zaman çalınan sensin, benim. Bildiğin hapis hayatı yaşıyoruz orada. Biz birbirimizi düşünsek ya.

KAMU SPOTU: Böyle konuşunca halkı askerlikten soğutuyorum sanılmasın. Alnımın akıyla askerliğimi yapmış biriyim. Her milli maçtan sonra Türkiye’de üretilen arabama biner, zafer turumu atarım. Kareoke’ye gidip Onuncu Yıl Marşı söylemişliğim de vardır. Böyle bir insanım.

Velhasıl aslında Yıldırım’ı, naif dünyasını sevmiştim. Lakin Yıldırım denyo çıktı. Yıldırım’la anlaşmaya çalıştım ama kafam da bayağı güzeldi, olmadı. Önümüzdeki Yıldırım’lara bakacağız artık.

Bu empatiyi yanlış tarafla kurma rahatsızlığı Yıldırım’a özgü değil elbette. Her yerde var. Misal, bir ara Friendfeed’de bir sosyal medyacı ile tartışmıştık. Konu Facebook’un aslında silmiş olması gereken bazı fotoğrafları silmediğine dair ortaya çıkan bir haber. Bilmem nerede biri, bir gün, aslında 3 sene önce Facebook hesabından silmiş olduğu fotoğraflarını tekrar Facebook’unda görür ve olaylar gelişir. Dava falan açılmış. Üzerine de internet aktivistleri bir bildiri yayınlamış, kişisel gizlilik konusunda sosyal mecraların şeffaflaşması ve denetlenebilirliği üzerine laf söylemişler. Bir gencimiz tüm bunları okuyup “Beğenmiyorsan girmeyeceksin kardeş Facebook’a” diyor. Yahu mal değneği, ulan davar, Facebook babanın malı mı? Sen neden Facebook’un sahibiyle empati kuruyorsun ki? Tek gelir kaynağı senin verilerin yardımıyla oluşturduğu reklam modeli olan mecranın derdi seni neden geriyor? Aptal mısın? Sen sömürülen taraftasın denyo.

Güncel örneklerden de verelim tabii. Misal, direnişin başlarında Lice’de Medeni’nin öldürülmesi. Insanlar kalekol/karakol istemiyoruz diye yürüyorlar. Asker ateş açıyor. Medeni öldürülüyor. 8 kişi de arkasından yaralanıyor. Yani insanlar kaçarken arkalarından ateş açmışlar. Allame olmaya gerek yok bunu anlayabilmek için, değil mi? Azıcık geçmişe bakıyoruz, daha 1993’te asker Lice’yi yakmış. Bunu yapan askerin orada bulunması bile büyük sorun, bir de kalkıp kalekol/karakol artık her ne sikimse ondan inşaa ediyorsun. Üstelik “barış süreci” devam ediyor. Şimdi bunun üzerine pek çokları uyuşturucu merkezi, o yüzden öyle oldu diyor. Bir yerin uyuşturucu merkezi olması sivil insanların üzerine ateş açmayı meşrulaştırmadığı gibi aynı zamanda bazı kanıtlar da ortaya koymayı gerektirir. Misal hemen sonrasında BDP, Lice’deki olayları ve uyuşturucu konusunu görüşmek üzere önerge verdi ama elbette yine #kabuledilmedi 😦 Neyse, konudan sapıyoruz. Yine olay üzerine Kadıköy’de yürüyüş yapıldı, bayağı gündem oluştu, konuşuldu. Ama özellikle ulusalcı tayfa, sanki devlet tarafından Gezi direnişinin başından beri öldürülmüyor, kör bırakılmıyor, aşağılanmıyor, yaralanmıyormuş gibi  “Tabii ki devlet istediği yere karakol inşaa edecektir, orayı teröristlere mı bırakalım” lafbazlığına girdi. Ee madem direkt devletle empati kuracaksın, bırak o zaman Gezi’yi, devlet yapsın Topçu Kışlasını. Veyahut, Gezi’de hayır öyle şey mi olurmuş diye reddettiğin referandumu yaptır bakalım Lice’de? Valhasıl, empatiyi köyü yakılan Liceliyle kurmak yerine orduyla, askerle, devletle kuruyorsun sonuçta.

Demem o ki güzel kardeşim, sen devlet değilsin, şirket değilsin, haki cepli kıyafetlerin değilsin 🙂 Ezilenle empati kurmazsan işimiz zor. Çünkü ya hep beraber ya hiç birimiz.

Özet: Antalya merkezi bok gibi. Gitmeyin.

Özgür Ülke, Telekinezi Usulü Suikast ve Iç Mihraklar Üzerine

Özgür Ülke, Telekinezi Usulü Suikast ve Iç Mihraklar Üzerine

Namlı animeci/mangacı Katsuhiro Otomo’nun 1995 yapımı Memories adlı bir anime filmi vardır. 3 kısa animeden oluşur; Magnetic Rose, Stink Bomb ve Cannon Fodder. Bizi ilgilendiren son anime olan Cannon Fodder.

Cannon Fodder, yatağın başucundaki mekanik çalar saatin sesiyle başlar. Bir çocuğun odasıdır burası. Alarmın çalmasıyla beraber çocuk üniformasını ve kepini kapıp, aynanın karşısında içindeki askere selamını çakarak görev yerine koşar. Nöbet değişimi yapılır ve bizim çocuk düşmanı beklemeye, vatanını savunmaya başlar. O olmasa diğerleri rahat uyuyamaz zira (“Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır stayla“). Gün geçer gider. Arada bir şeyler olur elbet. Kısa animenin sonunda odasına giden çocuk üniformasını çıkarıp uyur ve anime biter. İzlemek isteyenler için video burada.

Cannon Fodder steampunk türünün iyi bir örneği olmasının yanında, çok da başarılı bir distopyadır. Çünkü aslında düşman yoktur, diğer pek çok ünlü distopya örneğinde olduğu gibi. Bütün şehrin tek amacı şehri savunmak, topları her an saldırabilecek düşman için hazır tutmaktır. Olmayan düşmana karşı.

Türkiye’de siyasetin seyri direnişçiler açısından böyle olmasa da AKP açısından bundan pek farklı değil. Hatta çoğunlukla şaka ile siyaset arasında bir fark görmediklerini düşünüyorum.

Olayları biraz dışına çıkıp düşünmek her zaman iyidir. Zira içerisindeyken insan pek çok detayı, daha doğrusu belirleyici olabilecek detayı atlayabiliyor. Kim demişse çok yaşasın, adı gelmiyor aklıma, “Hangi göz aynasız kendini görebilir?“.

Temelde ana öğeler şunlar; Gezi Parkı yıkılmak üzere karar alınıyor. Ama mahkeme kararı yok. Direnişçiler -takriben 200-300 kişi- çadırlarıyla beraber Gezi Parkı’na gidiyor, yıktırmayacağız diyor. Tabii bu tepkinin kolektif bir geçmişi var; HES’ler yüzünden kuruyan nehirler, Fukushima faciasından sonra nükleer santrali nereye kuralım da ekonomimiz alsın yürüsün çığırtkanlıkları, hala kullanılan termik santraller, Hasankeyf gibi medeniyet beşiğinin sular altında kalma tehlikesine karşı kimsenin tepki vermemesi, kazılar sırasında çıkarılan Bizans gemilerinin “bizde bunlardan çok var” diye tabir caizse hurdacıya verilmesi, Topkapı Sarayı’ndaki padişah tahtını makam odasına aldıran müze müdürü, Ağaoğlu’na tahsis edilen ormanlar, kentsel dönüşüm adı altında fakir fukaranın on yıllardır yaşadıkları yerden zorla çıkartıp TOKİ kamplarına sürülmesi ve insanların orada tutunamayıp yersiz yurtsuz kalması, Taksim’in toplu gösterilere sonsuza dek kapatılması için yayalaştırma projesi… Daha onlarca örnek var. Velhasıl, hani bir “kırılma anı” olur ya, o Gezi Parkı oldu pek çokları için.

tear-gas-turkey

Lakin kitle bin kişi bile değildi. Derken bir sabah zabıtalar, polis eşliğinde gelerek direnişçilerin çadırlarını yaktı. Dövdüler, gözaltına aldılar. Sırrı Süreyya baba, gitti dev gibi dozerin altında durdu. Yıktırmam, mahkeme kararını getirin dedi. Darp edildi, yaralandı. 31 Mayıs akşamı on binler bu vicdansızlığa dur demek için, geçmişte hiçbir gösteri tecrübeleri olmasa da kocaman vicdanlarıyla dikildi meydana. Şarkılar söyledi, sloganlar attı -Kürtler yine halay çekiyordu- ve direndi. Polis saldırdı, şehrin göbeğini gaz bulutuna çevirdi. Her şey gaz ve toz bulutundan peydah oldu derlerdi, bilememişiz. Kaldırım taşlarının altında kumsallar varmış, öğrendik. Onlar saldırdı, biz direndik. Ankara, Eskişehir, Antakya, Gazi Mahallesi, Adana, Izmir, Kayseri… Daha onlarca yer. Bir baktık o güne kadar “ibne” dediğimiz kolumuza girmiş kardeşi gibi koruyor bizi. Küfrümüze katık ettiğimiz “Ermeni dölü” bize atılan kapsüle göğsünü siper ediyor. Her gün öldürülen kadınlar en önde. Bu toprakların en kadim direnişçileri Kürtler bir yandan direnip bir yandan halay çekiyor. Bir bakıyorsun daha sert saldırınca vicdansızlar, soluğu bir trans bireyin evinde almışız. Hani her gün öldürülen ama gazeteye bile çıkamayacak kadar öteki olan. Aleviler var arkamızda, bir olmaya gelmişler. Tipine bakıp “hipster la bu” dediğimiz kişi barikatın en önünde. 70 yaşında Türk bayrağını kapan amca ve teyze var yanımızda. İşçiler, sokak çocukları, fişlenenler, zenginler, fakirler, engelliler… Çarşı, Tek Yumruk, Vamos Bien’in ne büyük olduğunu, futbolun ne güzel olduğunu anlıyoruz. Anneler geliyor sonra, el ele Gezi’ye tampon bölge oluşturuyor. Gezi’deki ağaçların üzerinde Reyhanlı’da Roboski’de katledilenlerin adı yazıyor. Hrant Dink caddesi bile var orada. Bostan var, mutluluk var, umut var. Para yok, ayrımcılık yok, sadece kardeşlik var. Sonra dağıtıyorlar yuvamızı. Eli sopalı satırlı tipler peydah oluyor polisin arkasında. Kıstırdıklarını dövüyorlar acımasızca. Ellerinde sopalarla, polis Istiklal’i boşalttıktan sonra gövde gösterisi yapıyorlar. Direniyoruz, duruyoruz bir yerde öylece. “Durarak polise mukavemet gösterdi” deyip gözaltına alıyorlar. Daha fazla duruyoruz. Binlerle.

Image

Sosyal medyada örgütleniyoruz. Her yer Gezi Parkı deyip dağılıyoruz. Konuşuyoruz, anlamaya çalışıyoruz birbirimizi. Kardeşlerimizi yitiriyoruz yolda. Ethem’i, Mehmet’i, Abdullah’ı, Ali Ismail’i, Medeni’yi… Basamaklardan  düşerek ölen polis kardeşimizi de bağrımıza basıyoruz. Gözünü kaybeden 11 kardeşimiz, 7500 yaralımız var. Yaralılara yardım eden doktorlara soruşturma açılıyor. Haksızlığın karşısına dikilen avukatları dövüyor polis. Taksim’de çantasında maske takanları gözaltına alıyorlar. TMMOB’yi basıyorlar. Üyelerin evlerinde arama yapıyorlar karar olmaksızın. Direniyoruz. Hala direniyoruz. Sapasağlam buradayız.

Peki diger tarafta, AKP tarafında neler oluyor? Direnişi tek taraflı yorumluyor olabilir miyiz? Belki oyuna getirildik? Referandumda “Yetmez ama Evet” diyenlerin başına gelen yine olmasın sakın? Belki o kadar gözümüz kapandı ki anlayamadık koca bir oyunda basit bir piyon olduğumuzu? O zaman ne yapmak lazım, karşı olduğumuz tarafı da dinlemek, anlamaya çalışmak lazım.

Başbakan Erdoğan, olayların başladığı zaman Gezi Parkı için “Ne yaparsanız yapın, biz karar verdik, olacak” dedi. Sonra Topçu Kışlası yapacağız dedi. Sonra 2 milyar 800 milyon ağaç diktik dedi –ki Türkiye yüzölçümü maalesef bu kadar ağaca yetmiyor- ve “çevrecinin daniskası” olduğunu herkese gösterdi. Sonra mahkeme kararına uyacağız dedi ancak mahkeme devam ederken yıkımlar sürdü. Sonra çiçek diktiler Gezi Parkı’na. Başbakan yurtdışı’na gitti, döndüğünde havaalanında gösteri yapıldı. Halbuki direnişçilere yasaktı gösteri. Demek ki başbakan olunca insanın böyle artıları olabiliyor. Havaalanındaki gösteride “Yol ver gidelim, Taksiim’i ezelim” sloganları atıldı dakikalarca, kimse bir şey söylemedi. Hatta onun üzerine “Ben 76 milyonun başbakanıyım” dedi. Ama direnişçilere marjinaller, çapulcular demekten de geri durmadı. Sonra OTPOR çıktı karşımıza. Dış mihrakların oyunu denildi. İşin içine çeviri hatasından türeyen bir garip Faiz Lobisi girdi. Telekinezi ile başbakanı öldürmek istiyorlar diyen adam Başbakanlık Ekonomi Danışmanlığı’na getirildi. İnsanlar sokakta polis şiddetiyle ölürken yerel kanallar hiçbir şey yayınlamadı. Yayınlayan BBC ve CNN’e dış mihrak denildi. Melih Gökçek hashtag kastı sürekli. İnsanları hedef gösterdi. Egemen Bağış öldürülen canların ardından Twitter hesabından taziye mesajları yayınladı sanki öldürenler polis değilmiş ve AKP’ye bağlı değilmiş gibi. Ethem’i göstericiler öldürdü dediler. Kafasından polis mermisi çıktı. Otopsiye almak istemediler avukatını. Abdullah’ın yine kurşunla öldürüldüğü anlaşıldı. Lice’de karakolu protesto eden köylülere asker ateş açtı. Medeni öldürüldü. 7 kişi sırtına gelen kurşunlarla yaralandı. Yani hepsini kaçarlarken arkasından taradılar. İşin içinde uyuşturucu kartelleri var dediler. BDP önerge verdi görüşülmesi için ama görüşmeyi kabul etmediler.

Image

Sürekli dış mihrak dediler, biliyoruz yapanları dediler ama ne bir ülkeye ayar verildi ne bir yabancı görevli ismi verebildiler. Erasmus’lu bir çocuğu sınırdışı ettiler. Kanıtlar arasında da Kürtçe üzerine yazdığı tezi gösterdiler. Ethem’in katilini serbest bıraktılar. Bilirkişi raporu katilin yalanlarını çıkardı ortaya. İnsanlar işlerinden, güçlerinden oldu. Fişlendi, ıskartaya çekildi. Kanallara yasaklı sanatçı ve marka isimleri gitti. Sokakta palayla millete saldıranlar serbest kaldı. AKP milletvekili pala ile millete dalmanın “hukuki çerçevede” olduğunu söyledi. Söylendi, edildi, yapıldı…

Image

Peki net olarak bu işin arkasında olduğu iddia edilen kişilere bir şey yapılabildi mi? Hayır. Bu kişiler ortaya çıkarıldı mı? Yine hayır.

Dış mihrak arıyorsanız çok uzağa gitmenize gerek yok. Yaralılara yardım eden doktorlar hakkında suç duyurusunda bulunanlardır dış mihrak. Ethem’i vuran polistir, onu serbest bırakan mahkemedir dış mihrak. “Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim” diyenlere tek kelime söylemeyen, bekleyen, gözdağı verendir dış mihrak. Polisle beraber dolaşan eli sopalı davarları sokağa salan, durdurmayandır dış mihrak. Otoparka kıstırdığı üç çocuğu öldüresiye döven, avukatları üstünü başını yırtarak gözaltına alan polislerdir dış mihrak.

Image

Ethem’i göstericiler öldürdü diyen, öldürüldüğü yere bir gün sonra “Polislerimizle gurur duyuyoruz” yazılı pankart astıran Melih Gökçek’tir dış mihrak. Taksim’e gelmeye çalışanlara terörist muamelesi yaparız diyen bakandır, medyada zerre akıl olmadan propagandanızı yapan yavşaklardır dış mihrak. Soru bile soramayan, insanlar ölürken penguen belgeseli yayınlayan kanallardır dış mihrak. Bir akşam yandaş gazetenin hesabından milyonlarca lira vergi borcunu silenlerdir, aynı gün aynı başlığı atan gazetecilerdir dış mihrak. Mısır’da darbe karşıtı demokrat taklidi yaparken Türkiye’de devletin tüm kurumlarıyla direnişçileri yok etmeye çalışan yüzsüzlerdir dış mihrak.

Image

Çok uzaklarda aramaya gerek yok. Katil burada, tanıyoruz.

Karşısına geniş tabanlı muhalefet çıktığında kendini kaybedenlerin oyunu bu. Kemalizmi eleştirerek demokrat olmanın modası geçeli çok oldu. 31 Mayıs’ta yazmıştım, yine yazıyorum; kaybettiniz sadece farkında değilsiniz.

Image

“Dünyada bir hayalet dolaşıyor, kripto anarşi hayaleti”

(Şuradan alıntıdır.)

Şifrepunk hareketinin kurucularından Timothy C May’in 1992 yılında yazdığı Kripto Anarşist Manitesto’su (http://www.activism.net/cypherpunk/crypto-anarchy.html) bu tanıdık sözlerle başlıyordu. Şifrepunklar, yıllardır bilişim teknolojilerini kullananlar ve geliştirenler olarak bu teknolojilerin sunduğu anonimlik olanağının farkındaydılar. May gibi bir çok şifrepunk dünyanın sayılı üniversitelerinin ya da şirketlerinin araştırma laboratuvarlarında çalışmakta ve bilgisayarların geleceğini, temel yönelimlerini daha açık seçik görebilmekteydiler. Artık iki kişi ya da grup, birbirinin gerçek adını veya kimliğini bilmeden iletişime geçebilecek, işlerini yürütebilecek ve elektronik sözleşmeler yapabilecekti. Bu gelişmeler elbette hükumet uygulamalarının (vergilendirmeler, düzenlemeler, ekonomik etkileşimlerin kontrolü vb) doğasını da değiştirecekti. Bu devrim (hem toplumsal hem de ekonomik) için gerekli teknoloji geçen on yılda sadece teorik olarak vardı. Şimdi ise düşünceler pratiğe uygulanıyordu ve on yıl sonrasında durum bambaşka olacaktı.

Elbette ki devlet, ulusal güvenlik konularını, uyuşturucu tacirlerini, vergi kaçakçılarını ve bölücüleri gündeme getirecek ve bunlardan kaynaklı kaygıları kullanarak bu teknolojinin yayılmasını yavaşlatmaya ve durdurmaya çalışacaktı. Bu kaygıların çoğu doğruydu. KriptoAğ, kaçınılmaz olarak çok sayıda suç şebekesine de ev sahipliği yapacaktı. Fakat bu durum kripto anarşinin yayılmasını durduramayacaktı.

May ayrıca matbaa teknolojisinin Orta Çağ’ın toplumsal iktidar yapısını etkilemesi gibi bu yeni teknolojilerin de şirketlerin ve hükumetlerin ekonomik süreçlere olan müdahalesini etkileyeceğini düşünüyordu. Dikenli tel gibi ufak bir icat, çitlemeye olanak vererek toprak üzerindeki mülkiyet ilişkilerini altüst etmişti. May’e göre şimdi matematiğin bu gizemli kolu fikri mülkiyet etrafındaki dikenli telleri kesmek için hazırdı.

May, Manifesto’yu yine tanıdık bir cümleyle sonlandırıyordu:

“Ayağa kalkın, dikenli tellerle çevrili çitlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok.”

Şifrepunk hareketinin bir diğer kurucusu olan Berkeleyli matematikçi Eric Hughes’ın 1993’te yazdığı Şifrepunk Manifestosu’nda (http://www.activism.net/cypherpunk/manifesto.html) ise özellikle mahremiyete vurgu yapılıyordu. Hughes, manifestoda mahremiyetin tanımını yapıyor, açık toplum için mahremiyetin bir gereklilik olduğunu belirtiyor ve bunun hükumetler, büyük şirketler ya da başka bir meçhul kuruluş tarafından bahşedilemeyeceğinin altını çiziyordu. Mahremiyet hakkını ancak kendimiz alabilirdik. Şifrepunklar, bilişim teknolojilerinin öncüleri, kendilerini anonim sistemler kurmaya adamalıydılar. Mahremiyet, kripto, anonim posta iletim sistemleri, sayısal imzalar ve elektronik para ile sağlanacaktı. Birilerinin bunun için kod yazması gerekliydi ve bu “birileri” şifrepunklardı. Şifrepunk manifestosu, FBI’a (Federal Bureau of Investigation – Federal Soruşturma Bürosu) ve NSA’ya (National Security Agency – Ulusal Güvenlik Ajansı) karşı bir meydan okumaydı. Şifrepunklar, manifestolarında da yazıldığı gibi, bilişim teknolojilerinin özgür bir toplumun önünü açabileceğini düşünüyorlar ancak içerdiği tehlikenin bilinciyle mahremiyete merkezi bir önem veriyorlardı. Bunun için 1990larda kripto silahını kullanacaklardı. Mahremiyete karşı savaş açanlar ise tam tersi yönde uğraş verecekler ve politik olarak kriptolojinin kullanımını engellemeye çalışacaklardı: Hükumetlerden gizli hiç bir şey olamazdı. Şifreler, hükumetlerin kırabileceği zorlukta olmalıydı.

Wired dergisi 1993 yılında şifrepunkları kapak yaptı: (http://www.wired.com/wired/archive/1.02/crypto.rebels.html):

Şifrepunklar, dediklerini yaptılar. Özgür iletişim için geliştirdikleri güçlü kripto araçlarını özgür (ve ücretsiz) olarak dolaşıma soktular. ABD hükumetinin karşı hamleleri sonuçsuz kaldı. 90lı yıllardaki birinci kripto savaşını şifrepunklar ve tabi ki insanlık kazandı. Şimdi ikinci kripto savaşının ortasındayız. Hükumetler, bu sefer yalnız teknik araçlarla değil politik araçları da devreye sokarak interneti kontrol altına almaya çalışıyorlar.

Günümüzdeki sorunları ve çelişkileri 20 yıl öncesinden gören ve mücadele eden şifrepunklar internetin şu an ki durumunu, yönelimlerini ve geleceğini nasıl değerlendiriyorlar?

Şubat ayında dilimize çevrilen Şifrepunk – Özgürlük ve İnternet’in Geleceği Üzerine Bir Tartışma adlı kitapta (*) bu soruya yanıt aranıyor. Kitap, şifrepunk hareketinin dört üyesi arasında geçen tartışmalardan oluşuyor: Julian Assange, Jacob Appelbaum, Andy Müller ve Jeremie Zimmermann. Ayrıca kitapta 11 Ocak 2013 tarihinde kaybettiğimiz Aaron Swartz’ın 2012 Mayısı’nda “İrtibat Kurma Özgürlüğü” konferansında yaptığı ve SOPA yasasının nasıl durdurulduğunu anlattığı konuşmaya yer veriliyor.

Julian Assange’ı Wikileaks’ten tanıyoruz. Ekleyelim, kendisi ayrıca şifrepunk felsefesinin önemli isimlerinden biri.

Jacob Appealbaum, Kaos Bilgisayar Kulübü üyesi bir yazılım uzmanı. Tor projesinin araştırmacılarından ve savunucularından. Wikileaks’e verdiği destek nedeniyle ABD Hükumeti’nin gözetimi altında.

Andy Müller de Kaos Bilgisayar Kulübü’nün üyesi ve şu anda sözcülüğünü yürütüyor. Dijital çağda insan hakları konusunda yaptırımların uygulanması için uğraş veren Avrupa Dijital Hakları’nın (EDRI) kurucularından.

Jeremie Zimmermann ise “La Quadrature du net” adlı yurttaş hakları topluluğunun kurucularından ve sözcüsü. Bu topluluk, son derece başarılı bir kamuoyu çalışması yürüterek ACTA’nın (Korsan Karşıtı Ticaret Antlaşması) Avrupa Parlementosu’nda reddini sağladı.Kitap, Julian Assange’ın bunun bir manifesto olmadığının, çünkü bunun için vakit olmadığını ve karanlık bir geleceğin kapıda olduğunu belirten sözleriyle başlıyor. İnsanlık, yaklaşmakta olan kara ütopyaya karşı uyarılıyor. Assange’a göre sorunun gizliliği ve karmaşıklığı ulusal güvenlik uzmanları dışında birçok insanın sorunu anlamasını zorlaştırıyor. Bu nedenle bir çok kimse gidişatın henüz farkında değil. Assange ve arkadaşları, düşmanı yakından (hem teknik hem de politik açıdan) tanıyanlar olarak insanlığı uyarıyorlar…

Kitapta yer alan tartışmaları elimden geldiğince özetlemeye çalışacağım. Kitaptaki tartışmalarda yazarların adları kullanıldığı için ben de aynı yolu izleyeceğim, Julian Assange yerine sadece Julian diyeceğim.

Tartışılan konuları iki ana başlık altında ela alabiliriz: Gözetim ve sansür.

 Gözetim

Yukarıdaki manifestolardan da görüleceği gibi şifrepunklar, daha 1990lı yılların başında yayımladıkları manifestolarda yaklaşan tehlikenin farkındaydılar. İnternet, bir yandan insanlar arası iletişimi arttırıp toplumunu demokratikleşmesinin önünü açacak bir potansiyel taşırken diğer yandan hükumetlerin elinde bir baskı ve gözetim aygıtına dönüşme eğilimini de içeriyordu.

2000li yıllarda tüm dünyada internetin yaygınlaşmasıyla beraber hükumetler eşsiz bir gözetim aygıtına da kavuştular. İnternet önceki iletişim ortamlarından farklı olarak daha geniş bir içeriğe sahipti. İnsanlar tüm hayatlarını (ailelerini, arkadaşlarını, zevklerini, siyasi ve dini görüşlerini) internette saçıp dururken büyük biradeler bu bilgi parçalarını toplayıp anlamlı bütünlükler oluşturmaya başladılar.

Uyarı sinyallerini ise dikkate almadık, hala almıyoruz. Örneğin, Facebook’u hala bir örgütlenme aracı olarak görüp kullanmaya devam ediyoruz. Julian, 2008 yılında yaşanan bir olaya dikkat çekiyor. 2008 yılında Kahire’de Facebook üzerinden örgütlenen bir grubun grup yöneticisi gözaltına alındı ve şifresi işkenceyle elde edildi. Tahmin edebileceğiniz gibi gerisi çorap söküğü gibi geldi. Bu nedenle, 2011 Mısır hareketinde dağıtılan bir kılavuzun en başında kılavuzun Facebook ve Twitter üzerinden paylaşılmamasına dikkat çekiliyordu. Yine de bir çok insan kılavuzu bu ortamlarda paylaştı. Julian’a göre bu insanların tek şansı hareketin başarıya ulaşıp hükumetin devrilmiş olmasıydı. Ayrıca benzer bir örgütlenme, ABD’de ya da ABD istihbaratının yakın ilişki içinde olduğu başka bir ülkede olsaydı çok farklı şeyler yaşanabilirdi. Çünkü Facebook, Twitter ve Google gibi ABD merkezli şirketler ve ABD yasalarına göre hiçbir mahkeme celbi olmaksızın istenilen bilgiyi hükumete vermek zorundalar.

Julian ayrıca bir yanlış anlamayı da düzeltiyor. İnsanlar internette örgütlenip sokağa akmadılar. Mübarek’in interneti ve telefon iletişimini kesmesi insanları haber alabilmek için sokağa çıkmaya mecbur bıraktı. Sokak, internet örgütlenmelerinden daha belirleyici oldu.Facebook, kullanıcıların ürün (müşteri değil!) olduğu şirketler tarafından yürütülen gözetime güzel bir örnek. Jeremie’nin söylediği gibi bilgilerimizi Facebook’a teslim ederken gizlilik ayarlarından kimin ne kadar göreceğini belirliyoruz. Ama yayımla dediğimiz anda bilgiler zaten Facebook’un oluyor. Facebook’ta kişiler hakkında 350 MB ile 800 MB arasında veri tutuluyor.

Facebook’a haksızlık etmemek lazım. Google’daki bilgi de az sayılmaz. Örneğin, 3 yıl 4 ay 2 gün önce Google’da ne aramalar yaptığınızı hatırlamasanız da Google unutmuyor.

Fakat hükumetler çok daha kapsamlı gözetim sistemleri kuruyorlar. İnternetle beraber devlet yönetimlerinin şeffaflaştığı ve daha da şeffaflaşacağı iddia ediliyor. Örnek olarak da Wikileaks belgeleri gösteriliyor. Julian bu görüşe katılmıyor. Wikileaks, gizli belgelerin %1’i bile değil. Bir yanda kredi kartlarındaki tüm hareketleri gören ve aralarında paylaşan büyük biraderler var diğer yanda web sitelerinde, bloglarda bilgi kırıntıları arasından arama yapanlar. Bilginin büyük biraderler için çok daha fazla arttığı ortada.

Julian günümüzde uygulanan gözetimi taktik ve stratejik olarak ikiye ayırıyor. Taktik gözetim, konumundan veya ilişkilerinden dolayı belirli bir kişi ya da gruba yönelik uygulanan gözetim oluyor. Stratejik gözetim ise her şeyi gözetleyip bunun içinden analiz yapıyor. Artık belirli kişilerin telefonunu dinlemektense herkesin telefonunu dinlemek daha çok tercih ediliyor. Çünkü yönetim maliyetleri de dahil olmak üzere Almanya’da bir yılda gerçekleşen tüm telefon konuşmalarını anlaşılır bir kalitede tutmanın maliyeti 30 milyon avro iken bir F22 150 milyon dolar, Eurofighter 90 milyon avro.

Kitlesel gözetim daha önce sadece ABD, İngiltere, İsviçre, Fransa ve Rusya gibi gelişmiş ülkelerde uygulanırken şimdi tüm dünyaya yayılmış durumda. İşin ilginci, şer ekseninde yer alan ülkelere gözetime karşı koyacak teknolojilerin ihracı yasadışıyken gözetim sistemlerinin satılması tamamen yasal. Andy, Batılı şirketlerin “ulus çapında dinleme mekanizması” adı altında Kaddafi’ye sattıkları sistemlerin şu an yeni hükumet tarafından da tam kapasite çalıştırıldığını söylüyor.

Gözetime karşı ne yapılabilir? 

Şifrepunkcular, gözetime insan yasaları ve fizik yasaları ile karşı konulabileceğini söylüyorlar.

İnsan yasalarıyla anlatılmak istenen politik mücadele. Bilişim teknolojileri, insanların neredeyse tüm etkinliklerinin gözetimine olanak veriyor ve yeni gelişmelerle beraber her geçen gün daha da güçleniyor. Şifrepunkcular, kanun adamlarının taktiksel gözetim için haklı gerekçeleri olabileceğini düşünüyorlar. Ama bunu da yasal bir çerçevede yapmaları gerekiyor. Dolayısıyla politik mücadelenin temelinde yetkilileri yasal bir izinle hareket etmeye zorlamak var. Stratejik gözetimde ise aynı mücadeleyi yürütmenin önünde çeşitli engeller var.

Birinci engel, stratejik gözetimin çoğunlukla gizli olması. Ülkemizde Phorm aracılığıyla uygulanmak istenen Derin Paket İnceleme (DPI) örneğini hatırlayalım. Özellikle stratejik gözetimin casusluk faaliyetlerini içermesi durumunda ortaya çıkarılması daha da zorlaşıyor.

İkinci engel, stratejik gözetimin karmaşıklığı. Julian, Avustralya’da üstverilerin (veriyi tanımlayan veri) kaydedilmesi konusunda yapılan tartışmaları örnek gösteriyor. Çoğu insan üstverinin kaydının önce tüm verileri kontrol etmek ve daha sonra da üstverileri alıkoymak demek olduğunu anlayamadı. Sistemlerin gizliliği ve karmaşıklığı, yöneticileri sorumsuzlaştırabiliyor. Ama bilerek ya da bilmeyerek bu gözetim sistemlerini satın alan veya uygulayan bizzat kendileri. Yine Phorm örneğini hatırlamak yeterli… Ayrıca bugün insanlara birçok gözetim sisteminin (gerçekte öyle olmamasına rağmen) teknik bir zorunluluktan kaynaklandığını söylüyorlar.

Üçüncü engel ise devletler arasındaki kirli ve karmaşık ilişkileri. Libya’da ve Tunus’ta uygulanan gözetim sistemlerini yeni yeni öğreniyoruz. Bu sistemlerin satılmasını sadece şirketlerin ekonomik faaliyetleri olarak görmemek gerekiyor. Bazen ABDli, Avrupalı ve Çinli şirketler kimi zaman çok önemsiz paralarla çeşitli hükumetlere gözetim sistemi satabiliyorlar. Nedeni ise gözetim içinde gözetim. Çünkü alıcı ülkenin neyi gözetlediği, nelerden korktuğu, muhalefetin yapısı ve kimlerden oluştuğu, siyasal olayları düzenleyen kişilerin kimliği ve gerekli durumlarda kimlerle iletişime geçilebileceği çok önemli bir veri. Yukarıda belirtildiği gibi şer ekseni olarak tanımlanan ülkelere, gözetime karşı koyacak teknolojilerin satılmasının yasak olup gözetim sistemlerinin satılabilir olmasının nedenini de burada aramak gerekiyor.

Ava giden farkında olmadan avlanıyor…

Dördüncü engel ise Bilgi Mahşeri’nin Dört Atlısı olarak bilinenler: çocuk pornosu, terör, kara para aklama ve uyuşturucu. Gözetim sistemleri bunlarla meşrulaştırılıyor.

Şifrepunkcular, politik mücadelenin sınırlılıklarının farkındalar. Şifrepunk hareketine kimliğini veren de sözün bittiği yerde şifrelemeyi gözetleyenlere karşı kendilerini korumak için bir silah olarak kullanmaları. Gözetime karşı fizik yasalarıyla karşı koymak derken, 1990lı yıllarda birinci kripto savaşlarında olduğu gibi gözetlemeyi engelleyecek cihazların üretiminden söz ediyoruz. Bugün bulut bilişim gibi gözetimi kolaylaştıran birçok teknolojinin bir zorunluluk olmayıp bir tercih olduğunu belirtiyorlar. Jeremie özgür bir internet için gerekli olanları şöyle sıralıyor:

• Servisin ademi merkeziyetçi bir biçimde sunulması. Merkezi bilişim sistemleri gözetime ve denetime daha açık oluyorlar.• Herkesin kendi verilerini kendisinin saklaması.• Verilerin şifreli biçimde yazılması.• Herkesin yakınındaki ve güvendiği sunuculardan şifreli veri konusunda destek alması.• Makinenin sizi değil, sizin makineyi denetlemenizi sağlayan özgür yazılımların kullanılması.

Kitapta, internetin doğasına aykırı olarak kurulan merkezi bir altyapının denetimi ve gücün istismarını kolaylaştırdığı tekrar tekrar vurgulanıyor. Bilişim teknolojilerinin politik ve ekonomik tercihlerle biçimlendirildiğinin altı çiziliyor. Bu nedenle, kendi idealleri doğrultusunda ademi merkeziyetçi bir altyapının sağlanması yönünde çalışmalar yapıyorlar.Şifrepunklar geliştirdikleri yazılımları tüm internet kullanıcılarının hizmetine sunuyorlar. Örneğin Tor projesi kapsamında geliştirilen uygulamalar gözetimi ve sansürü atlatma konusunda fazla teknik bilgisi olmayan bilgisayar kullanıcılarına bile faydalı olabiliyor. Fakat Jeremie’nin de vurguladığı gibi politik ve teknik mücadelenin birbirinin alternatifi olmayıp birbirinin tamamlayanı olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Şifrepunkların teknik mücadelesi bununla da sınırlı değil. Tahmin edebileceğiniz gibi günümüzün en önemli gözetim araçlarından biri kredi kartları. Mastercard ve Visa üzerinden, kredi kartı hareketlerimiz merkezi bir sistemde tutuluyor ve büyük biraderlerce paylaşılıyor. Türkiye’de kredi kartı kullanımı çeşitli kampanyalarla özendiriliyor. Ama ABD’de uçak bileti alımlarında olduğu gibi nakit kullanımının sınırlandığı durumlarda oluyor. Şifrepunkçuların kredi kartı üzerinden gözetime karşı geliştirdikleri sistem, hareketin potansiyelini daha rahat kavramamızı sağlıyor.

Kripto-para kavramı şifrepunk e-posta listesinde ilk kez 1998 yılında tartışmaya açılıyor. Bu kavram çerçevesinde geliştirilen Bitcoin, paranın yaratılması ve transferi için merkezi otoritelere güvenmek yerine kriptografinin kullanımını tercih ediyor. Böylece günümüz banka sistemlerinde yaşanan sorunlardan kaçılabiliyor:

• EFT parası gibi ek maliyetler olmuyor.• Anonim işlemler gerçekleştirebiliyorsunuz.• Hesaplarınız dondurulmuyor.• Bankalar veya PayPal, Visa, ve Mastercard gibi şirketler, hükumetler veya gizli servisler istedi diye size gelen para akışını kesemiyorlar. (Wikileaks’e gelen bağışların nasıl kesildiğini hatırlayalım.) Bitcoin’i aşağıdaki şekillerde temin edebilirsiniz:• Verdiğiniz hizmetlerin ya da sattığınız malların karşılığında Bitcoin kabul edebilirsiniz.• Günlük hayatta kullanılan para birimlerini Bitcoin’e çevirebilirsiniz (https://bitpay.com/bitcoin-exchange-rates).• Başkalarından alabilirsiniz.

Bitcoin’i kullanabileceğiniz yerlerin bir listesine https://en.bitcoin.it/wiki/Trade adresinden erişebilirsiniz. Bitcoin de kabul eden kuruluşların listesine ise https://en.bitcoin.it/wiki/Existing_business_that_have_started_accepting_Bitcoin adresinden erişebilirsiniz. Örneğin, bağış alması engellenen Wikileaks’in adına burada rastlıyoruz. Yazılımlar, 1.0 sürümleri yayımlandığında tam anlamıyla kullanıma hazır hale gelirler. Bitcoin’in henüz sürüm numarası 0.8.1. Dolayısıyla kullanım için tam bir olgunluğa eriştiği söylenemez. Paranın nasıl yaratıldığı, kullanıldığı, değerinin nasıl belirlendiği, teknik özellikleri, sorunları vs başka bir yazıda ayrıntısıyla tartışılacak. Fakat şu an sadece dünya para sistemi dışında devletsiz bir para sistemi yaratacak ve kullanacak/kullandıracak kadar cüretkar bir hareketle karşı karşıya olduğumuzu göstermek istedim.

Bitcoin’i kaç kişinin kullandığı tam olarak bilinmiyor. Kesin bir yanıt vermek zor. Ama 2011’in Eylül ayında son 24 saatte bağlanan istemciler dikkate alınarak yapılan bir araştırmaya göre bu sayının 60000 civarında olduğu tahmin edilmişti.

Sansür

Andy, internetin hükumetlerin elinden çok önemli bir gücü aldığını belirtiyor. Önceden bilginin akışını, insanların neyi bilip neyi bilmeyeceklerini, dolayısıyla gerçeklikle kurdukları ilişkiyi belirlemek daha kolaydı. Bu nedenle, interneti bir sapkınlık olarak gören otoriter yönetimler (örneğin Arabistan) paniğe kapılıp internet erişimini filtrelemeye çalışıyorlar. Gözetimi ve sansürü birbirinden ayırmamak gerekiyor. Julian, hükumetlerin neyin sansürlenip neyin sansürlenemeyeceğine gözetim sonucunda karar verdiğini hatırlatıyor ve Çin’de asıl korkutucu olanın sansürden çok girdiğiniz ya da erişmek isteyip de giremediğiniz sitelerin takibi olduğunu belirtiyor. Julian, Çin tarzı sansüre ABD’de rastlanmasa da sansürün farklı biçimlerde uygulanabileceğine dikkat çekiyor. Örneğin, ABD bazı Wikileaks belgelerine erişimi Google üzerinden engelleyebiliyor.

Bu bağlamda sansürü sadece web sitelerine erişimin engellenmesine indirgememek gerekiyor. Julian’a göre sansürün Batı’da daha incelikli uygulanıyor oluşu onu görünmez kılabiliyor. Sansür piramidinin en tepesinde kamuoyunun sansür diye algıladığı genel olgular var: Gazetecilerin öldürülmesi, hapsedilmesi, filmlerine el konulması, yazdıklarından ötürü işten atılması vs. İkinci katman ise daha az görünür: Birinci katta yer almamak için kişiler otosansür uyguluyorlar. Üçüncü katta doğrudan teşvikler var. Sonraki katta ise bu teşvikler daha bilinçli halde gerçekleşiyor: İnsanlar ne yazarsam daha çok kazanırım diye düşünmeye başlıyorlar. Onun altında ise ön yargılı okurlar var. Gerçekleri sansürleyen ön yargıları oluyor. En alt katmanda ise erişimdeki fiziksel engeller yer alıyor. Zayıf bilgisayar okur yazarlığı, bilginin sunulduğu dili bilmemek, maddi yetersizlikler vs.

Orwell’in 1984’ünde tarihsel olayların akışının nasıl değiştirildiğini hatırlayalım: A ülkesi B ile dost, C ile düşmandır. Sonra bir bakarız tarih kitapları C’nin A ile ezeli dostluğunu ve B’nin ise ezeli düşmanlığını yazmaya başlar. İnternet’te de benzer durumlar yaşanabiliyor. Örneğin Batı’nın pek prestijli gazetesi Guardian, milyarder Nazmi Auchi hakkındaki haberleri hiçbir şey söylemeden arşivlerinden kaldırabiliyor. Ya da Julian’ın belirttiği gibi Wikileaks belgelerini kendileri sansürleyip yayımlıyorlar. Belgelerin orjinali bilindiği için sansür açık seçik görülebiliyor. Ya bilmediklerimiz?

Sansürün bir diğer uygulama biçimi gözetimde olduğu gibi bilgi mahşerinin dört atlısını bahane etmek oluyor. Toplumun özellikle çocuk pornosu üzerine olan hassasiyeti kullanılarak sansür meşrulaştırılıyor. Andy buna karşı sorunun doğru bir şekilde tartışılması gerektiğini söylüyor. Asıl sorunun, çocuk pornosunun internette olması değil, çocuk istismarı olduğunu vurguluyor. İnsanların yaptıkları ise gözlerinin görmediğinin olmadığını varsayıp sadece vicdanlarını rahatlatmak. Görüntüler internette engellendiğinde sorun hallolmuş gibi davranıyorlar. Oysa asıl üzerine gidilmesi gereken çocuk istismarının kendisi.

Aynı bakış açısını bilgi mahşerinin diğer atlılarına karşı da uygulanması gerekiyor: Herhangi bir toplumsal sorunun internette yansımalarıyla değil toplumsal kökenleriyle uğraşmak.Kısacası şifrepunklar sansürün herhangi bir haklı gerekçesi olamayacağını vurguluyorlar. Şifrepunklara göre filtreleme son kullanıcıda gerçekleşmeli, hatta son kullanıcının son cihazında, kafasında!

Tabi telif hakları nedeniyle engellenen siteleri de unutmamak gerekiyor. Uzun yıllar telif hakları konusunda çalışan Lawrence Lessig bile artık pes etmiş durumda. Lessig’e göre sorun telif politikasını siyasetçilere anlatamamak değil, medya tekelleri ve siyasetçiler arasındaki ilişkiler. Ama yine de Swartz’ın konuşmasında belirttiği gibi durum o kadar ümitsiz değil. Etkin bir örgütlenme ve dünya halklarının desteğiyle siyasetçiler ve tekeller arasındaki ilişkiler de aşılabiliyor.

Tüm bunların yanında son zamanlarda gözlemlenen bir başka teknik eğilime dikkat çekiliyor. Bilgisayarlar, hayatın her alanına girdiler. Fakat genel amaçlı bilgisayarlar yerini özel amaçlı bilgisayarlara bırakıyor. Firmalar, hem teknik hem de telif yasalarıyla genel amaçlı bilgisayarlara sınırlamalar getiriyorlar. Örneğin, genel amaçlı bir bilgisayar sadece film izlemek ya da mp3 dinlemek üzere kısıtlanıyor. Bu da kullanıcıların bilgisayar üzerindeki üretici etkinliklerinin kısıtlanmasına neden oluyor. Ürünleri, firmaların önceden belirlediği amaçlar dışında kullanamıyorsunuz. Bu eğilimi de sansürün bir başka biçimi olarak değerlendirmek gerekiyor. Çünkü bir sonraki adımda internet erişiminin firmalar tarafından kontrolü çok kolay. Akıllı telefonlarda örneklerine rastladığımız gibi… Ya da bazı bilgisayarları sadece belirli işletim sistemleriyle çalışmaya zorluyorlar.

***

Özetle kitapta, ne bilimin ne de teknolojinin tarafsız olmadığının bir kez daha altı çiziliyor.

Belki de geleceğin toplumu internet mücadelesinin içinde saklı:

Ya büyük biraderin her anımızı gözetlediği bir dünya,

Ya da özgür bir dünya…

(*) Şifrepunk – Özgürlük ve İnternetin Geleceği Üzerine Bir Tartışma, Julian Assange, Jacob Appelbaum, Andy Müller-Maguhn, Jérémie Zimmermann, Çeviren: Ayşe Deniz Temiz, Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Metis Yayınları, 1. Baskı