Gezi deneyimi üzerine: “Biz” kimdir?

Malum, Gezi Direnişi’nin üzerinden neredeyse 2 yıl geçti. Devletin her uzantısını, akıl almaz çıkar ağlarını, satılık kalemleri, kanaat önderi yapılmaya çalışılan aptalları en ince ayrıntısına kadar gördüğümüz bir 2 yıl oldu. Gerçekliğin kaybolup sürreel’in baskın geldiği zamanlar yaşadık çokça. Soma faciası, tape festivali, Berkin Elvan’ın ölümü, IŞİD’in Kobane kuşatması, yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri, Davutoğlu-RTE kapışması… İleride tarih kitaplarında yazacak onlarca şey oldu bu 2 yılda. Gün gün Twitter’da akıl sağlığını kaybettiğine inandığım insanlardaki değişimi gördüm, üzüldüm.

Baştan söyleyeyim, bu yazının amacı AKP’yi eleştirmek değil. Bu yazı, Gezi Direnişi’ne katılan ya da destek veren insanların tartışmalarda sıklıkla kullandığı fakat pek de belirli bir anlam kümesine denk düşmeyen “BİZ” üzerine. Zira ben en temel sorunun, her tartışmada kullanılan ve artık bir meşrulaştırma sembolüne dönüşen bu gizemli “biz” mefhumunu tanımlamamak olduğuna inanıyorum. Ve müsaadenizle yakın çevremde gördüğüm “biz” örneklerine değinmek istiyorum.

Şahsen benim gördüğüm en sıkıntılı örnek, çalışanından günde 15 saat haftada 6 gün çalışılması gereken bir durumda anlayış bekleyen, dahası “işine geliyorsa” gibi tehditvari bir üslupla konuşan ajans sahibi bir dalyarağın Gezi Direnişi videosu çekmesiydi. Böyle janjanlı, dramlı video ha, boş değil. Ben, kendini “Gezici” olarak tanımlamaktan imtina etmeyen, o havayı soluduğu için gurur duyan biri olarak sokağa çıkma amaçlarımdan biri bu üstteki sığırlara dur diyebilmek. Her gün gerçekleşen iş cinayetlerine karşı ortak bir mücadele yürütebilmek, örgütlenebilmek, güvenli ve insani şartlarda çalışabilmek için bu sığırlara karşı olmamız lazım. Onların Gezi’yi sahiplenmesine, ondan çıkar sağlamasına karşı çıkmak lazım.

Yine Gezi Direnişi’nin en yoğun olduğu zamanlarda duymuştum bunu yakın bir arkadaşımdan. Arkadaşım, havaalanında Havataş’ın servisini bekliyor. İnsanlar sıra olmuşlar. İki türbanlı kadın geliyor, anlamıyorlar sıra olduğunu. Sıranın başına geçip bekliyorlar. İnsanlar uyarınca “kusura bakmayın” deyip sıranın sonuna gidiyorlar insan gibi. Fekat arkadaşın hemen arkasındaki kadın kolları başganı saçlı hanım “Artık kafalarını ne kadar sıkıyorlarsa o türbanla, hava gitmiyor, anlamıyorlar belli ki” diyor gayet duyulabilecek bir şekilde. “Beraber yaşam inşaa etmek” falan konuşurken güzel ambalaj oluyor elbet. Velakin biraz da içselleştirmek lazım. Hayatı boyunca hiçbir türbanlıyla konuşmamış Atatürkçünün, hiçbir Kürtle konuşmamış Türkün, hiçbir Aleviyle konuşmamış Sünninin ne düşündüğünün benim açımdan umumi heladaki kaka kadar kıymeti yok. Biz, ortak yaşam, dayanışma gibi kalıpları kullanmak da fiiliyata dökülmediğinde anlamsız.

Soma faciası zamanında biri Twitter’a yazmıştı: “Sokakta çöp toplayan işçiye selam vermeye, kolay gelsin demeye tenezzül etmeyen çocukların ağlaması bittiyse neler yapılabileceğini konuşalım” diye. Bence bugüne kadar yazılmış en doğru şeylerden biriydi. Yanlış anlaşılma olmasın, AKP elbette sonuna kadar suçludur Soma konusunda. Lakin, eğri oturup doğru konuşalım, büyük büyük konuşanların önemli bir kısmı sırf AKP yıpranacak, oy kaybedecek diye konuşuyordu. Formülü bile var artık bunun, içeriği görünce hangi motivasyonla yazıldığı az buçuk anlaşılıyor. Aynısı misal Özgecan Aslan cinayetinde de oldu. Herkes bir anda AKP’ye laf çakmaya başladı. Elbet haklılık payı var. Fakat elinizi vicdanınıza koyun, AKP’den önce kadınlar mükemmel mi takılıyordu? Kadına karşı şiddet AKP’yle mi başladı? Bu toplumsal bir sorun ve sorunun kaynağını doğru tespit edemezsek çözüm bulmak da imkansız hale geliyor. Karşıdan gelen kadını gösterip “yatırıcan bunu buraya, çatır çatır sikicen” diyen adamın Özgecan Aslan cinayeti için yazdığı duyarlı tweetleri görseniz oturup ağlarsınız.

Anlatılacak çok şey var aslında bu konuyla ilgili. Yine de burada örnekleri bitirmek lazım. Konu belli: “Biz” kimdir? Gezi Parkı’nın yıkılmasına izin vermeyip, Lice’de kalekol yapılmasını isteyen biriyle “biz” olur musunuz? Ya da çalışanından günde 15 saat, haftada 6 gün çalışmasını isteyen ajans sahibiyle? Türbanlı kadına hakaret eden biriyle? “Ermeniler de kaşınmasaymış” diyerek soykırımı savunanla? Cemevinin ibadethane sayılmasını istemeyen biriyle? LGBT tayfasını görünce ağzını gevşete gevşete “amk ibnesi” diyen biriyle “biz” olur musunuz? Ben olmam.

2832be5044c5c1bfd80fbd2eeaf2c0dd

Daha insani koşullarda bir yaşam istiyorum ve herkes için istiyorum. Diğer türlüsünün sürdürülebilir olmadığını biliyorum. Zira herkese ulaşmamış/ulaşmayı amaçlamayan bir refah düzeninde, bugün nefret ettiklerime dönüşmeden hayatta kalabilmem mümkün değil. Amaç kral olmak değil, tahtı parçalamak. Tahtı ele geçirmeye çalışanların da bugün küfrettiklerinden zerre farkının olmadığına inanıyorum.

Velhasıl, sadece AKP karşıtlığı üzerinden kurulan ortaklığın varacağı bir yer yok. İş artık “Biz”i herkesin dili döndüğünce tanımlamasında. Diğer türlüsü, kediye işkence eden iki sapık için yapılan yürüyüşte “Kahrolsun AKP” diye bağırma salaklığını geçmeyecek. Buna kafa yormak lazım.

Reklamlar

Habercilik v2.0

Yeni medya lafını sık sık duyuyoruz. Özellikle sosyal medya kullanımının yaygınlaşması ve akıllı telefonların bir insan uzvuna dönüşmesi (modern cyborg tanımı da olabilir aslen bu) ile habercilik müessesesi büyük değişim yaşıyor. Trafiğini artırmak için başka başka içerik sitelerinden aldıkları içerikleri, atıfta bulunmadan foto galeri şeklinde yayınlayan, genellikle de tıklanma oranı artsın diye thumbnail olarak götlü memeli kadın fotoğrafı kullanan gazete siteleri artık hayatımızın bir parçası. Radikal Gazetesi misal basılı yayından vaz geçti. Hürriyet, yeni bir işe girişti lakin pek oluru var gibi görünmüyor bana. İşin ekonomik boyutu bir yana, habercilik anlayışı da kökten değişimler yaşıyor. Birkaç yıl öncesine kadar basından insanlara doğru var olan bilgi akışı, insanlardan gazetelere doğru tersine bir şekle büründü. Dolayısıyla geleneksel basın dediğimiz şey aslında bitti. Artık köklü ya da alternatif pek çok haber sitesi “x’in tweet’inde belirttiği üzere” gibi kalıplarla haber yapıyor. Köşe yazarları gazetelerinden çok sosyal medyada yazıyor. Dolayısıyla bu akış hızı içerisinde rekabete girebilmek için geleneksel habercilikteki bazı aşamalar/etik kurallar artık kullanılmıyor ya da daha az kullanılıyor. Bunlardan muhtemelen en önemlisi haberin ya da kaynağın doğruluğunu kontrol etmek. Bu önemli zira diğer türlüsü bence Yeni Şafak’ın 2007’de çıkan fontla eskitilmiş kağıt üzerine nakşettiği ATAM’I ISMET ZEHIRLEDI stayla komplo teorilerinden pek de farklı değil.

Bilmem hatırlar mısınız, Ibrahim Tatlıses vurulduğunda bir genç “Ibrahim Tatlıses hastanede yan odamda” diye milleti efsane trollemişti. Yok adamlar odayı bastı, yok silahlar konuşacak. Metin Arolat’ından tut Fulden Uras’a kadar bazı ünlüler de bu arkadaşı RT etmişti. Neticesinde arkadaş bir video yayınlayarak “olm bu kadar mal olmayın lan” dedi. İyi de etti. Aha video burada. Hikayeyi hatırlamayanlar için de Ekşi Sözlük linki burada.

Takvim_gazetesinde-yalan-haber-manseti

Tam da “Ibrahim Tatlıses’in yan odasından tweet atan genç”i hiç sorgulamadan doğru söylediğini kabul eden mal sürüsü olduğumuz için Takvim Gazetesi üstteki “haber”i manşetine taşıyabiliyor. Savaş stratejisini tamamen dezenformasyon üzerine kurabiliyor. Ha bunu sadece havuz medyası yapmıyor ne yazık ki. Muhalif taraf da aynı densizlikten çıkar sağlayabileceğini düşünüyor. Habere göre metin yazmıyor, kafasındaki metne göre haber buluyor, manipule ediyor. Dolayısıyla hem kötü niyet hem de haberin doğruluğunu sorgulamamak birleşince tamamen kaotik bir ortam oluşuyor, habercilik işlevsizleşiyor.

Yerel seçim zamanı gece saat 4 civarında, Haydarpaşa’da oyların çalınacağına dair pek çok kişi tweet attı. Kimse yok burada, nolur gelin yazıyordu. Sözde bir araba gelmiş, bagajında boş oy pusulaları varmış, değiştireceklermiş falan. Neyse kalktım gittim. En az 200 kişi vardı. Şimdiki CHP Kadıköy Belediye Başkanı, CHP İl Başkanı, onun yardımcısı falan hep orada. CHP İl Başkanı “oylar sayıldı gençler, bu saatten sonra değiştiremezler” diyor, lakin kitle nasıl gaza geldiyse gitmiyor. Neyse, döndüm eve. Bir bok da olmadı. O tweet’leri atanlara da yol boyu küfrettim.

Velhasıl şimdi bir eyleme gittiğinide “neden sivil polisler eylemcilerden daha fazla ulan” diye düşünüyorsanız üstteki hikayeyi iyice bir düşünün. Egemenin doğru söyleme derdi yok. Ezilenin var. Diğer türlü marjinalleşir, 3-5 kişi kalır. Mücadele ancak doğrunun yayılmasıyla büyür.

ÖZET: Dezenformasyon yapmayın la amklarım.