Gezi deneyimi üzerine: “Biz” kimdir?

Malum, Gezi Direnişi’nin üzerinden neredeyse 2 yıl geçti. Devletin her uzantısını, akıl almaz çıkar ağlarını, satılık kalemleri, kanaat önderi yapılmaya çalışılan aptalları en ince ayrıntısına kadar gördüğümüz bir 2 yıl oldu. Gerçekliğin kaybolup sürreel’in baskın geldiği zamanlar yaşadık çokça. Soma faciası, tape festivali, Berkin Elvan’ın ölümü, IŞİD’in Kobane kuşatması, yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri, Davutoğlu-RTE kapışması… İleride tarih kitaplarında yazacak onlarca şey oldu bu 2 yılda. Gün gün Twitter’da akıl sağlığını kaybettiğine inandığım insanlardaki değişimi gördüm, üzüldüm.

Baştan söyleyeyim, bu yazının amacı AKP’yi eleştirmek değil. Bu yazı, Gezi Direnişi’ne katılan ya da destek veren insanların tartışmalarda sıklıkla kullandığı fakat pek de belirli bir anlam kümesine denk düşmeyen “BİZ” üzerine. Zira ben en temel sorunun, her tartışmada kullanılan ve artık bir meşrulaştırma sembolüne dönüşen bu gizemli “biz” mefhumunu tanımlamamak olduğuna inanıyorum. Ve müsaadenizle yakın çevremde gördüğüm “biz” örneklerine değinmek istiyorum.

Şahsen benim gördüğüm en sıkıntılı örnek, çalışanından günde 15 saat haftada 6 gün çalışılması gereken bir durumda anlayış bekleyen, dahası “işine geliyorsa” gibi tehditvari bir üslupla konuşan ajans sahibi bir dalyarağın Gezi Direnişi videosu çekmesiydi. Böyle janjanlı, dramlı video ha, boş değil. Ben, kendini “Gezici” olarak tanımlamaktan imtina etmeyen, o havayı soluduğu için gurur duyan biri olarak sokağa çıkma amaçlarımdan biri bu üstteki sığırlara dur diyebilmek. Her gün gerçekleşen iş cinayetlerine karşı ortak bir mücadele yürütebilmek, örgütlenebilmek, güvenli ve insani şartlarda çalışabilmek için bu sığırlara karşı olmamız lazım. Onların Gezi’yi sahiplenmesine, ondan çıkar sağlamasına karşı çıkmak lazım.

Yine Gezi Direnişi’nin en yoğun olduğu zamanlarda duymuştum bunu yakın bir arkadaşımdan. Arkadaşım, havaalanında Havataş’ın servisini bekliyor. İnsanlar sıra olmuşlar. İki türbanlı kadın geliyor, anlamıyorlar sıra olduğunu. Sıranın başına geçip bekliyorlar. İnsanlar uyarınca “kusura bakmayın” deyip sıranın sonuna gidiyorlar insan gibi. Fekat arkadaşın hemen arkasındaki kadın kolları başganı saçlı hanım “Artık kafalarını ne kadar sıkıyorlarsa o türbanla, hava gitmiyor, anlamıyorlar belli ki” diyor gayet duyulabilecek bir şekilde. “Beraber yaşam inşaa etmek” falan konuşurken güzel ambalaj oluyor elbet. Velakin biraz da içselleştirmek lazım. Hayatı boyunca hiçbir türbanlıyla konuşmamış Atatürkçünün, hiçbir Kürtle konuşmamış Türkün, hiçbir Aleviyle konuşmamış Sünninin ne düşündüğünün benim açımdan umumi heladaki kaka kadar kıymeti yok. Biz, ortak yaşam, dayanışma gibi kalıpları kullanmak da fiiliyata dökülmediğinde anlamsız.

Soma faciası zamanında biri Twitter’a yazmıştı: “Sokakta çöp toplayan işçiye selam vermeye, kolay gelsin demeye tenezzül etmeyen çocukların ağlaması bittiyse neler yapılabileceğini konuşalım” diye. Bence bugüne kadar yazılmış en doğru şeylerden biriydi. Yanlış anlaşılma olmasın, AKP elbette sonuna kadar suçludur Soma konusunda. Lakin, eğri oturup doğru konuşalım, büyük büyük konuşanların önemli bir kısmı sırf AKP yıpranacak, oy kaybedecek diye konuşuyordu. Formülü bile var artık bunun, içeriği görünce hangi motivasyonla yazıldığı az buçuk anlaşılıyor. Aynısı misal Özgecan Aslan cinayetinde de oldu. Herkes bir anda AKP’ye laf çakmaya başladı. Elbet haklılık payı var. Fakat elinizi vicdanınıza koyun, AKP’den önce kadınlar mükemmel mi takılıyordu? Kadına karşı şiddet AKP’yle mi başladı? Bu toplumsal bir sorun ve sorunun kaynağını doğru tespit edemezsek çözüm bulmak da imkansız hale geliyor. Karşıdan gelen kadını gösterip “yatırıcan bunu buraya, çatır çatır sikicen” diyen adamın Özgecan Aslan cinayeti için yazdığı duyarlı tweetleri görseniz oturup ağlarsınız.

Anlatılacak çok şey var aslında bu konuyla ilgili. Yine de burada örnekleri bitirmek lazım. Konu belli: “Biz” kimdir? Gezi Parkı’nın yıkılmasına izin vermeyip, Lice’de kalekol yapılmasını isteyen biriyle “biz” olur musunuz? Ya da çalışanından günde 15 saat, haftada 6 gün çalışmasını isteyen ajans sahibiyle? Türbanlı kadına hakaret eden biriyle? “Ermeniler de kaşınmasaymış” diyerek soykırımı savunanla? Cemevinin ibadethane sayılmasını istemeyen biriyle? LGBT tayfasını görünce ağzını gevşete gevşete “amk ibnesi” diyen biriyle “biz” olur musunuz? Ben olmam.

2832be5044c5c1bfd80fbd2eeaf2c0dd

Daha insani koşullarda bir yaşam istiyorum ve herkes için istiyorum. Diğer türlüsünün sürdürülebilir olmadığını biliyorum. Zira herkese ulaşmamış/ulaşmayı amaçlamayan bir refah düzeninde, bugün nefret ettiklerime dönüşmeden hayatta kalabilmem mümkün değil. Amaç kral olmak değil, tahtı parçalamak. Tahtı ele geçirmeye çalışanların da bugün küfrettiklerinden zerre farkının olmadığına inanıyorum.

Velhasıl, sadece AKP karşıtlığı üzerinden kurulan ortaklığın varacağı bir yer yok. İş artık “Biz”i herkesin dili döndüğünce tanımlamasında. Diğer türlüsü, kediye işkence eden iki sapık için yapılan yürüyüşte “Kahrolsun AKP” diye bağırma salaklığını geçmeyecek. Buna kafa yormak lazım.

Reklamlar

Medeni Yıldırım’ın anası dünyayı karşısına alırken…

Fahriye Yıldırım:

Çocuğumun katili sizsiniz. Oğlumun katilini ortaya çıkarın. Biz orada savaşın içindeydik. Bu olanlar senin hoşuna mı gitti? Ben kimseyi tanımıyorum. Hakkımı tanıyorum. Erdoğan nerede onu getirin bana. Vicdanın sadece Esma için mi sızlıyor? Rüyana sadece Esma mı giriyor? Medeni’yi unuttun mu? Vicdanın yok senin? Dinin yok senin? Milleti kandırma! Hiç birinizin vicdanı yok! Esma için ağlıyorsun sadece. Bizim de Esma’mız oldu. Sadece Esma’yı öldürenler mi keskin nişancıydı? Seninkiler de keskin nişancıydı. Adi olmayın, kendinizi düşürmeyin. Benim oğluma Gezi Parkı’nda kahraman diyorlar. Oğlumun katilini bulun. 5 ay oldu savcılar, polis nerede? Niye benim oğlumun katilini bulmuyorsun? Ben Barzani’yi tanımam. Barzani kim, sen onu alıp buraya getiriyorsun, siyaset yapıyorsun? Önce benim oğlumun katilini ortaya çıkar.

Çeviriyi buradan gördüm.

Dünyayı anaların ahı yakacak.

Elma armut hesabıyla yapılan eleştiri Feministlerin farkındalık yaratmasını sağlayabilir mi?

Geçenlerde Sosyalist Feminist Kolektif’in bir yazısına denk geldim. Okuduktan sonra aklımda bazı sorular oluştu. Madem blogculuk yapıyoruz, paylaşayım dedim. Yazı burada.

Yazı aslında temel kabulü haricinde gayet güzel. Kadının kendi söylemini yaratmasının ne kadar elzem olduğu, sol tayfada bile eril dilin nasıl defalarca üretildiği gibi temel sorunlar vurgulanıyor. Virginia Woolf’tan, Simone de Beauvoir’den beri tanımlanmış, tekrarlana gelmiş ve halen dahi günceliğini koruyan ana sorunlar bunlar. Ancak niceliksel bir araştırma üzerinden yola çıkarak niteliksel bir sonuca varmak ve bunun üzerinden büyük büyük çıkarımlar üretmekte bence ciddi sıkıntılar var.

Yazı, Gezi Direnişi’nden itibaren sol/sosyalist yayınlarda direnişle ilgili yazılan makalelerin yazarları arasındaki orantısızlığa dikkat çekiyor. Toplamda 136 yazı kaleme alınmış. Bunların da sadece 18’i kadın yazarların kaleminden çıkma. Elbette ki bu orantısızlık kadının toplumsal hayattaki yerini gösteren bir belirteç olarak göz önünde bulundurulabilir. Ancak sadece bir ayrıntıdır bu, asıl konu yazıların içeriği ile alakalıdır. Bir yazının erkek bir yazar tarafından yazıyor olması onu doğrudan eril dilin üreticisi konumuna getirebilir mi? Yahut tersten soralım, bir yazıyı bir kadının yazıyor olması, onu doğrudan feminist bir metin yapar mı? Şüphesiz ki yapmaz. Misal, milli tarihimiz ve edebiyatımız içerisinde eksikliğini hissetmeyelim diye hep feminist figür olarak ittirilen Halide Edip Adıvar. İlk Türk kadın örgütünün kurulmasını sağlayan Adıvar’ın, romanlarında (Handan, Ateşten Gömlek ve daha niceleri) kadınları bir erkeğin görmek istediği şekilde resmediyor olmasını unutalım mı? Sandra Gilbert ve Susan Gubar’ın, Elaine Showalter’in ve daha onlarca feminist akademisyenin araştırmalarında irdeleyip ortaya koyduğu “Evdeki Melek” ve “Canavar” kadın arketiplerine Adıvar’ın romanlarında birebir rastladığımızı atlayalım mı? Milli tarihin Adıvar’ı, Kemalizm’in kusursuzluğunu kanıtlamak için feminist olarak zihinlerimize kazıması onu feminist yapar mı? “Biz önce Türk’üz, sonra Müslüman sonra da kadın!” diyen Adıvar’ı sırf kadın olduğu için eril dili üretmiyormuş gibi mi kabul etmek gerekir?

Recep Tayyip Erdoğan’ın Roboski katliamı zamanı gündemi  değiştirmek amacıyla giriştiği kürtaj retoriği zamanında da benzer  bir şey olmuştu. Gösteri yapılacaktı ve feminist örgütler sadece kadınların katılması için çağrı yaptı. Kadının kendini savunabilmesi, kendi dilini üretmesi mühim şeyler elbette. Ancak bu sınırlandırmanın efektif bir yararı olabilir mi? Tüm alanlarda kısıtlamalar, devletin insan bedenini disipline etme çabası had safhadayken öncelik ortak mücadele mi olmalı yoksa kadının söylemini yaratması mı?

Sandra Gilbert ve Susan Gubar’ın Tavanarasındaki Deli Kadın (The Madwoman in the Attic) adlı önemli araştırması şu meşhur cümleyle başlar; “Kalem, metaforik bir penis midir?”. Ekleme yapmak lazım; “Penis her zaman ‘erkek’ midir?”

Soru başlıkta; “Elma armut hesabıyla yapılan eleştiri Feministlerin farkındalık yaratmasını sağlayabilir mi?

 

Barış kendisi gelemez olm, küçük daha o

Barış kendisi gelemez olm, küçük daha o

Geçenlerde oturduğum masada Kürt meselesiyle ilgili bir konuşmaya denk geldim. Güzelce bir hanım kızımız, Kürt siyasetinin neden fraksiyonlara ayrılamadığını, neden daha spesifik konularla ilgili daha uzman kişilerin ortaya çıkamadığını sorgularken BDP’nin bu işten nemalandığı sonucuna varıyordu. Özellikle Gezi Direnişi’nden beri daha sık yapılmaya başlanan bir şey var; var olan durumu bütün tarihsel ve sosyal gerçekliğinden kopartarak, bağlamını kaybederek fikir yürütmeye çalışmak. Misal güncel örnek olarak 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili olarak konuşan, lanet okuyan binlerce insan var. Temelde bu olayın bir devlet organizasyonu olduğunun da farkındalar. Lakin bu ve bunun gibi pek çok olayın “sermayenin Türkleştirilmesi” ile bağlantısını kuramıyorlar, kurmuyorlar. Dolayısıyla bağlamı oluşturan o temele net amacı eklemediğimizde vardığımız sonuçlar komplo teorisi ciddiyetini aşamıyor. Keza BDP’nin Kürt hareketinden nemalandığını söyleyen güzel hanım kızımız da aslında temeli fazlasıyla ıskalıyor. Misal sormak lazım; BDP bugüne kadar kaç tane “izinli” basın açıklaması yapabilmiş? Kaç milletvekili dayak yemiş? Kaç siyasetçisi hapiste? Nasıl bir zeminde siyaset yapılıyor? Anaakım medya bombardımanında “dağda törörö olacağına ovaya in siyaset yap” kalıbının iş gördüğü açık, eğer inanmak istediğin şey egemen olmanın meşru olduğunu herkese duyurmaksa. Fakat gerçekler öyle anaakım medyada göründüğü gibi değil elbet. Dolayısıyla “ovaya in siyaset yap”a kanmak, hele ki medya ve iktidar arasındaki ilişki Gezi Direnişi’yle beraber bu kadar görünür olmuşken BDP’ye laf çakmak, Kürt hareketini lümpenleştirmek en iyimser tabirle cehalettir.

AKP’nin meşhur “Demokratikleşme paketi”nden  ne çıkacağı belli değil, malum. Zaten sadece kapalı kapılar ardında, kimseyle ortaklaşa hareket etmeden, konu başlıkları bile açıklanmadan ve başkasına fikir sorulmadan yapılmış bir pakete “demokratikleşme” adını vermek de pek doğru olmasa gerek. Bu sebeptendir ki Kürt gençleri arasında dağa çıkma oranı azalmıyor. Diğer taraftan “Demokratikleşme paketi”ni “Top benim olm” diyen mahallenin tombul çocuğu gibi kullanan AKP’nin bu süreçte yaptıkları da (ODTU olayları, Ethem Sarısülük davası, PKK mezarlığını basmak, Ermenilerin tarihi Sanasaryan Hanı kanunsuzca ihaleye çıkarmak vb.) samimiyetsizliğin/güvensizliğin bir göstergesi.

Image

Tüm bu güvensizlik ortamında, elini taşın altına koymaktan imtina etmeyen ve forumlarda filizlenen “Tanışıyoruz Insiyatifi” ortaya çıktı. Parçası oldukları Abbasağa Parkı, Yoğurtçu Parkı ve Büyükdere-Yeniköy forumları ile beraber Abbasağa’da Toplumsal Barış Çalışma Grubu ve Yoğurtçu’da Barış İnsiyatifi ile Kürt hareketini açıklamaya yönelik hareket etti. Sonrasında “Amed Gezisi”ni organize ederek 30 kişiyi Diyarbakır’a götürdü ve Kürt aileleriyle beraber forum yapıldı. Bu forumlarda Kürt gençleri, LGBT hareketi, kadın hareketi gibi farklı parçalarla birebir ilişki kuruldu ve halkın evlerinde kalındı.  Tanışıyoruz Insiyatifi’nin bana göre en önemli cümlesi şuydu; “Bugüne kadar sadece ‘merhaba-merhaba’mız vardı belki ama artık en azından ‘merhaba-merxeba’mız da olsun diye tüm çabamız.”

Yoğurtçu’daki Kürtçe Atölyesi’ne iş yoğunluğundan dolayı sadece 1 gün katılabildim. Ilk başta 10-15  kişi başlayan atölye sonlara doğru 50-60 kişiyi buldu. Pek çok şeyin rahatlıkla konuşulabildiği atölyede bana göre en önemli nokta, katılımcıların çoğunun konu hakkında bilgisi sınırlı, genellikle anaakım medyadan beslenmiş ancak bir şeylerin yanlış olduğunu fark eden kişilerden oluşmasıydı. Yani Gezi Direnişi’nin sağladığı kazanımların en başında söylenen “empati ortamı” tam da buydu. Bu noktada konuşmak, kendini ifade etmeye çalışmak elbette ki önemli ancak takdir edersiniz ki çok da etkili değil. Bu anlamda Tanışıyoruz Insiyatifi’nin düzenlediği “Amed Gezisi” var olan kazanımları kemikleştiren, taşların yerli yerine oturmasını sağlayan bir organizasyon.

Var olan durumdan nemalanan egemen taraf elbette ki bu organizasyona çemkirecekti. Öyle de oldu. Misal “Yaftalamadan düşünün” mottolu Zaman Gazetesi’nde 17 Eylül’de yayınlanan “Eylemleri Güneydoğu’ya kaydırmak için ücretsiz gezi düzenleyecekler” başlıklı yazıda şöyle diyordu;

Gezi Parkı eylemcileri, PKK’nın Kandil’deki lideri Cemil Bayık’ın geçen hafta “Eylemlere destek vermemek yanlıştı.” sözlerinin ardından harekete geçti. İsteyen eylemciler, İstanbul’dan Diyarbakır’a ücretsiz olarak götürülecek ve burada BDP tabanıyla görüşmeler yapılacak. Etkinlikle, eylemlerin Güneydoğu’ya yayılması amaçlanıyor.”

Haberin sahibi Habib Güler (@habibguler) her ne kadar birkaç gün sonra Twitter’dan Tanışıyoruz Insiyatifi’nin organize ettiği Amed Gezisi’nin faydalı olduğunu söylemiş olsa da -ki onu da silmiş, ekran görüntüsü bulursam eklerim-, haber hala cumhuriyet sucuğu gibi Zaman Gazetesi’nin sitesinde yer alıyor. Daha komik olanı, muhtemelen Habib Güler’in bu organizasyondan Tanışıyoruz Insiyatifi’nin yolladığı basın bülteni sayesinde haberdar olması. Diğer taraftan zaten Tanışıyoruz Insiyatifi’nin sitesinde bu organizasyon fikrinin forumlarla beraber ortaya çıktığı yazıyor. Bir haberci en azından sitede yer alan bilgilerin bir sağlamasını yapar haberden evvel. Velhasıl  insan kendinde eksik olanı sıklıkla söylermiş derler ya, yaftalamadan düşünün mottosu da bu anlamda Zaman Gazetesi’ne fazlasıyla yakışmış.

Elbette iktidar tarafına yakın medya kuruluşlarından bu geziyle ilgili fantastik haberler çıktı. Misal, 3 IQ ile hayatta kalmaya çalışanların doğru adresi Akfikir.com haberi Yeni Akit’ten alıyor ve “Pornocu Sözcü gezicileri sapıklarla örgütlüyor” başlığıyla veriyordu. Bir kere Sözcü ne lan sığır? Mevzu bahis Kürt mücadelesiyse alayına “durun siz kardeşsiniz” diyesi geliyor insanın.

Image

Gerçi daha fenaları da var. Misal Furkanhaber.com “Amed’e safari yapmaya gidiyorlar” başlığıyla veriyordu haberi 🙂 Safari mevzusu aslında bu geziyi oryantalist bulan Kürt tarafından gelen eleştiri. Organizasyonu oryantalist bulan ve Ironi katarak geziyi safariye benzeten biri vardı Twitter’da. Site de bu KÜÇÜK ironiyi anlamayarak habere başlık yapmış. Haberin spot metni şöyle;

Mevzunun ağaç olmadığı, Gezizekâlıların Diyarbakır’a “hafta sonu gezisi” tertiblemeleri ile bariz bir hâl aldı.”

Velhasıl, barış sadece kağıt üzerinde olabilecek bir şey değil. Barış isteyen herkes meşrebince destek vermeli/verecek. Tanışıyoruz Insiyatifi bana göre büyük bir adım attı, bundan sonrası için umut dolu bir adım.

Anaakım medyanın yalanları olmadan, var olanı görmek için yapabileceğimiz tek şey alternatif iletişim kanalları oluşturmak ve bunları desteklemek.

Not: Bu yazıyı yazarken Kürtler ve barış konulu bir yazı aklıma geldi. Arattım buldum. Buyurunuz: Futbola siyaset karıştırmıyoruz beyler! 

Özgür Ülke, Telekinezi Usulü Suikast ve Iç Mihraklar Üzerine

Özgür Ülke, Telekinezi Usulü Suikast ve Iç Mihraklar Üzerine

Namlı animeci/mangacı Katsuhiro Otomo’nun 1995 yapımı Memories adlı bir anime filmi vardır. 3 kısa animeden oluşur; Magnetic Rose, Stink Bomb ve Cannon Fodder. Bizi ilgilendiren son anime olan Cannon Fodder.

Cannon Fodder, yatağın başucundaki mekanik çalar saatin sesiyle başlar. Bir çocuğun odasıdır burası. Alarmın çalmasıyla beraber çocuk üniformasını ve kepini kapıp, aynanın karşısında içindeki askere selamını çakarak görev yerine koşar. Nöbet değişimi yapılır ve bizim çocuk düşmanı beklemeye, vatanını savunmaya başlar. O olmasa diğerleri rahat uyuyamaz zira (“Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır stayla“). Gün geçer gider. Arada bir şeyler olur elbet. Kısa animenin sonunda odasına giden çocuk üniformasını çıkarıp uyur ve anime biter. İzlemek isteyenler için video burada.

Cannon Fodder steampunk türünün iyi bir örneği olmasının yanında, çok da başarılı bir distopyadır. Çünkü aslında düşman yoktur, diğer pek çok ünlü distopya örneğinde olduğu gibi. Bütün şehrin tek amacı şehri savunmak, topları her an saldırabilecek düşman için hazır tutmaktır. Olmayan düşmana karşı.

Türkiye’de siyasetin seyri direnişçiler açısından böyle olmasa da AKP açısından bundan pek farklı değil. Hatta çoğunlukla şaka ile siyaset arasında bir fark görmediklerini düşünüyorum.

Olayları biraz dışına çıkıp düşünmek her zaman iyidir. Zira içerisindeyken insan pek çok detayı, daha doğrusu belirleyici olabilecek detayı atlayabiliyor. Kim demişse çok yaşasın, adı gelmiyor aklıma, “Hangi göz aynasız kendini görebilir?“.

Temelde ana öğeler şunlar; Gezi Parkı yıkılmak üzere karar alınıyor. Ama mahkeme kararı yok. Direnişçiler -takriben 200-300 kişi- çadırlarıyla beraber Gezi Parkı’na gidiyor, yıktırmayacağız diyor. Tabii bu tepkinin kolektif bir geçmişi var; HES’ler yüzünden kuruyan nehirler, Fukushima faciasından sonra nükleer santrali nereye kuralım da ekonomimiz alsın yürüsün çığırtkanlıkları, hala kullanılan termik santraller, Hasankeyf gibi medeniyet beşiğinin sular altında kalma tehlikesine karşı kimsenin tepki vermemesi, kazılar sırasında çıkarılan Bizans gemilerinin “bizde bunlardan çok var” diye tabir caizse hurdacıya verilmesi, Topkapı Sarayı’ndaki padişah tahtını makam odasına aldıran müze müdürü, Ağaoğlu’na tahsis edilen ormanlar, kentsel dönüşüm adı altında fakir fukaranın on yıllardır yaşadıkları yerden zorla çıkartıp TOKİ kamplarına sürülmesi ve insanların orada tutunamayıp yersiz yurtsuz kalması, Taksim’in toplu gösterilere sonsuza dek kapatılması için yayalaştırma projesi… Daha onlarca örnek var. Velhasıl, hani bir “kırılma anı” olur ya, o Gezi Parkı oldu pek çokları için.

tear-gas-turkey

Lakin kitle bin kişi bile değildi. Derken bir sabah zabıtalar, polis eşliğinde gelerek direnişçilerin çadırlarını yaktı. Dövdüler, gözaltına aldılar. Sırrı Süreyya baba, gitti dev gibi dozerin altında durdu. Yıktırmam, mahkeme kararını getirin dedi. Darp edildi, yaralandı. 31 Mayıs akşamı on binler bu vicdansızlığa dur demek için, geçmişte hiçbir gösteri tecrübeleri olmasa da kocaman vicdanlarıyla dikildi meydana. Şarkılar söyledi, sloganlar attı -Kürtler yine halay çekiyordu- ve direndi. Polis saldırdı, şehrin göbeğini gaz bulutuna çevirdi. Her şey gaz ve toz bulutundan peydah oldu derlerdi, bilememişiz. Kaldırım taşlarının altında kumsallar varmış, öğrendik. Onlar saldırdı, biz direndik. Ankara, Eskişehir, Antakya, Gazi Mahallesi, Adana, Izmir, Kayseri… Daha onlarca yer. Bir baktık o güne kadar “ibne” dediğimiz kolumuza girmiş kardeşi gibi koruyor bizi. Küfrümüze katık ettiğimiz “Ermeni dölü” bize atılan kapsüle göğsünü siper ediyor. Her gün öldürülen kadınlar en önde. Bu toprakların en kadim direnişçileri Kürtler bir yandan direnip bir yandan halay çekiyor. Bir bakıyorsun daha sert saldırınca vicdansızlar, soluğu bir trans bireyin evinde almışız. Hani her gün öldürülen ama gazeteye bile çıkamayacak kadar öteki olan. Aleviler var arkamızda, bir olmaya gelmişler. Tipine bakıp “hipster la bu” dediğimiz kişi barikatın en önünde. 70 yaşında Türk bayrağını kapan amca ve teyze var yanımızda. İşçiler, sokak çocukları, fişlenenler, zenginler, fakirler, engelliler… Çarşı, Tek Yumruk, Vamos Bien’in ne büyük olduğunu, futbolun ne güzel olduğunu anlıyoruz. Anneler geliyor sonra, el ele Gezi’ye tampon bölge oluşturuyor. Gezi’deki ağaçların üzerinde Reyhanlı’da Roboski’de katledilenlerin adı yazıyor. Hrant Dink caddesi bile var orada. Bostan var, mutluluk var, umut var. Para yok, ayrımcılık yok, sadece kardeşlik var. Sonra dağıtıyorlar yuvamızı. Eli sopalı satırlı tipler peydah oluyor polisin arkasında. Kıstırdıklarını dövüyorlar acımasızca. Ellerinde sopalarla, polis Istiklal’i boşalttıktan sonra gövde gösterisi yapıyorlar. Direniyoruz, duruyoruz bir yerde öylece. “Durarak polise mukavemet gösterdi” deyip gözaltına alıyorlar. Daha fazla duruyoruz. Binlerle.

Image

Sosyal medyada örgütleniyoruz. Her yer Gezi Parkı deyip dağılıyoruz. Konuşuyoruz, anlamaya çalışıyoruz birbirimizi. Kardeşlerimizi yitiriyoruz yolda. Ethem’i, Mehmet’i, Abdullah’ı, Ali Ismail’i, Medeni’yi… Basamaklardan  düşerek ölen polis kardeşimizi de bağrımıza basıyoruz. Gözünü kaybeden 11 kardeşimiz, 7500 yaralımız var. Yaralılara yardım eden doktorlara soruşturma açılıyor. Haksızlığın karşısına dikilen avukatları dövüyor polis. Taksim’de çantasında maske takanları gözaltına alıyorlar. TMMOB’yi basıyorlar. Üyelerin evlerinde arama yapıyorlar karar olmaksızın. Direniyoruz. Hala direniyoruz. Sapasağlam buradayız.

Peki diger tarafta, AKP tarafında neler oluyor? Direnişi tek taraflı yorumluyor olabilir miyiz? Belki oyuna getirildik? Referandumda “Yetmez ama Evet” diyenlerin başına gelen yine olmasın sakın? Belki o kadar gözümüz kapandı ki anlayamadık koca bir oyunda basit bir piyon olduğumuzu? O zaman ne yapmak lazım, karşı olduğumuz tarafı da dinlemek, anlamaya çalışmak lazım.

Başbakan Erdoğan, olayların başladığı zaman Gezi Parkı için “Ne yaparsanız yapın, biz karar verdik, olacak” dedi. Sonra Topçu Kışlası yapacağız dedi. Sonra 2 milyar 800 milyon ağaç diktik dedi –ki Türkiye yüzölçümü maalesef bu kadar ağaca yetmiyor- ve “çevrecinin daniskası” olduğunu herkese gösterdi. Sonra mahkeme kararına uyacağız dedi ancak mahkeme devam ederken yıkımlar sürdü. Sonra çiçek diktiler Gezi Parkı’na. Başbakan yurtdışı’na gitti, döndüğünde havaalanında gösteri yapıldı. Halbuki direnişçilere yasaktı gösteri. Demek ki başbakan olunca insanın böyle artıları olabiliyor. Havaalanındaki gösteride “Yol ver gidelim, Taksiim’i ezelim” sloganları atıldı dakikalarca, kimse bir şey söylemedi. Hatta onun üzerine “Ben 76 milyonun başbakanıyım” dedi. Ama direnişçilere marjinaller, çapulcular demekten de geri durmadı. Sonra OTPOR çıktı karşımıza. Dış mihrakların oyunu denildi. İşin içine çeviri hatasından türeyen bir garip Faiz Lobisi girdi. Telekinezi ile başbakanı öldürmek istiyorlar diyen adam Başbakanlık Ekonomi Danışmanlığı’na getirildi. İnsanlar sokakta polis şiddetiyle ölürken yerel kanallar hiçbir şey yayınlamadı. Yayınlayan BBC ve CNN’e dış mihrak denildi. Melih Gökçek hashtag kastı sürekli. İnsanları hedef gösterdi. Egemen Bağış öldürülen canların ardından Twitter hesabından taziye mesajları yayınladı sanki öldürenler polis değilmiş ve AKP’ye bağlı değilmiş gibi. Ethem’i göstericiler öldürdü dediler. Kafasından polis mermisi çıktı. Otopsiye almak istemediler avukatını. Abdullah’ın yine kurşunla öldürüldüğü anlaşıldı. Lice’de karakolu protesto eden köylülere asker ateş açtı. Medeni öldürüldü. 7 kişi sırtına gelen kurşunlarla yaralandı. Yani hepsini kaçarlarken arkasından taradılar. İşin içinde uyuşturucu kartelleri var dediler. BDP önerge verdi görüşülmesi için ama görüşmeyi kabul etmediler.

Image

Sürekli dış mihrak dediler, biliyoruz yapanları dediler ama ne bir ülkeye ayar verildi ne bir yabancı görevli ismi verebildiler. Erasmus’lu bir çocuğu sınırdışı ettiler. Kanıtlar arasında da Kürtçe üzerine yazdığı tezi gösterdiler. Ethem’in katilini serbest bıraktılar. Bilirkişi raporu katilin yalanlarını çıkardı ortaya. İnsanlar işlerinden, güçlerinden oldu. Fişlendi, ıskartaya çekildi. Kanallara yasaklı sanatçı ve marka isimleri gitti. Sokakta palayla millete saldıranlar serbest kaldı. AKP milletvekili pala ile millete dalmanın “hukuki çerçevede” olduğunu söyledi. Söylendi, edildi, yapıldı…

Image

Peki net olarak bu işin arkasında olduğu iddia edilen kişilere bir şey yapılabildi mi? Hayır. Bu kişiler ortaya çıkarıldı mı? Yine hayır.

Dış mihrak arıyorsanız çok uzağa gitmenize gerek yok. Yaralılara yardım eden doktorlar hakkında suç duyurusunda bulunanlardır dış mihrak. Ethem’i vuran polistir, onu serbest bırakan mahkemedir dış mihrak. “Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim” diyenlere tek kelime söylemeyen, bekleyen, gözdağı verendir dış mihrak. Polisle beraber dolaşan eli sopalı davarları sokağa salan, durdurmayandır dış mihrak. Otoparka kıstırdığı üç çocuğu öldüresiye döven, avukatları üstünü başını yırtarak gözaltına alan polislerdir dış mihrak.

Image

Ethem’i göstericiler öldürdü diyen, öldürüldüğü yere bir gün sonra “Polislerimizle gurur duyuyoruz” yazılı pankart astıran Melih Gökçek’tir dış mihrak. Taksim’e gelmeye çalışanlara terörist muamelesi yaparız diyen bakandır, medyada zerre akıl olmadan propagandanızı yapan yavşaklardır dış mihrak. Soru bile soramayan, insanlar ölürken penguen belgeseli yayınlayan kanallardır dış mihrak. Bir akşam yandaş gazetenin hesabından milyonlarca lira vergi borcunu silenlerdir, aynı gün aynı başlığı atan gazetecilerdir dış mihrak. Mısır’da darbe karşıtı demokrat taklidi yaparken Türkiye’de devletin tüm kurumlarıyla direnişçileri yok etmeye çalışan yüzsüzlerdir dış mihrak.

Image

Çok uzaklarda aramaya gerek yok. Katil burada, tanıyoruz.

Karşısına geniş tabanlı muhalefet çıktığında kendini kaybedenlerin oyunu bu. Kemalizmi eleştirerek demokrat olmanın modası geçeli çok oldu. 31 Mayıs’ta yazmıştım, yine yazıyorum; kaybettiniz sadece farkında değilsiniz.

Image

Michael Hardt’tan direnişçilere mesaj var

Michael Hardt’tan direnişçilere mesaj var

“Taksim’deki mücadele, şu an dünyada devam etmekte olan kamu malını özelleştirmeye karşı koruma amaçlı sayısız çatışmanın başını çekiyor. Bana öyle geliyor ki, neoliberalizm bir fikir ve bir siyaset biçimi olarak ölüdür, ama belki de aslında bir yaşayan ölüdür. Bir zombi gibi, şuursuz fakat her zamankinden daha saldırgan ve acımasız olarak saldırmaya devam ediyor. Geride kalan kamu alanlarını toplumsal işbirliği ve yaratıcılık adına korumamız gerekiyor. Dünyadaki tüm aktivistler ilham almak için Taksim’i izliyor.” Image (Çeviri için FF’ten Clara Glass’a teşekkürler)