48 Saat Film Projesi hakkında eleştiri

48 Saat Film Projesi hakkında eleştiri

48 Saat Film Projesi‘nden kardeşim sayesinde haberdar oldum. Değişik bir sinema projesi. Adı üzerinde, 48 saatte filmi teslim etmeniz gerekiyor. Üstelik bazı replik, karakter ve aksesuarları da kullanmak zorundasınız. Ülke yarışmasını kazanırsanız Cannes Film Festivali’nde filminiz gösteriliyor. Genç, enerjik sinemacılar için kendilerini sınayabilecekleri, kısıtlamalar çerçevesinde yaratıcı işler çıkarabilecekleri güzel bir proje.

The-48-Hour-Film-Project-Cover

Kardeşim bu seneki projeye katıldı. Cuma akşamı kısıtlamalar ve konsept belli olduktan sonra arkadaşlarıyla atlayıp Yalova’ya gittiler. 2 gün uykusuz takılıp filmi bitirdiler. Lakin Pazar günü filmi teslim etmeye giderlerken trafik nedeniyle 3 dakika geç kalmışlar. Komitenin sorumlusu filmi kabul etmemiş.

Bu örnek üzerinden iki konuya değinmek istiyorum. İlki, genel olarak “müşteri yönetimi” kategorisinde değerlendirebileceğimiz bir tavır sorunu. Biraz genelleme yaparak proje sorumlularını “marka”, film çekenleri de “müşteri” şeklinde konumlandırabiliriz. En azından aradaki ilişki bağlamında çok da abes bir tanım olmaz bu.

Marka, başarılı bir müşteri yönetimi yapmak istiyorsa öncelikle onu dinlemek, anlamaya çalışmak zorunda. Nasıl ki bir markanın sosyal medya hesabından yazılan bir bilgi, büyük bir kriz çıkartabilme potansiyeline sahipse (misal Onur Air – Van yardım kampanyası örneği), örneğimizdeki film projesi sorumlusunun tavrı da aynı potansiyele sahip. Bu arada yanlış anlaşılmak istemem, projenin ismi “48 saat” olduğundan, geç gelen kişinin filmini kabul etmemesi gayet normal, orada sıkıntı yok. Sıkıntı bunu ifade ediş biçimi. Az biraz kendinizi filmi teslim alan sorumlu kişinin yerine koyarsanız şunları akıl etmeniz gerekir; film teslim etmeye gelen kişiler muhtemelen 2 gündür hiç uyumadı, kurgu/montaj/ses vs ile beyni yandı ve “topukları götüne çarpa çarpa” filmi teslim etmeye geldi. Şimdi, diyelim ki biri belirlenen zaman içerisinde filmi teslim edemedi -ki geldiğine göre muhtemelen trafikle ilgili bir sorun oldu-. Ne yapmamak lazım? Gevşek gevşek gülerek “Ya alamıyoruz artık geç kaldınız. Bak demin Anadolu’dan bi çocuk geldi onunkini de almadık. Ama içeride beleş içki var, takılın ehemehe” dememek lazım. Eğer diyorsan da bu güzel projenin kıymeti, senin o düşüncesiz tavrınla temsil edilir hale gelebilir.

Diğer değinmek istediğim konu ise, sene 2014’te ne dvd’si, ne film teslimi amk? Eğer filmlerin public olması sıkıntıysa -ki niye sıkıntı olsun, hashtag’i gömüp yayınlasınlar Youtube’dan, olsun bitsin-, açarsın bir tane basit mikrosite, oradan yüklerler filmleri. Yahut, private yükleyip sadece proje komitesine erişim verirler. Arayana çare çok. Dolayısıyla, 48 saatlik kısıtlı zamanın bir kısmını da Istanbul’un boktan trafiğinin içinde tüketip emeklerini heba etmezler. Biraz teknolojiye uyum ve kolaylık, başka bir şey değil.

Velhasıl, bu insanlar genç. Kapıya diktiğiniz empati kurma özürlüsü bir görevlinin gevşek tavrıyla hem çocukların motivasyonunu sikertmeyin hem de projenizi bu kadar yere düşürmeyin.

Sana empati besledim, 10 yaşına girdi!

Türkiye’de ana akım medyaya fazla maruz kalmış kişilerde ciddi bir empati sorunu var. Gerçi Türkiye’ye özel bir durum değil ama bizdeki fazla etkili. Örneklerle açıklayayım.

Yanılmıyorsam 2 sene evvel, hanımla beraber Antalya’ya tatile gitmiştik. Hanımın orada bir arkadaşı varmış üniversiteden, daha biz Antalya’ya gitmeden rakı içeriz diye konuşmuşlar. Biz de kalktık gittik tabii. Tanıdığım bütün Yıldırım’lar denyo olduğu için hanımın arkadaşına da bu yazıda müsaadeniz olursa Yıldırım demek istiyorum. Yıldırım aslen iyi çocuk. Anası ölmüş, babasıyla beraber yaşıyor Antalya’da. Araplara, çiçekler daha güzel gözünsün diye beraber paketlenen yeşil sikimsonik bitkilerden satmak üzere bir iş var aklında, yapabildi mi bilemem. Kısacası aslında düzgün, efendi biri. Her rakı masasında olduğu üzere konu siyasete gelip dayanıyor. Evvela memleketimizde insanın hayatını fazlasıyla çevreleyen otoritenin sınırlandırılması, devletin birey üzerindeki tahakkümü üzerine bir miktar konuşuyoruz. Derken konu vicdani redde geliyor. Ben, vicdani reddin bir hak olarak tanımlanması ve anayasaya geçmesi gerektiğini söylüyorum. Yıldırım ne yapıyor?  “Sen gitmezsen, ben gitmezsem kim gidecek ağbi?” denyoluğuna başvuruyor. Ulan güzel arkadaşım, sana ne amk? Sen neden devletle empati kuruyorsun ki sığır? Bırak onu devlet düşünsün. Hayatından zaman çalınan sensin, benim. Bildiğin hapis hayatı yaşıyoruz orada. Biz birbirimizi düşünsek ya.

KAMU SPOTU: Böyle konuşunca halkı askerlikten soğutuyorum sanılmasın. Alnımın akıyla askerliğimi yapmış biriyim. Her milli maçtan sonra Türkiye’de üretilen arabama biner, zafer turumu atarım. Kareoke’ye gidip Onuncu Yıl Marşı söylemişliğim de vardır. Böyle bir insanım.

Velhasıl aslında Yıldırım’ı, naif dünyasını sevmiştim. Lakin Yıldırım denyo çıktı. Yıldırım’la anlaşmaya çalıştım ama kafam da bayağı güzeldi, olmadı. Önümüzdeki Yıldırım’lara bakacağız artık.

Bu empatiyi yanlış tarafla kurma rahatsızlığı Yıldırım’a özgü değil elbette. Her yerde var. Misal, bir ara Friendfeed’de bir sosyal medyacı ile tartışmıştık. Konu Facebook’un aslında silmiş olması gereken bazı fotoğrafları silmediğine dair ortaya çıkan bir haber. Bilmem nerede biri, bir gün, aslında 3 sene önce Facebook hesabından silmiş olduğu fotoğraflarını tekrar Facebook’unda görür ve olaylar gelişir. Dava falan açılmış. Üzerine de internet aktivistleri bir bildiri yayınlamış, kişisel gizlilik konusunda sosyal mecraların şeffaflaşması ve denetlenebilirliği üzerine laf söylemişler. Bir gencimiz tüm bunları okuyup “Beğenmiyorsan girmeyeceksin kardeş Facebook’a” diyor. Yahu mal değneği, ulan davar, Facebook babanın malı mı? Sen neden Facebook’un sahibiyle empati kuruyorsun ki? Tek gelir kaynağı senin verilerin yardımıyla oluşturduğu reklam modeli olan mecranın derdi seni neden geriyor? Aptal mısın? Sen sömürülen taraftasın denyo.

Güncel örneklerden de verelim tabii. Misal, direnişin başlarında Lice’de Medeni’nin öldürülmesi. Insanlar kalekol/karakol istemiyoruz diye yürüyorlar. Asker ateş açıyor. Medeni öldürülüyor. 8 kişi de arkasından yaralanıyor. Yani insanlar kaçarken arkalarından ateş açmışlar. Allame olmaya gerek yok bunu anlayabilmek için, değil mi? Azıcık geçmişe bakıyoruz, daha 1993’te asker Lice’yi yakmış. Bunu yapan askerin orada bulunması bile büyük sorun, bir de kalkıp kalekol/karakol artık her ne sikimse ondan inşaa ediyorsun. Üstelik “barış süreci” devam ediyor. Şimdi bunun üzerine pek çokları uyuşturucu merkezi, o yüzden öyle oldu diyor. Bir yerin uyuşturucu merkezi olması sivil insanların üzerine ateş açmayı meşrulaştırmadığı gibi aynı zamanda bazı kanıtlar da ortaya koymayı gerektirir. Misal hemen sonrasında BDP, Lice’deki olayları ve uyuşturucu konusunu görüşmek üzere önerge verdi ama elbette yine #kabuledilmedi 😦 Neyse, konudan sapıyoruz. Yine olay üzerine Kadıköy’de yürüyüş yapıldı, bayağı gündem oluştu, konuşuldu. Ama özellikle ulusalcı tayfa, sanki devlet tarafından Gezi direnişinin başından beri öldürülmüyor, kör bırakılmıyor, aşağılanmıyor, yaralanmıyormuş gibi  “Tabii ki devlet istediği yere karakol inşaa edecektir, orayı teröristlere mı bırakalım” lafbazlığına girdi. Ee madem direkt devletle empati kuracaksın, bırak o zaman Gezi’yi, devlet yapsın Topçu Kışlasını. Veyahut, Gezi’de hayır öyle şey mi olurmuş diye reddettiğin referandumu yaptır bakalım Lice’de? Valhasıl, empatiyi köyü yakılan Liceliyle kurmak yerine orduyla, askerle, devletle kuruyorsun sonuçta.

Demem o ki güzel kardeşim, sen devlet değilsin, şirket değilsin, haki cepli kıyafetlerin değilsin 🙂 Ezilenle empati kurmazsan işimiz zor. Çünkü ya hep beraber ya hiç birimiz.

Özet: Antalya merkezi bok gibi. Gitmeyin.