Yılansı İçeriklerle Organik Etkileşim Yaratıyoruz Başgannn

14441077_1237176032999134_3873736702491194663_n

Sosyal medya iletişimi konusunda, ajansından markasına futbolcusundan masörüne herkesin kafasını tutup sallaya sallaya söylemek istediğim şey şu: “her gün içerik paylaşmak zorunda değilsiniz babuş!”

Misal, görselde Signal’in Facebook’ta paylaştığı bir içeriği görüyoruz. Losyon, ayakkabı (kombinde ne işi var lan ayakkabının), deri cüzdan, akıllı telefon, araba anahtarının arasında BİR ARZU NESNESİ olarak Signal tüpü eklenmiş. Şimdi sokaktan birini çevirsek, “kardeş senin için kıymetli olan, değer verdiğin 1000 eşya say” desek bunlardan biri diş macunu olmayacak, bunu hepimiz biliyoruz. O zaman hem kendimizi hem de iletişim kurmaya çalıştığımız insanları gerizekalı yerine koymanın ne anlamı var?

Siz hiç kombisiyle selfie çeken birini gördünüz mü? Çekmez. Neden? Çünkü kombi. Evde görünmesin diye dolap falan yaptırıyoruz. Şimdi bir kombi markası çıkıp bütün iletişimini “ürünümüz evinize şıklık katar, tasarımı nefis” falan diye yapsa ne olur, millet götüyle güler. Ev güzel görünsün diye değil, ısınsın diye kombi alıyoruz. Alırken de tasarımına değil, verimliliğine bakıyoruz. Ürün bu. Daha fazlası değil. Diş macunu da üç aşağı beş yukarı bu. Yok değilse 20 yıldır neden 12 farklı koruma sağlar, 15 farklı koruma sağlar diye milletin kafasını siktiniz?

İlk yorum şöyle: “Karizmatik olmaya çalışıp olamayan reklam. Ürün kendini zaten satıyor. Böyle felaket reklamlarla insanlar üzerinde ancak antipati oluşturursunuz.” Diğer yorumlar da benzer şekilde içeriği eleştiriyor. Yani ajansınızın “size özel görsel çalışmaları yapacağız” dediği, pek de matah bir şey değil. Daha da kötüsü hem ajansta hem markada “la olm biz diş macunuyuz ne alaka” diyecek bir allahın kulu yok. Diğer taraftan #1gülüşünebakar sosyal medyada altı deli gibi doldurulabilecek bir kampanya çatısı. Nereye yürüsen olur. İlla ki ürünü bir yerlerden insanların gözüne sokmak zorunda değilsin. Ürünü tamamen yanlış konumlandırarak yapmak zorunda hiç değilsin.

İçeriğin istatistiklerini de görüyoruz yukarıdaki görselden. 5k beğeni, 25 paylaşım, 80 yorum. Yani parayı post ad’e yatırınca sikini daşşağını koysan oraya yine etkileşim alıyor. Demek ki bu geçerli bir kriter değil. Ölçülebilir olmak, rasyonel olmak anlamına gelmiyor.

Son olarak, her gün içerik paylaşmak zorunda değilsiniz. Ayda 30 yerine 5 tane içerik paylaşın ama düzgün içerik paylaşın. Diğer türlü görseldeki gudubetler çıkıyor ortaya.

 

Reklamlar

AKP’ye Sosyal Medyada Sansür mü Uygulanıyor?

Son zamanlarda AKP’ye sosyal mecralardan sansür uygulandığına dair havuz medyasında ciddi bir propaganda yapılıyor, denk gelmişsinizdir. Bu sansür iddiası iki başlıkta ilerliyor; Facebook’ta Yeni Şafak Gazetesi’nin 10 milyon takipçili sayfasının kapatılması ve Twitter’da #WeLoveErdogan hashtag’inin TT’den kaldırılması. Ayrı ayrı inceleyelim.

yeni-safak-iddia4

İddiaya göre Facebook, Yeni Şafak Gazetesi’nin 10 milyon takipçili Facebook sayfasını sansür amacıyla kapattı. Hakikaten de bir süre sayfa kapalı kaldı. Şu anda ise yayında ve 7,5 milyon takipçi ile Facebook macerasına devam ediyor. Na burada. Süreç nasıl gelişmiş, acaba neden kapatmışlar sorularına cevap verebilmek için dünyada en çok kullanılan ve en çok kabul gören sosyal medya ölçümleme servisi SocialBakers verilerine bakalım.

2016-04-06_1354

Kasım ayının başında sayfanın fan sayısı yaklaşık 5 milyonmuş. Nasıl olduysa ondan sonra bir artış başlıyor ve Kasım ortası-Aralık başı arasındaki 15 günde sayfaya +4 milyon takipçi geliyor. Facebook reklamlarıyla bu kadar kısa sürede bu kadar fan kazanmak mümkün değil. Ki maliyeti de inanılmaz boyutlarda olur. Yani bu seçenek mantıklı değil. Peki nasıl oldu bu artış? Facebook sayfalarının yönetim panelinde “mükerrer sayfaları birleştir” diye bir seçenek var. Buradan sayfa birleştirmesi yapılabiliyor. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok fan ancak sayfa birleştirme yoluyla yapılabilir. Hangi durumlarda sayfa birleştirmesi yapılabildiği Facebook yardım bölümünde ayrıntılı olarak anlatılmış. Meraklısı buradan inceleyebilir.

Eğer uzun zamandır sosyal medyacıysanız bilirsiniz, 2011-2013 yılları arasında (Facebook reklamları o  kadar yaygın değildi ve denetim pek yapılmıyordu) bu sayfa birleştirme yöntemiyle neredeyse her marka sayfasını büyüttü. Ha markanın haberi yoktur, eyvallah ama ajanslar bu yöntemi “yayılım” adı altında düzenli olarak kullandı. Misal o zaman 250 TL’ye aynı gün 50 bin takipçi alabiliyordunuz sayfanıza. Bu  işin piri olan dalyaraklardan birkaçı şu anda ajans sahibi ve bazı bazı “sektörün etik değerleri” falan diye tweet atıyorlar :)) Hatta, bilen bilir, 2013-2014’te pek çok markanın Facebook sayfasından ciddi fan düşüşü oldu. Sebebi de artık Facebook’un yazılımları sayesinde bu fake fan işini geriye doğru tarayabilmesiydi.

Yeni Şafak mevzuna dönecek olursak, diyelim ki hakikaten de Facebook Yeni Şafak’ın sayfasını sansür yüzünden kapattı. Peki neden tekrar açtı? Neden 2,5 milyon fan eksildi? Yeni Şafak neden şimdi sansür falan demiyor? Madem AKP’ye saldırı var, neden diğer havuz medyası üyelerine bir şey olmadı? Velhasıl konu sansür değil, usulsüz fan kazanma.

Twitter’da #WeLoveErdoğan hashtag’inin TT’den kaldırılması konusuna gelelim. Twitter’ın TT algoritması, suistimal edilmemesi için tam olarak tüm ayrıntılarıyla açıklanmasa da genel itibariyle bazı olmazsa olmaz kaidelere dayanıyor. Güncellik bunlardan biri. Yani a hashtag’iyle 1 ayda 10 bin tweet atılmasındansa, b hashtag’iyle 2 saatte 300 tweet atılması daha önemli. Geniş katılım bir diğer kriter. Yani a hashtag’ine 100 kişinin 10 bin tweet atmasındansa, b hashtag’iyle 500 kişinin 1000 tweet atması daha önemli. Kullanılan hashtag’in yeniliği de önemli bir kriter. Zira daha önce TT olmuş bir hashtag, eğer çok fazla sayıda yeni kullanıcı tarafından birim zamanda çok fazla tweet’lenmiyorsa tekrardan TT olması çok zor (hatta #OccupyWallStreet hahstag’inin TT’den düşmesine/düşürülmesine verilen resmi cevap bu şekilde). Meraklısı için şurada Buffer’ın blogundan güzel bir makale var.

#WeLoveErdoğan’ın TT’den düşürülmesi meselesine gelirsek, yukarıda açıklanan kaidelere uymayan bazı durumlar var. Misal, #WeLoveErdogan hashtag’i yeni değil. 2013’ten itibaren kullanılıyormuş. Dolayısıyla daha önce TT olduysa, tekrardan uzunca bir süre TT’de kalması pek mümkün değil. Bir yazılım yardımıyla incelemek lazım ama benim gördüğüm kadarıyla hashtag’deki hacmin önemli bir kısmı aynı hesapların düzenli olarak aynı hashtag’le içerik paylaşması şeklinde gerçekleşmiş. Tabii en büyük sorun çok fazla bot hesap kullanılması.

cevtcuzweaamhakrsm56faf531d81e1

Tüm bunların birleşiminde de hashtag kaldırılmış yahut TT’den düşmüş.

Velhasıl, insan önce bir çuvaldızı kendine batırmalı. Her türlü ali cengiz oyununa başvurup, her türlü suistimali deneyip, neticesinde “ama beni sansürlüyorlar” dersen olmaz.

 

Modern kerizlik: Facebook like ads

(Haber Kaynağı/Newsfeed’in nasıl çalıştığını bilmiyorsanız önce şunu okumakta fayda var: Who Watches The Watchmen)

Malumunuz, Facebook geçtiğimiz Mart ayı itibariyle erişim sayısını (sayfanın içeriğini gören tekil kişi sayısı) sayfalar için fazlasıyla sınırlandırdı. Sayfanın fan sayısına, içeriğin kalitesine, “sadık” fan sayınıza ve paylaşılan içeriğin türüne (video, status, fotoğraf vs) bağlı olarak erişim oranı değişse de  genel olarak 100 fanınız varsa ortalama 6 kişi paylaştığınız içeriği haber kaynağında görebiliyor.

Screen-Shot-2014-04-14-at-1.43.59-PM

Misal, Beyonce’un Facebook sayfasındaki erişim oranı %2,5 civarındaymış. Erişim oranı ve fan sayısı arasında ters orantı var. Yani fan sayısı az olan sayfaların erişim oranı daha fazla, fan sayısı fazla olan sayfaların erişim oranı daha az. Kabaca sistem şöyle işliyor. Yeni bir sayfa açıyorsunuz. Başlangıçta Facebook erişim oranınızı yüksek tutuyor. Yani paylaştığınız içerikleri fanlarınızın önemli bir kısmı görüyor. Onlar içeriğinizle etkileşime geçerek arkadaşlarının haber kaynağında görünmesini sağlıyor, yeni fanlar kazanıyorsunuz. Yani 18 milyonluk Facebook sayfalar ekosisteminin bir üyesi oluyorsunuz. Ama belli fan sınırlarında kademeli olarak erişim oranlarınız düşmeye başlıyor. Yani artık paylaştığınız içerikleri fanlarınızın görmesi için Facebook’a para ödemeniz lazım.

Sosyal medyayı markalar açısından diğer iletişim kanallarından ayıran şey müşterilerinizle düzenli organik ilişki kurabilmek. Dolayısıyla, asıl önemli olan sayfanızın milyonlarca fana sahip olması değil, belli bir strateji dahilinde ürettiğiniz içerikleri olabildiğince çok sayıda fan/potansiyel fana ulaştırmak ve onların amacınıza uygun şekilde bir şeyler yapmasını tetikleyebilmek. “Yav bizim sayfayı da x kişi beğenmiş”le övünecek kadar denyoysanız, ayrı tabii.

Güncel durumda Facebook sayfanızın fan sayısının artması efektif olarak hiçbir şeye yaramıyor. Dahası, fan sayısı arttıkça erişim oranı azalıyor. Diğer taraftan genel itibariyle Facebook’ta like reklamlarının tıklanma maliyeti, içerik reklamlarından daha fazla. Ek olarak, eğer içeriğiniz iyiyse ve reklamınızı doğru hedef kitleye gösterebiliyorsanız, like reklamı çıkmadan da gayet ciddi fan kazanabiliyorsunuz. Velhasılı; içeriğinizi daha fazla kişiye göstermek, sitenize trafik sağlamak, satış yapmak, videonuzu izletmek, data toplamak, uygulamanızı indirtmek gibi mis gibi reklam modelleri varken like’a para yatırmayın, keriz olmayın.

ŞOK! Facebook, sansür için başvuran hükümetleri açıkladı!

ŞOK! Facebook, sansür için başvuran hükümetleri açıkladı!

Twitter‘dan sonra Facebook da kendisinden bilgi isteyen devletleri ifşa etmeye başlamış. İlk raporu da şurada. Linkte ilgili ülke grubunu tıkladıktan sonra ülke özelinde ayrıntıya ulaşmak mümkün.

2014-11-14_1357

Üstteki grafikte yine yüzümüzü güldüren, Türg’ün gücünü tüm dünyaya gösteren bir fotofiniş var. Yaklaşık 2000 içerik kısıtlama talebiyle Hindistan’dan sonra Facebook’ta 2. sırada yer alıyoruz. Ancak bu başka bir yazının konusu olsun.

Asıl konu, sosyal mecraların kamu yararı imajıyla bir PR faaliyeti olarak bu devlet/sansür istatistiklerini açıklarken, aslında sorumluluğu tamamen hükümetlere yıkma eğilimi. Halbuki takip edenler hatırlayacaktır, Facebook RESMİ BİR SİYASİ PARTİ olan BDP’nin en büyük sayfasını ve yerel bazı BDP sayfalarını haber dahi vermeden, gerekçe dahi sunmadan kapattı. Alternatif medya organı Ötekilerin Postası’nın Facebook sayfası yanılmıyorsam 6 kez kapatıldı. Facebook sansürüyle ilgili şöyle bir şey var. Alternatif Bilişim’in de konu hakkında çok kafa açıcı bir makalesi burada.

Velhasıl, bir PR aktivitesi olarak “hükümetlerin bizden istediği bilgiler hakkında şeffaf davranıp, kamuoyunu bilgilendiriyoruz” kafası iyi. Fakat, madem ki böyle bir sansür ifşası işine girişildi, çuvaldızı biraz da kendine batırmak lazım. Misal, içerik kısıtlama taleplerine karşı mecraların nasıl bir tartışma yürüterek sonuca vardığı online olarak gösterilebilir. Bir üst basamak olarak kullanıcıların da tartışmaya katılması sağlanabilir. “Sosyal mecra” olmak, yapılacak geliştirmelerin de “sosyal” yönelimde olmasını gerektirir.

BONUS: Facebook’un, reklamda kullanılan Boticelli’nin “Venüs’ün Doğuşu” tablosunu cinsellik içerdiği için durdurduğu reklam.

10636362_1469027343351993_6007942242211638532_o

Who watches the watchmen?

Who watches the watchmen?

Başlık Allan Moore’un ünlü çizgi romanı Watchmen’de geçiyor. Halkın, Watchmen adlı süper kahraman takımını protesto etmek için duvarlara yazdığı bir slogan. Sonrasında gazete manşetlerine taşınıp süperkahramanların kimliklerini ifşa etmesini ve denetlenmesini zorunlu kılacak kanunları çıkartan kampanyanın başlangıç cümlesi. Türkçe’ye “Gözcüleri kim gözlüyor?” diye çevrilmiş. Neticesinde, ayrılanlar olsa da Wathcmen tayfası devletin kontrolüne girip kariyerine devletin baskı aygıtı olarak devam ediyor.

Hem kasetteki şarkıyı kalem vasıtasıyla geri sarabilmiş hem de torrent sitesinden atılmamak için fake upload çakabilmiş şanslı azınlıktan biri olarak gelişimine tanık olduğum en önemli şey internet. Müthiş amk. Adres çubuğuna herhangi bir şeyi yaz ve enter’a bas. Karşında milyonlarca sonuç. Insanın aklı almıyor yeminle.

Dahası, internet sürekli gelişiyor. Hem yeni cihazların bulunmasıyla (akıllı telefonlar vs) beraber fiziksel olarak internete erişim süremiz artıyor hem de büyük sitelerin kullanıcı deneyimini artırmak için geliştirdiği algoritmalar sayesinde (Facebook vs) bize daha uygun içeriklerle muhatap oluyoruz. Yeni cihaz kısmında anlaşılmayacak bir şey yok. Ama kullanıcı deneyimini artırmak için üretilen algoritmalar ve filtrelenmiş içerikler konusu biraz karışık. Facebook örneğiyle anlatalım.

Alttaki görsel Facebook arayüzü. Kırmızı ile çevrelenen de newsfeed/haber kaynağı olarak geçen, takip ettiğiniz sayfaların, arkadaşların, grupların paylaştığı içerikleri gördüğünüz alan.

2014-07-13_2039

Newsfeed denilen bu alanda öncelikle 10 tane içerik bulunur. Siz sayfada aşağıya indikçe yeni içerikler yüklenir alt tarafa. Ancak temel bir sorun var. Varsayalım Facebook’ta 300 arkadaşınız, 200 beğendiğiniz sayfa var ve 20 tane de gruba üyesiniz. Ve siz Facebook’unuzu açtığınız anda hepsi birer tane içerik paylaştı. Sizin newsfeed’inizde ise sınırlı bir alan var. Hangi içerikler size görünecek 10 şanslı içerikten biri olacak? Facebook -ve diğer pek çok büyük site- bu temel sorunu geliştirdiği algoritmalar yardımıyla çözüyor. Peki nasıl çalışıyor bu algoritmalar? Facebook diyor ki senin en fazla etkileşimde bulunduğun kişilerin/sayfaların paylaştıkları içerikleri senin newsfeed’inde daha fazla gösteriyorum. Yani, kankan Bufail’in paylaştığı her içeriğin altına “moruk çok komikmiş sdkjlfkd” yazıyorsan, Bufail’in paylaştığı neredeyse her içerik senin newsfeed’inde ilk 10’da görünüyor. Etkileşim kriterlerden sadece biri, daha onlarca kriter var. Algoritmaya etkiyen kriterler sürekli olarak güncelleniyor ve aslında tam olarak nasıl bir şey olduğunu bilmiyoruz.

Burada Eli Pariser’in “Filtre Baloncukları”nı anlatan güzel bir TED konuşması var. Facebook newsfeed örneğindeki algoritmaların artık interneti ne kadar değiştirdiğinden bahsediyor. Bayağı da iyi bir örneği var. Eli, pek çok arkadaşına “Google’a ‘Mısır’ yazın ve gelen sonuçların ekran görüntüsünü bana yollayın” demiş. Sunumda iki arkadaşından gelen ekran görüntüleri var. Birinde gelen tüm sonuçlar “Arap Baharı” da denen küresel isyanların Mısır ayağıyla ilgiliyken diğerinde isyanla ilgili hiç sonuç yok. Eli Pariser, Google örneğindeki gibi internette fitre balonlarıyla çevrelendiğimizi ve artık tam olarak nasıl seçildiğini bilmediğimiz, kontrol edemediğimiz ve daha kötüsü bizim seçmediğimiz içerikler aracılığıyla dünyayla bağlantı kurduğumuzu söylüyor.

Bu konuda güzel de bir distopya örneği var. Facebook, 2012 yılında bir deney yapmış. 700 bin kişinin newsfeed’ini kapsayan bu deneye göre Facebook algoritmada bir değişiklik yapıyor. Bazı kişilerin newsfeed’inde pozitif duygular içeren içerikler görünürken, bazılarında ise negatif duygular içeren içerikler görünüyor. Pozitif ve negatif duyguların bulaşıcı olup olmadığının araştırıldığı bu deneye göre çok ufak bir yüzdede böyle bir etkilenme görülüyor. Sonucu siktiret, asıl konu senin rızan olmadan bir internet sitesi üzerinde deney yapıyor. Içerik tüketim alışkanlıklarının duygular üzerindeki etkisini ölçmeye çalışıyor. Önüne filtreler koyuyor ve neleri görüp neleri görmeyeceğine karar veriyor. Insanlık olarak anadilimizde yazılmış bir kitabın çevirisini okuyoruz.

En başa dönecek olursak, insanları korumak amacıyla hareket ettiğini söyleyen süper kahraman takımı Wathcmen’in tamamen denetimsiz olmasına isyan eden halk duvarlara “Who watches the watchmen?”i nakşediyordu. Haklıydı da, gözcüleri de gözleyen birileri olmalıydı. Watchmen’de gözcüleri denetleme/kontrol etme görevi devlete bırakıldı ve neticede Vietkong avlayan süper kahraman görmüş olduk.

Kullanıcılar olarak denetimde bizim de söz hakkımızın olması lazım gibi şeyler söylemek isterdim ama hükümetin internete DNS sproof çaktığı, internet sağlayıcısı TTnet’in PHORM‘la ortaklaşa insanları fişlediği bir memlekette yaşıyorum aq.

Ödüllü yarışmamıza tüm halkımız davetlidir

Ödüllü yarışmamıza tüm halkımız davetlidir

Şüphesiz ki sosyal medya her anlamda çok güçlü bir iletişim aracı. 2011’den beri süregelen global isyanlar sırasında sosyal medya asli unsurlardan biriydi. Türkiye özelinde ise kullanım yoğunluğu ve fonksiyonlarına baktığımızda muhtemelen en güçlüsüydü. Hatta kullanım yoğunluğu o kadar fazlaydı ki -halen daha öyle- 31 Mayıs birkaç gün önceymiş gibi geliyor hala.

Tüm bu zaman zarfında elbette akla hayale gelmeyecek binlerce şey oldu. Ve bu olanları takip edebildiğimiz tek iletişim aracımız (bir elin parmağını geçmeyecek gazete ve TV’yi tenzih ederek) sosyal medya oldu. Sonrasında sansür, engellemeler, dns sproof ve daha nicesi.

Elbette kişiler kadar markalar da bu süreçte bir tavır almak durumunda kaldı. Özellikle küçük markalar kendi meşreplerince AKP’ye ve polis şiddetine atıfta bulunan/eleştiren içerikler yayınladı. Zira her marka-ajans toplantısında zikredilen “müşterilerinizle organik bağı sadece sosyal medya aracılığıyla kurabilirsiniz”in güncel karşılığı tam olarak buydu. Gördüğüm kadarıyla pek çoğu da hak ettiği üzere yüksek etkileşim aldı. Ha, insanlar polis tarafından öldürülürken/dövülürken/kör bırakılırken “ürünlerimiz çok güzeldir + 5TL lol” içeriği giren denyo markalar yok muydu, vardı elbet.

Peki marka tarafında işler nasıl işliyor? Markanın kurumsal iletişim ya da dijitalin bağlı olduğu departman her ne ise yıllık strateji toplantısından her ay ulaşılması gereken aylık KPI’lar geliyor. Bu KPI’lar like, follower, talking about gibi public veriler genellikle. Sektörel olarak erişim, siteye yaratılan trafik vs gibi KPI’lar da olabiliyor. Markanın yayınladığı “benim x’im çok güzel, alın hemen” içeriklerini kimse siklemediğinden, aylık KPI’ı tutturmak için sikko yarışmalar yapılıyor düzenli olarak.

Image

Misal üstte Ülker’in Facebook üzerinde düzenlediği bir yarışma postu var. Zaten yöntemler de üç aşağı beş yukarı aynı. Ya postu like et, çekilişle x kişiye ödül ya da yorum yaz çekilişle y kişiye ödül. Neticesi de yukarıdaki gibi. 50 bin küsür yorum, bin küsür like. Facebook’ta sayfanın aktifliğini temsil eden “talking about” sayısı (son bir hafta içerisinde like, yorum, paylaşım, tag’leme vs fonksiyonlar yardımıyla sayfa ile etkileşime giren tekil kişi sayısı) bu yarışma sayesinde muhtemelen olması gerekenin 10 katı civarına gelmiştir. Peki gerçekte bu ahbap çavuş ilişkisine “etkileşim” demek ne kadar doğru? Gerçekte beleş çikolat kazanmak için Ülker’in alt markaların adını yazan kişilerde bir marka algısı oluşması mümkün müdür? Sorular artırılabilir.

Velhasıl müşterisiyle organik bağ kurarak “siyaset”e  karışan marka mı, yoksa Ülker gibi “yorum yap kazan” ile bir illüzyonu “organik bağ” gibi gösteren marka mı derseniz ben ilkini tercih ederim. İlgili devlet kurumlarında mimli marka listelerinin dolaştığını bile bile.

Madem gücümüz yetiyor neden bizim gibi olmayanları yok etmiyoruz hahahaha

Madem gücümüz yetiyor neden bizim gibi olmayanları yok etmiyoruz hahahaha

Basın Hürriyeti’ni konu alan Anayasa’nın 28. maddesi “Basın hürdür, sansür edilemez” diye başlıyor. Şüphesiz ki uygulamadaki sıkıntıları hesaba kattığımızda bir taraftarın ağzından dökülen tezahüratı andıran bu cümle bizi fazlasıyla yanıltabilir. Zira halihazırda cezaevlerinde 5’i imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü olmak üzere 64 tutuklu gazetecimiz var. Pek çoğu -hatta sanırım hepsi- ya Ergenekoncu ya da KCK’lı olmak suçlamasıyla içeride. Sebepler klasik; Silahlı terör örgütüne üye olmak, devletin güvenliğine ilişkin belgeleri tahrif etmek,  terör örgütü propagandası yapmak…

sticker_devlet_sansuru

Gezi Direnişi ile beraber “terör”ün tanımının aslında milyonlarca insanı bir anda nasıl kapsayabildiğini sanırım hepimiz gördük.  Hatırlarsınız, AB Bakanı Egemen Bağış’ın Gezi Parkı’nın boşaltıldığı gece Taksim’e gelmeye çalışan herkese terörist muamelesi yapılacağını ilan ettiği tweet’i kolektif hafızamıza kazındı. Dolayısıyla aslında “terörist” kavramının, devletin yönetimini ele geçirenlerce tekrar ve tekrar nasıl tanımlandığını artık biliyoruz. Ya da umarım biliyoruzdur. Bu geçmişte de böyleydi, şimdi de böyle, gelecekte de böyle olacak. O yüzden oyumuz Sarıgül’e. Şaka lan. Devleti yıkalım 🙂

Ifade özgürlüğü konusunda da Basın özgürlüğünden aşağıda kalır bir durumumuz yok. Sırf sayısı bilinmeyen, devletin resmi kurumları tarafından açıklanmayan tutuklu öğrenciler bile durumun vahametini gösteriyor zaten.

111006-parasiz-egitim-pankarti.Jpeg,hlarge

Bu yazının konusu aslında 2 ay öncesine kadar TRT’de çalışan bir arkadaşım. Bir basın mensubu. Ayrıca Gezi Direnişi zamanında kişisel sosyal medya hesaplarından paylaşım yaptığı için soruşturma açılan ve işten çıkartılan biri. Konu hakkında detaylar için 1, 2 ve 3‘e bakabilirsiniz.

İşten çıkarma yalnız başına bir şey ifade etmiyor aslında. Zira yaşanan şeyler sadece iş akdinin feshedilmesinden öte bir anlama sahip. Bir sabah 150 kişinin selamı sabahı kesmesi, görev yerinin ve görevin herhangi bir gerekçe gösterilmeden değiştirilmesi, iş arkadaşları tarafından aptallık ettiğinin söylenmesi, Facebook ve Twitter hesabının üstlerine verilmesi, soruşturma yapma yetkisi bulunmayan TRT Insan Kaynakları Dairesi Başkanlığı’nın soruşturma yapması… Böyle gidiyor.

Malum, direnişe destek veren kamu görevlilerinin fişlenmesi, dışlanması artık herkesçe kabul edilen, ilginç bulunmayan bir şey. Devletin yönetimini ele geçiren “savaşçı”nın kendisine rakip olarak gördüğü herkesi yok edebilme meşruluğu, Osmanlı torunu olarak geleneğimizdir.

İşten çıkartılan arkadaşım hukuken tüm imkanlarını kullanacak ve karşı davalar açacak. Ben de takipçisi olup, mümkün mertebe buradan güncel durumu aktarmaya çalışacağım. Bunun yanında kamu ve özel sektörde çalışan kişilerin sosyal medyada neler yazıp neler yazamayacağına dair artık net kuralların bulunması bizi ileride nasıl bir distopyaya götürecek, bunu da uzun uzun konuşmak lazım.

Özgürlük, isteyenlerin kamuda başörtüsü ile çalışabilmesidir, doğru. Ama aynı zamanda işinden çıkartılma korkusu olmadan, polisler tarafından dövülerek öldürülen 18 yaşında bir çocuk için devleti protesto edebilmektir.