Düşünce önleme birimleri karşılaştırması: Gelecekbilim Kongresi vs 1984

İletişim, dil, edebiyat pek de hakim olduğum konular değil lakin yazmak istediğim konular. Bu blog benimse neden yazmıyorum ameke diyerek cahil cesaretiyle girişeceğim müsaadenizle 🙂

Namlı distopyalardan George Orwell’ın 1984’ü ve Stanislav Lem’in Gelecekbilim Kongresi arasında dil ve düşünce konusunda ilginç bir zıtlık var.

Belki de distopya denilince ilk akla gelen roman 1984. Katı bir devlet denetimi ve yönetimi var. Kavramlar bu yönetim içerisinde karşıtlarına dönüşmüş durumda. Hakikat Bakanlığı’nın görevi yalan söylemek, Sevgi Bakanlığı’nın görevi cezalandırmak… 3. çeyrek için hedeflenen ilerleme kaydededilemedi mi? Geçmişi değiştir olsun bitsin. Üretilmesi hedeflenen buğday miktarını tüm yazılı mecralardan sil. Gerçekleşen hedefin alında yeni bir hedef belirle ve yeni “başarı”yı tüm ulusla paylaş.

1984’te düşünceyi kontrol altında tutabilmek için dil değiştiriliyor. Düşünce suçlarını önlemek için günlük hayatta kullanılan kelime sayısını düzenli olarak düşüren katı bir devlet yapısı var (“Dil düşüncenin evidir” lafını hakikat kabul ettiğimizde dili kısıtlamak, düşünceyi de kısıtlamaya varıyor basit mantıkla). Yaşlılar tam adapte olamasa da Yeni Konuş adı verilen kısıtlanmış dil, distopyanın içine doğmuş nesil tarafından kullanılmakta. Harikulade, mükemmel, enfes, müthiş, fevkalade ve benzer anlamdaki kelimeler artık yok. Onun yerine iyi ve çiftiyi var. Eğer iyiden daha iyiyse, çiftiyidir. Devlet, şanlı ulusunun enerjisini diğer başarısız devlet örneklerinde olduğu gibi sanat, iletişim gibi gereksiz “hobi”lere harcamasına izin vermeyecek kadar “iyi”dir. Bu kısıtlanmış dil nedeniyle “Big Brother”ın gözetimindeki halk sorgulama yetilerini yavaşça kaybediyor. Doğru soruları oluşturmak için kullanacağın kelimeler zihninde artık bir yer kaplamıyorsa, soruları da soramazsın, gayet basit bir mantık.

Gelecekbilim Kongresi ise her anlamda 1984’ten farklı. Zira ortada aslında tam bir “kötü” yok. Insan nüfusu 70 milyar civarı. Kaynaklar yetersiz. Insanlar da kaçınılmaz sona yaklaşırken, gördükleri daha “güzel” olsun diye kemitokrasi dedikleri, kimyasalla uyuşturuldukları bir sisteme geçiş yapıyorlar. Her yere düzenli olarak kimyasal veriliyor ve insanlar gördükleri tripte “mutlu mesut” bir halde insanlığın kaçınılmaz sonuna doğru ilerliyor.

Stanislav Lem’in Gelecekbilim Kongresi’nde dilin kullanımı 1984’ün tersine kısıtlamacı değil, genişletmeci bir yapıda. İnsanların düşünüp icat edebilecekleri şeylerin kelime hazneleriyle bağlantılı olduğu kabulü var Gelecekbilim Kongresi’nde. Dolayısıyla romanda sık sık, farklı kelimelerin birleşimiyle oluşturulmuş aslında anlamı olmayan yeni kavramlar yaratılıyor. Farz-ı misal; terlikpeyniri, blogsilah, zamanatak, sigaragüğümü… Söylendiği andan itibaren bu kavramların var olduğu ve gelecekteki amaçlarımızdan birinin bunu icat etmek olduğu kabul ediliyor. Yani, sonsuz olasılıklar aleminden tamamen raslantısal seçilmiş kelimeler üzerinden bir görev listesi oluşuyor. Bu da kimyasal maddeler ile yönetilen insanlığın prensipte “düşünce” üzerindeki en etkili engeline dönüşüyor.

Bana göre 1984 ve Gelecekbilim Kongresi’nde dildeki yapısal tahribatın “düşünce önleme birimi” işlevi görmesiyle, sosyal medyanın iletişimde yarattığı yapısal değişiklik arasında bazı eşleşmeler var. Misal, 140 karakter sınırı bulunan Twitter’ın yarattığı jargon, 1984’ün Yeni Konuş’u ile bayağı benzer. ABV, AEO, ARV, AQ, AMK gibi kalıpların karakter kısıtlaması nedeniyle bir zorunluluğa dönüşmesinin yanında, söylenmek istenen şeyin anlaşılır halde görünmesi için daha az kelime kullanma refleksi oluşması, yahut basite indirgemenin Twitter için olmazsa olmaza dönüşmesi en temel benzerlikler. Gelecekbilim Kongresi’nde ise rastgele seçilmiş iki kelimenin birleşimiyle yaratılan yeni kelimenin, icat edilecek bir şey olarak listelenmesi, yani anlamsızlığın somutlaşması, sosyal medya içerisindeki bilgi akışının kavramları anlamsızlaştırması ile bağlantısı var bence. Tüm gün, pc başında ya da cyborg uzvumuz akıllı telefonlar aracılığıyla binlerce farklı konuda bilgi bombardımanına maruz kalıyoruz -özellikle Gezi’den beri memleketteki tüm gelişmeleri anlık takip eden insanları düşünün-. Bu bilgi bombardımanı içerisinde, insani duyarlılıkları kaybedip, istatistik ve veri haritacılığını geliştiriyoruz (Şahsi kanaatim tabii bu, ne diyon lan sen dürrük diyene boynum kıldan ince). Yani aslında her gün milyarlarca insanın paylaştığı milyarlarca içerik nedeniyle, “önemli” ile “önemsiz”/ “daha az önemli” arasındaki farkı kaybediyoruz. Aynı gün milyonlarca paylaşım yapılan hassas konuların -#ÖzgecanAslan misal- bir gün sonra nasıl hatırlanmadığını, önemsizleştiğini hatırlayın. Sosyal medyanın yapısı, o muazzam bilgi akışı bundan başka bir şey yaratmaz. Her şey anlamsızlaşır. Devlet şiddetiyle öldürülen insanlar birer hashtag’e dönüşür. Tarafını belli etmenin “mücadele”ye dönüşmesi, öyle algılanması, belki de bu çağın vebası. Aslında uzun uzadıya düşünülmesi gereken bir konu bu.

Velhasıl, bilim kurgu eserleri var olan üzerinden yola çıkan bir gelecek projeksiyonu neticede. Rengi, dokusu, kumaşı farklı olabilir ama derdi aynı. Sosyal medyayı da biraz bu kötücül kurgulara dayanarak yorumlamakta fayda var.

Reklamlar

“Dünyada bir hayalet dolaşıyor, kripto anarşi hayaleti”

(Şuradan alıntıdır.)

Şifrepunk hareketinin kurucularından Timothy C May’in 1992 yılında yazdığı Kripto Anarşist Manitesto’su (http://www.activism.net/cypherpunk/crypto-anarchy.html) bu tanıdık sözlerle başlıyordu. Şifrepunklar, yıllardır bilişim teknolojilerini kullananlar ve geliştirenler olarak bu teknolojilerin sunduğu anonimlik olanağının farkındaydılar. May gibi bir çok şifrepunk dünyanın sayılı üniversitelerinin ya da şirketlerinin araştırma laboratuvarlarında çalışmakta ve bilgisayarların geleceğini, temel yönelimlerini daha açık seçik görebilmekteydiler. Artık iki kişi ya da grup, birbirinin gerçek adını veya kimliğini bilmeden iletişime geçebilecek, işlerini yürütebilecek ve elektronik sözleşmeler yapabilecekti. Bu gelişmeler elbette hükumet uygulamalarının (vergilendirmeler, düzenlemeler, ekonomik etkileşimlerin kontrolü vb) doğasını da değiştirecekti. Bu devrim (hem toplumsal hem de ekonomik) için gerekli teknoloji geçen on yılda sadece teorik olarak vardı. Şimdi ise düşünceler pratiğe uygulanıyordu ve on yıl sonrasında durum bambaşka olacaktı.

Elbette ki devlet, ulusal güvenlik konularını, uyuşturucu tacirlerini, vergi kaçakçılarını ve bölücüleri gündeme getirecek ve bunlardan kaynaklı kaygıları kullanarak bu teknolojinin yayılmasını yavaşlatmaya ve durdurmaya çalışacaktı. Bu kaygıların çoğu doğruydu. KriptoAğ, kaçınılmaz olarak çok sayıda suç şebekesine de ev sahipliği yapacaktı. Fakat bu durum kripto anarşinin yayılmasını durduramayacaktı.

May ayrıca matbaa teknolojisinin Orta Çağ’ın toplumsal iktidar yapısını etkilemesi gibi bu yeni teknolojilerin de şirketlerin ve hükumetlerin ekonomik süreçlere olan müdahalesini etkileyeceğini düşünüyordu. Dikenli tel gibi ufak bir icat, çitlemeye olanak vererek toprak üzerindeki mülkiyet ilişkilerini altüst etmişti. May’e göre şimdi matematiğin bu gizemli kolu fikri mülkiyet etrafındaki dikenli telleri kesmek için hazırdı.

May, Manifesto’yu yine tanıdık bir cümleyle sonlandırıyordu:

“Ayağa kalkın, dikenli tellerle çevrili çitlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok.”

Şifrepunk hareketinin bir diğer kurucusu olan Berkeleyli matematikçi Eric Hughes’ın 1993’te yazdığı Şifrepunk Manifestosu’nda (http://www.activism.net/cypherpunk/manifesto.html) ise özellikle mahremiyete vurgu yapılıyordu. Hughes, manifestoda mahremiyetin tanımını yapıyor, açık toplum için mahremiyetin bir gereklilik olduğunu belirtiyor ve bunun hükumetler, büyük şirketler ya da başka bir meçhul kuruluş tarafından bahşedilemeyeceğinin altını çiziyordu. Mahremiyet hakkını ancak kendimiz alabilirdik. Şifrepunklar, bilişim teknolojilerinin öncüleri, kendilerini anonim sistemler kurmaya adamalıydılar. Mahremiyet, kripto, anonim posta iletim sistemleri, sayısal imzalar ve elektronik para ile sağlanacaktı. Birilerinin bunun için kod yazması gerekliydi ve bu “birileri” şifrepunklardı. Şifrepunk manifestosu, FBI’a (Federal Bureau of Investigation – Federal Soruşturma Bürosu) ve NSA’ya (National Security Agency – Ulusal Güvenlik Ajansı) karşı bir meydan okumaydı. Şifrepunklar, manifestolarında da yazıldığı gibi, bilişim teknolojilerinin özgür bir toplumun önünü açabileceğini düşünüyorlar ancak içerdiği tehlikenin bilinciyle mahremiyete merkezi bir önem veriyorlardı. Bunun için 1990larda kripto silahını kullanacaklardı. Mahremiyete karşı savaş açanlar ise tam tersi yönde uğraş verecekler ve politik olarak kriptolojinin kullanımını engellemeye çalışacaklardı: Hükumetlerden gizli hiç bir şey olamazdı. Şifreler, hükumetlerin kırabileceği zorlukta olmalıydı.

Wired dergisi 1993 yılında şifrepunkları kapak yaptı: (http://www.wired.com/wired/archive/1.02/crypto.rebels.html):

Şifrepunklar, dediklerini yaptılar. Özgür iletişim için geliştirdikleri güçlü kripto araçlarını özgür (ve ücretsiz) olarak dolaşıma soktular. ABD hükumetinin karşı hamleleri sonuçsuz kaldı. 90lı yıllardaki birinci kripto savaşını şifrepunklar ve tabi ki insanlık kazandı. Şimdi ikinci kripto savaşının ortasındayız. Hükumetler, bu sefer yalnız teknik araçlarla değil politik araçları da devreye sokarak interneti kontrol altına almaya çalışıyorlar.

Günümüzdeki sorunları ve çelişkileri 20 yıl öncesinden gören ve mücadele eden şifrepunklar internetin şu an ki durumunu, yönelimlerini ve geleceğini nasıl değerlendiriyorlar?

Şubat ayında dilimize çevrilen Şifrepunk – Özgürlük ve İnternet’in Geleceği Üzerine Bir Tartışma adlı kitapta (*) bu soruya yanıt aranıyor. Kitap, şifrepunk hareketinin dört üyesi arasında geçen tartışmalardan oluşuyor: Julian Assange, Jacob Appelbaum, Andy Müller ve Jeremie Zimmermann. Ayrıca kitapta 11 Ocak 2013 tarihinde kaybettiğimiz Aaron Swartz’ın 2012 Mayısı’nda “İrtibat Kurma Özgürlüğü” konferansında yaptığı ve SOPA yasasının nasıl durdurulduğunu anlattığı konuşmaya yer veriliyor.

Julian Assange’ı Wikileaks’ten tanıyoruz. Ekleyelim, kendisi ayrıca şifrepunk felsefesinin önemli isimlerinden biri.

Jacob Appealbaum, Kaos Bilgisayar Kulübü üyesi bir yazılım uzmanı. Tor projesinin araştırmacılarından ve savunucularından. Wikileaks’e verdiği destek nedeniyle ABD Hükumeti’nin gözetimi altında.

Andy Müller de Kaos Bilgisayar Kulübü’nün üyesi ve şu anda sözcülüğünü yürütüyor. Dijital çağda insan hakları konusunda yaptırımların uygulanması için uğraş veren Avrupa Dijital Hakları’nın (EDRI) kurucularından.

Jeremie Zimmermann ise “La Quadrature du net” adlı yurttaş hakları topluluğunun kurucularından ve sözcüsü. Bu topluluk, son derece başarılı bir kamuoyu çalışması yürüterek ACTA’nın (Korsan Karşıtı Ticaret Antlaşması) Avrupa Parlementosu’nda reddini sağladı.Kitap, Julian Assange’ın bunun bir manifesto olmadığının, çünkü bunun için vakit olmadığını ve karanlık bir geleceğin kapıda olduğunu belirten sözleriyle başlıyor. İnsanlık, yaklaşmakta olan kara ütopyaya karşı uyarılıyor. Assange’a göre sorunun gizliliği ve karmaşıklığı ulusal güvenlik uzmanları dışında birçok insanın sorunu anlamasını zorlaştırıyor. Bu nedenle bir çok kimse gidişatın henüz farkında değil. Assange ve arkadaşları, düşmanı yakından (hem teknik hem de politik açıdan) tanıyanlar olarak insanlığı uyarıyorlar…

Kitapta yer alan tartışmaları elimden geldiğince özetlemeye çalışacağım. Kitaptaki tartışmalarda yazarların adları kullanıldığı için ben de aynı yolu izleyeceğim, Julian Assange yerine sadece Julian diyeceğim.

Tartışılan konuları iki ana başlık altında ela alabiliriz: Gözetim ve sansür.

 Gözetim

Yukarıdaki manifestolardan da görüleceği gibi şifrepunklar, daha 1990lı yılların başında yayımladıkları manifestolarda yaklaşan tehlikenin farkındaydılar. İnternet, bir yandan insanlar arası iletişimi arttırıp toplumunu demokratikleşmesinin önünü açacak bir potansiyel taşırken diğer yandan hükumetlerin elinde bir baskı ve gözetim aygıtına dönüşme eğilimini de içeriyordu.

2000li yıllarda tüm dünyada internetin yaygınlaşmasıyla beraber hükumetler eşsiz bir gözetim aygıtına da kavuştular. İnternet önceki iletişim ortamlarından farklı olarak daha geniş bir içeriğe sahipti. İnsanlar tüm hayatlarını (ailelerini, arkadaşlarını, zevklerini, siyasi ve dini görüşlerini) internette saçıp dururken büyük biradeler bu bilgi parçalarını toplayıp anlamlı bütünlükler oluşturmaya başladılar.

Uyarı sinyallerini ise dikkate almadık, hala almıyoruz. Örneğin, Facebook’u hala bir örgütlenme aracı olarak görüp kullanmaya devam ediyoruz. Julian, 2008 yılında yaşanan bir olaya dikkat çekiyor. 2008 yılında Kahire’de Facebook üzerinden örgütlenen bir grubun grup yöneticisi gözaltına alındı ve şifresi işkenceyle elde edildi. Tahmin edebileceğiniz gibi gerisi çorap söküğü gibi geldi. Bu nedenle, 2011 Mısır hareketinde dağıtılan bir kılavuzun en başında kılavuzun Facebook ve Twitter üzerinden paylaşılmamasına dikkat çekiliyordu. Yine de bir çok insan kılavuzu bu ortamlarda paylaştı. Julian’a göre bu insanların tek şansı hareketin başarıya ulaşıp hükumetin devrilmiş olmasıydı. Ayrıca benzer bir örgütlenme, ABD’de ya da ABD istihbaratının yakın ilişki içinde olduğu başka bir ülkede olsaydı çok farklı şeyler yaşanabilirdi. Çünkü Facebook, Twitter ve Google gibi ABD merkezli şirketler ve ABD yasalarına göre hiçbir mahkeme celbi olmaksızın istenilen bilgiyi hükumete vermek zorundalar.

Julian ayrıca bir yanlış anlamayı da düzeltiyor. İnsanlar internette örgütlenip sokağa akmadılar. Mübarek’in interneti ve telefon iletişimini kesmesi insanları haber alabilmek için sokağa çıkmaya mecbur bıraktı. Sokak, internet örgütlenmelerinden daha belirleyici oldu.Facebook, kullanıcıların ürün (müşteri değil!) olduğu şirketler tarafından yürütülen gözetime güzel bir örnek. Jeremie’nin söylediği gibi bilgilerimizi Facebook’a teslim ederken gizlilik ayarlarından kimin ne kadar göreceğini belirliyoruz. Ama yayımla dediğimiz anda bilgiler zaten Facebook’un oluyor. Facebook’ta kişiler hakkında 350 MB ile 800 MB arasında veri tutuluyor.

Facebook’a haksızlık etmemek lazım. Google’daki bilgi de az sayılmaz. Örneğin, 3 yıl 4 ay 2 gün önce Google’da ne aramalar yaptığınızı hatırlamasanız da Google unutmuyor.

Fakat hükumetler çok daha kapsamlı gözetim sistemleri kuruyorlar. İnternetle beraber devlet yönetimlerinin şeffaflaştığı ve daha da şeffaflaşacağı iddia ediliyor. Örnek olarak da Wikileaks belgeleri gösteriliyor. Julian bu görüşe katılmıyor. Wikileaks, gizli belgelerin %1’i bile değil. Bir yanda kredi kartlarındaki tüm hareketleri gören ve aralarında paylaşan büyük biraderler var diğer yanda web sitelerinde, bloglarda bilgi kırıntıları arasından arama yapanlar. Bilginin büyük biraderler için çok daha fazla arttığı ortada.

Julian günümüzde uygulanan gözetimi taktik ve stratejik olarak ikiye ayırıyor. Taktik gözetim, konumundan veya ilişkilerinden dolayı belirli bir kişi ya da gruba yönelik uygulanan gözetim oluyor. Stratejik gözetim ise her şeyi gözetleyip bunun içinden analiz yapıyor. Artık belirli kişilerin telefonunu dinlemektense herkesin telefonunu dinlemek daha çok tercih ediliyor. Çünkü yönetim maliyetleri de dahil olmak üzere Almanya’da bir yılda gerçekleşen tüm telefon konuşmalarını anlaşılır bir kalitede tutmanın maliyeti 30 milyon avro iken bir F22 150 milyon dolar, Eurofighter 90 milyon avro.

Kitlesel gözetim daha önce sadece ABD, İngiltere, İsviçre, Fransa ve Rusya gibi gelişmiş ülkelerde uygulanırken şimdi tüm dünyaya yayılmış durumda. İşin ilginci, şer ekseninde yer alan ülkelere gözetime karşı koyacak teknolojilerin ihracı yasadışıyken gözetim sistemlerinin satılması tamamen yasal. Andy, Batılı şirketlerin “ulus çapında dinleme mekanizması” adı altında Kaddafi’ye sattıkları sistemlerin şu an yeni hükumet tarafından da tam kapasite çalıştırıldığını söylüyor.

Gözetime karşı ne yapılabilir? 

Şifrepunkcular, gözetime insan yasaları ve fizik yasaları ile karşı konulabileceğini söylüyorlar.

İnsan yasalarıyla anlatılmak istenen politik mücadele. Bilişim teknolojileri, insanların neredeyse tüm etkinliklerinin gözetimine olanak veriyor ve yeni gelişmelerle beraber her geçen gün daha da güçleniyor. Şifrepunkcular, kanun adamlarının taktiksel gözetim için haklı gerekçeleri olabileceğini düşünüyorlar. Ama bunu da yasal bir çerçevede yapmaları gerekiyor. Dolayısıyla politik mücadelenin temelinde yetkilileri yasal bir izinle hareket etmeye zorlamak var. Stratejik gözetimde ise aynı mücadeleyi yürütmenin önünde çeşitli engeller var.

Birinci engel, stratejik gözetimin çoğunlukla gizli olması. Ülkemizde Phorm aracılığıyla uygulanmak istenen Derin Paket İnceleme (DPI) örneğini hatırlayalım. Özellikle stratejik gözetimin casusluk faaliyetlerini içermesi durumunda ortaya çıkarılması daha da zorlaşıyor.

İkinci engel, stratejik gözetimin karmaşıklığı. Julian, Avustralya’da üstverilerin (veriyi tanımlayan veri) kaydedilmesi konusunda yapılan tartışmaları örnek gösteriyor. Çoğu insan üstverinin kaydının önce tüm verileri kontrol etmek ve daha sonra da üstverileri alıkoymak demek olduğunu anlayamadı. Sistemlerin gizliliği ve karmaşıklığı, yöneticileri sorumsuzlaştırabiliyor. Ama bilerek ya da bilmeyerek bu gözetim sistemlerini satın alan veya uygulayan bizzat kendileri. Yine Phorm örneğini hatırlamak yeterli… Ayrıca bugün insanlara birçok gözetim sisteminin (gerçekte öyle olmamasına rağmen) teknik bir zorunluluktan kaynaklandığını söylüyorlar.

Üçüncü engel ise devletler arasındaki kirli ve karmaşık ilişkileri. Libya’da ve Tunus’ta uygulanan gözetim sistemlerini yeni yeni öğreniyoruz. Bu sistemlerin satılmasını sadece şirketlerin ekonomik faaliyetleri olarak görmemek gerekiyor. Bazen ABDli, Avrupalı ve Çinli şirketler kimi zaman çok önemsiz paralarla çeşitli hükumetlere gözetim sistemi satabiliyorlar. Nedeni ise gözetim içinde gözetim. Çünkü alıcı ülkenin neyi gözetlediği, nelerden korktuğu, muhalefetin yapısı ve kimlerden oluştuğu, siyasal olayları düzenleyen kişilerin kimliği ve gerekli durumlarda kimlerle iletişime geçilebileceği çok önemli bir veri. Yukarıda belirtildiği gibi şer ekseni olarak tanımlanan ülkelere, gözetime karşı koyacak teknolojilerin satılmasının yasak olup gözetim sistemlerinin satılabilir olmasının nedenini de burada aramak gerekiyor.

Ava giden farkında olmadan avlanıyor…

Dördüncü engel ise Bilgi Mahşeri’nin Dört Atlısı olarak bilinenler: çocuk pornosu, terör, kara para aklama ve uyuşturucu. Gözetim sistemleri bunlarla meşrulaştırılıyor.

Şifrepunkcular, politik mücadelenin sınırlılıklarının farkındalar. Şifrepunk hareketine kimliğini veren de sözün bittiği yerde şifrelemeyi gözetleyenlere karşı kendilerini korumak için bir silah olarak kullanmaları. Gözetime karşı fizik yasalarıyla karşı koymak derken, 1990lı yıllarda birinci kripto savaşlarında olduğu gibi gözetlemeyi engelleyecek cihazların üretiminden söz ediyoruz. Bugün bulut bilişim gibi gözetimi kolaylaştıran birçok teknolojinin bir zorunluluk olmayıp bir tercih olduğunu belirtiyorlar. Jeremie özgür bir internet için gerekli olanları şöyle sıralıyor:

• Servisin ademi merkeziyetçi bir biçimde sunulması. Merkezi bilişim sistemleri gözetime ve denetime daha açık oluyorlar.• Herkesin kendi verilerini kendisinin saklaması.• Verilerin şifreli biçimde yazılması.• Herkesin yakınındaki ve güvendiği sunuculardan şifreli veri konusunda destek alması.• Makinenin sizi değil, sizin makineyi denetlemenizi sağlayan özgür yazılımların kullanılması.

Kitapta, internetin doğasına aykırı olarak kurulan merkezi bir altyapının denetimi ve gücün istismarını kolaylaştırdığı tekrar tekrar vurgulanıyor. Bilişim teknolojilerinin politik ve ekonomik tercihlerle biçimlendirildiğinin altı çiziliyor. Bu nedenle, kendi idealleri doğrultusunda ademi merkeziyetçi bir altyapının sağlanması yönünde çalışmalar yapıyorlar.Şifrepunklar geliştirdikleri yazılımları tüm internet kullanıcılarının hizmetine sunuyorlar. Örneğin Tor projesi kapsamında geliştirilen uygulamalar gözetimi ve sansürü atlatma konusunda fazla teknik bilgisi olmayan bilgisayar kullanıcılarına bile faydalı olabiliyor. Fakat Jeremie’nin de vurguladığı gibi politik ve teknik mücadelenin birbirinin alternatifi olmayıp birbirinin tamamlayanı olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Şifrepunkların teknik mücadelesi bununla da sınırlı değil. Tahmin edebileceğiniz gibi günümüzün en önemli gözetim araçlarından biri kredi kartları. Mastercard ve Visa üzerinden, kredi kartı hareketlerimiz merkezi bir sistemde tutuluyor ve büyük biraderlerce paylaşılıyor. Türkiye’de kredi kartı kullanımı çeşitli kampanyalarla özendiriliyor. Ama ABD’de uçak bileti alımlarında olduğu gibi nakit kullanımının sınırlandığı durumlarda oluyor. Şifrepunkçuların kredi kartı üzerinden gözetime karşı geliştirdikleri sistem, hareketin potansiyelini daha rahat kavramamızı sağlıyor.

Kripto-para kavramı şifrepunk e-posta listesinde ilk kez 1998 yılında tartışmaya açılıyor. Bu kavram çerçevesinde geliştirilen Bitcoin, paranın yaratılması ve transferi için merkezi otoritelere güvenmek yerine kriptografinin kullanımını tercih ediyor. Böylece günümüz banka sistemlerinde yaşanan sorunlardan kaçılabiliyor:

• EFT parası gibi ek maliyetler olmuyor.• Anonim işlemler gerçekleştirebiliyorsunuz.• Hesaplarınız dondurulmuyor.• Bankalar veya PayPal, Visa, ve Mastercard gibi şirketler, hükumetler veya gizli servisler istedi diye size gelen para akışını kesemiyorlar. (Wikileaks’e gelen bağışların nasıl kesildiğini hatırlayalım.) Bitcoin’i aşağıdaki şekillerde temin edebilirsiniz:• Verdiğiniz hizmetlerin ya da sattığınız malların karşılığında Bitcoin kabul edebilirsiniz.• Günlük hayatta kullanılan para birimlerini Bitcoin’e çevirebilirsiniz (https://bitpay.com/bitcoin-exchange-rates).• Başkalarından alabilirsiniz.

Bitcoin’i kullanabileceğiniz yerlerin bir listesine https://en.bitcoin.it/wiki/Trade adresinden erişebilirsiniz. Bitcoin de kabul eden kuruluşların listesine ise https://en.bitcoin.it/wiki/Existing_business_that_have_started_accepting_Bitcoin adresinden erişebilirsiniz. Örneğin, bağış alması engellenen Wikileaks’in adına burada rastlıyoruz. Yazılımlar, 1.0 sürümleri yayımlandığında tam anlamıyla kullanıma hazır hale gelirler. Bitcoin’in henüz sürüm numarası 0.8.1. Dolayısıyla kullanım için tam bir olgunluğa eriştiği söylenemez. Paranın nasıl yaratıldığı, kullanıldığı, değerinin nasıl belirlendiği, teknik özellikleri, sorunları vs başka bir yazıda ayrıntısıyla tartışılacak. Fakat şu an sadece dünya para sistemi dışında devletsiz bir para sistemi yaratacak ve kullanacak/kullandıracak kadar cüretkar bir hareketle karşı karşıya olduğumuzu göstermek istedim.

Bitcoin’i kaç kişinin kullandığı tam olarak bilinmiyor. Kesin bir yanıt vermek zor. Ama 2011’in Eylül ayında son 24 saatte bağlanan istemciler dikkate alınarak yapılan bir araştırmaya göre bu sayının 60000 civarında olduğu tahmin edilmişti.

Sansür

Andy, internetin hükumetlerin elinden çok önemli bir gücü aldığını belirtiyor. Önceden bilginin akışını, insanların neyi bilip neyi bilmeyeceklerini, dolayısıyla gerçeklikle kurdukları ilişkiyi belirlemek daha kolaydı. Bu nedenle, interneti bir sapkınlık olarak gören otoriter yönetimler (örneğin Arabistan) paniğe kapılıp internet erişimini filtrelemeye çalışıyorlar. Gözetimi ve sansürü birbirinden ayırmamak gerekiyor. Julian, hükumetlerin neyin sansürlenip neyin sansürlenemeyeceğine gözetim sonucunda karar verdiğini hatırlatıyor ve Çin’de asıl korkutucu olanın sansürden çok girdiğiniz ya da erişmek isteyip de giremediğiniz sitelerin takibi olduğunu belirtiyor. Julian, Çin tarzı sansüre ABD’de rastlanmasa da sansürün farklı biçimlerde uygulanabileceğine dikkat çekiyor. Örneğin, ABD bazı Wikileaks belgelerine erişimi Google üzerinden engelleyebiliyor.

Bu bağlamda sansürü sadece web sitelerine erişimin engellenmesine indirgememek gerekiyor. Julian’a göre sansürün Batı’da daha incelikli uygulanıyor oluşu onu görünmez kılabiliyor. Sansür piramidinin en tepesinde kamuoyunun sansür diye algıladığı genel olgular var: Gazetecilerin öldürülmesi, hapsedilmesi, filmlerine el konulması, yazdıklarından ötürü işten atılması vs. İkinci katman ise daha az görünür: Birinci katta yer almamak için kişiler otosansür uyguluyorlar. Üçüncü katta doğrudan teşvikler var. Sonraki katta ise bu teşvikler daha bilinçli halde gerçekleşiyor: İnsanlar ne yazarsam daha çok kazanırım diye düşünmeye başlıyorlar. Onun altında ise ön yargılı okurlar var. Gerçekleri sansürleyen ön yargıları oluyor. En alt katmanda ise erişimdeki fiziksel engeller yer alıyor. Zayıf bilgisayar okur yazarlığı, bilginin sunulduğu dili bilmemek, maddi yetersizlikler vs.

Orwell’in 1984’ünde tarihsel olayların akışının nasıl değiştirildiğini hatırlayalım: A ülkesi B ile dost, C ile düşmandır. Sonra bir bakarız tarih kitapları C’nin A ile ezeli dostluğunu ve B’nin ise ezeli düşmanlığını yazmaya başlar. İnternet’te de benzer durumlar yaşanabiliyor. Örneğin Batı’nın pek prestijli gazetesi Guardian, milyarder Nazmi Auchi hakkındaki haberleri hiçbir şey söylemeden arşivlerinden kaldırabiliyor. Ya da Julian’ın belirttiği gibi Wikileaks belgelerini kendileri sansürleyip yayımlıyorlar. Belgelerin orjinali bilindiği için sansür açık seçik görülebiliyor. Ya bilmediklerimiz?

Sansürün bir diğer uygulama biçimi gözetimde olduğu gibi bilgi mahşerinin dört atlısını bahane etmek oluyor. Toplumun özellikle çocuk pornosu üzerine olan hassasiyeti kullanılarak sansür meşrulaştırılıyor. Andy buna karşı sorunun doğru bir şekilde tartışılması gerektiğini söylüyor. Asıl sorunun, çocuk pornosunun internette olması değil, çocuk istismarı olduğunu vurguluyor. İnsanların yaptıkları ise gözlerinin görmediğinin olmadığını varsayıp sadece vicdanlarını rahatlatmak. Görüntüler internette engellendiğinde sorun hallolmuş gibi davranıyorlar. Oysa asıl üzerine gidilmesi gereken çocuk istismarının kendisi.

Aynı bakış açısını bilgi mahşerinin diğer atlılarına karşı da uygulanması gerekiyor: Herhangi bir toplumsal sorunun internette yansımalarıyla değil toplumsal kökenleriyle uğraşmak.Kısacası şifrepunklar sansürün herhangi bir haklı gerekçesi olamayacağını vurguluyorlar. Şifrepunklara göre filtreleme son kullanıcıda gerçekleşmeli, hatta son kullanıcının son cihazında, kafasında!

Tabi telif hakları nedeniyle engellenen siteleri de unutmamak gerekiyor. Uzun yıllar telif hakları konusunda çalışan Lawrence Lessig bile artık pes etmiş durumda. Lessig’e göre sorun telif politikasını siyasetçilere anlatamamak değil, medya tekelleri ve siyasetçiler arasındaki ilişkiler. Ama yine de Swartz’ın konuşmasında belirttiği gibi durum o kadar ümitsiz değil. Etkin bir örgütlenme ve dünya halklarının desteğiyle siyasetçiler ve tekeller arasındaki ilişkiler de aşılabiliyor.

Tüm bunların yanında son zamanlarda gözlemlenen bir başka teknik eğilime dikkat çekiliyor. Bilgisayarlar, hayatın her alanına girdiler. Fakat genel amaçlı bilgisayarlar yerini özel amaçlı bilgisayarlara bırakıyor. Firmalar, hem teknik hem de telif yasalarıyla genel amaçlı bilgisayarlara sınırlamalar getiriyorlar. Örneğin, genel amaçlı bir bilgisayar sadece film izlemek ya da mp3 dinlemek üzere kısıtlanıyor. Bu da kullanıcıların bilgisayar üzerindeki üretici etkinliklerinin kısıtlanmasına neden oluyor. Ürünleri, firmaların önceden belirlediği amaçlar dışında kullanamıyorsunuz. Bu eğilimi de sansürün bir başka biçimi olarak değerlendirmek gerekiyor. Çünkü bir sonraki adımda internet erişiminin firmalar tarafından kontrolü çok kolay. Akıllı telefonlarda örneklerine rastladığımız gibi… Ya da bazı bilgisayarları sadece belirli işletim sistemleriyle çalışmaya zorluyorlar.

***

Özetle kitapta, ne bilimin ne de teknolojinin tarafsız olmadığının bir kez daha altı çiziliyor.

Belki de geleceğin toplumu internet mücadelesinin içinde saklı:

Ya büyük biraderin her anımızı gözetlediği bir dünya,

Ya da özgür bir dünya…

(*) Şifrepunk – Özgürlük ve İnternetin Geleceği Üzerine Bir Tartışma, Julian Assange, Jacob Appelbaum, Andy Müller-Maguhn, Jérémie Zimmermann, Çeviren: Ayşe Deniz Temiz, Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Metis Yayınları, 1. Baskı