Hakikat Zehirlenmesi

“Hakikat dediğin nedir ki zaten? Anladığın neyse hakikat de odur” diyor Roger Zelazny, Işık Tanrısı romanında. Müsaadeniz olursa, Zelazny’nin bu estetik cümlesine kaçak kat çıkmak istiyorum; “Hakikat dediğin nedir ki zaten? Anlamak istediğin neyse hakikat de odur”. Bence, 1995’te hakkın rahmetine kavuşan Zelazny, sosyal medya ve internet devriminin bizi getirdiği yeri görseydi beni mazur görürdü.

Malumunuz sosyal medya iletişimi, markasından siyasetçisine, futbolcusundan stk’sına artık olmazsa olmaz durumda. Fakat bu “iletişim”in niteliği, özellikle “siyasi iletişim”in niteliği konusunda genişçe bir parantez açmak elzem.

Türkiye açısından sosyal medyanın önemi muhtemelen Gezi Direnişi ile tavan yaptı. O güne kadar pek de hassasiyet gösterilmeyen sosyal mecralar bir anda direnişin birincil aktörüne dönüştü. Tıpkı Mısır, Suriye, Tunus’ta olduğu gibi. Sosyal medyanın, en büyük kötülüklerin kaynağı ve Türkiye’yi yıkmak isteyen üst akıllı kaçak dövüş ustalarının manipülasyon aracı olduğu ifade edildi iktidar tarafından. Bu duruma karşılık, görünür manipülasyonu azaltıcı önlemler almak yerine karşı-manipülasyon silahı kuşanıldı. Doğrudan devlet tarafından yönetilen dev bir sosyal medya ekibi göreve başladı. Büyük yazılım firmalarından milyon dolarlar verilip, gözetleme yazılımları satın alındı. Bunun haricinde de iktidar sahiplerinden nemalanmak amacıyla karşı-manipülasyon yapan troller, kanaat önderleri, ideolojik hesaplar ortaya çıktı. Dolayısıyla iktidar sahiplerinin ağzıyla “offline”da konsolide edilen kitleler, sosyal medyada da benzer bir sürece tabii oldular.

Türkiye’nin siyasi durumu kötüye gittikçe (doların uçuşa geçmesi, barış masasının devrilmesi, Suriye ve Irak’a müdahil olmamız, HDP vekillerinin tutuklanması, gazete/dergi/televizyonların kapanması vs), sosyal medyada konsolide edilmeye çalışılan kitleler de daha sert bir üslupla karşılaşmaya başladı. Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere neredeyse tüm iktidar üyelerinin “Eyyy Almanya…” “Eyyy Avrupa Birliği…” çıkışlarının toplumda bir karşılık bulmaması olanaksızdı.

ad

Saadet Oruç, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı

Dolayısıyla, yukarıda basitçe anlatmaya çalıştığım tüm bu sürecin sonunda bugün, anlamsız şekilde politize olmuş bir kitle var. Yozgat’ta çiftçilik yaparak yaşamaya çalışan ilkokul mezunu birinin, muhtemelen daha önce hiç duymadığı bir konu hakkında Twitter’da “Eyy Almanya” diyerek söze başlaması, rol model gördüğü kişilerin basit bir izdüşümünden fazlası olsa gerek. Çiftçi siyasete bulaşmasın demiyorum elbette, ancak öncelikli derdi mahsulünü iyi fiyattan satmak, ilacı, mazotu ve tohumu daha ucuza almak vs olması gereken çiftçinin, hayatını birincil olarak etkileyen bu konulara hiç girmeden, Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye üzerine verdiği bir tavsiye kararını ya da Anayasa Mahkemesi’nin aldığı bir kararı eleştirmesi toplumsal bir zehirlenmenin semptomu oluyor bana göre. Buna Hakikat Zehirlenmesi de diyebiliriz pekala, hem ironik de olur.

Örneklerle açıklayalım;

ada

adaa

Abrurrahim Boynukalın, kısa zaman öncesine kadar AK Parti Gençlik Kolları Başkanı’ydı. Şimdi Gençlik ve Spor Bakanı Yardımcısı. Yukarıda, Hakikat Zehirlenmesi dediğim şey o kadar derine işlemiş durumda ki, şehitlik isteyen, şehitliği kutsayan birinin bedelli askerlik yapmış olması absürtlüğü kimseye garip gelmiyor.

1

Bu örnekte de Avrupa Birliği’nin ekonomik ve toplumsal durumu hakkında fikir beyan eden eski Maliye Bakanı, şimdinin Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve ona cevap yazan, dahası onu Başbakan Binali Yıldırım’a şikayet eden bir kişiyi görüyoruz. Artık hiç kimsenin fikir beyanına, tek merkezden çıkan sözler haricinde yeni sözlere tahammülü yok. “Düşük profilli başbakan” ihtiyacı tam da bunun göstergesi aslında. Hakikat mi? Boşver. Herkes aynı şeye inanınca hakikate ihtiyacımız kalmayacak.

Son olarak, bu hakikat zehirlenmesi CHP, HDP vs kitlelerde de fazlasıyla var. Akıl yerine reflekslerle hareket edildikçe de bu devam edecek. Durup düşünmek, şüpheye düşmek bu delilik anında yapabileceğimiz en iyi şey muhtemelen.

 

Cuma neşesini düşmanına kaptıran bir milletin can damarlarından biri kopmuş demektir!

Cuma neşesini düşmanına kaptıran bir milletin can damarlarından biri kopmuş demektir!

Cuma gününe güzelleme düzmek, içinde yaşadığımız kölelik düzeninde artık Allah kelamı sayılır. Zira davar gibi çalışıyoruz. Sanki evrende başka bir canlı türüyle karşılaştık da onlarla rekabete girdik. Rakibimiz yok; o zaman neden bu kadar çok çalışıyoruz? Neden yılın 11 buçuk ayı çalışarak geçiyor? Neden “tatil”in anlamı bir yerlere gezmeye gitmekten ziyade işe gitmemek olarak değişti? Neden bu kadar çok çalışıyoruz ulan! Modern ekonomide gelişme dediğimiz şey aslında tüketim. Yani daha çok gelişebilmek için daha çok tüketiyoruz, dolayısıyla da daha çok çalışıyoruz.

Burada Francis Fukuyama’nın Gezi Isyanı’nın hemen sonrasında kaleme aldığı bir makale var. Genel olarak “Arap Baharı” da denilen isyanlarla beraber Türkiye, Brezilya gibi “gelişmekte olan ülkeler”deki isyanların çıkış noktasını aynı düzleme oturtuyor. Fukuyama, bu isyanlara katılanlara yeni küresel orta sınıf diyor ve geleceği bu sınıfın yönelimlerinin belirleyeceğinden bahsediyor. Zira 2030’da bu yeni sınıfın üye sayısı Goldman Sachs’a göre 2 milyara, Avrupa Güvenlik Sorunları Enstitüsü’nün 2012 raporuna göreyse 4.9 milyara çıkacak. Fukuyama’ya göre kısa süre içerisinde dünya nüfusunun çoğunluğu olması beklenen bu yeni küresel orta sınıf, neoliberal ekonomiler içerisinde kendine biçilen değersizlikten dolayı kaygılı. Gezi’de büyük bir katılımcı çeşitliliği bulunmasının sebebi buydu diyebiliriz.

#CumaCandır konusuna dönecek olursak, bu yazının amacı Turkcell’in Profesyoneller adını verdiği, bir üstte anlattığımız hedef kitleye hitap eden alt markasının iletişim yöntemi.

2014-08-06_1732

Bu Profesyoneller’in düzenli kampanyalarından birinin adı “Cuma Candır”. Her cuma belli ürünlerde, hizmetlerde indirim oluyor. Konser, sinema biletleri indirimli oluyor, bedava veriliyor falan. Bir de sosyal medya hesapları üzerinden yarışmalar yapıyorlar cuma günleri. Klasik bir soru soruluyor, ilk cevap veren x kişi Turkcell telefon kazanıyor.

2014-08-05_1610

Asıl derdimize gelecek olursak, cuma günü candır. Ilk paragrafta anlattık, hayvan evladı gibi çalışıyoruz, insanlıktan çıkıyoruz. Sadece mesai saatlerinde de değil; akşam, hafta sonu iş yapıyoruz, hiç olmadı mail bakıyoruz, cache’i temizleyemiyoruz. Mesai yapıp ücretini alamıyoruz. Örgütlenemiyoruz, işten kovuluyoruz, güvencesiz yaşıyoruz. Tüm bu şartlar içerisinde tabii ki cuma candır! Lakin çalışan için candır, şirketler için değil. Madem bu kavramı kullanacak kadar hitap ettiğin kitleyle samimi, organik bir ilişki kurmak istiyorsun, cuma günlerini tatil et çalışanlarına, olsun bitsin.

Bir şirket Cuma Candır diyemez, dememelidir. Iş günlerinin bitişini müjdeleyen, insanlığa açılan kapının anahtarı kadim cumaya güzelleme düzülecekse biz düzeriz amk, siz değil. Yarram, cuma günü çalışmamızın sebebi sensin, bir de kalkmış “oh be ne güzel bitti amk haftası, değil mi a dostlar” ayağına pr kasıyorsun, sikik!

Aldous Huxley’in meşhur distopyası Cesur Yeni Dünya’da bebelere yaşamın ilk anından itibaren müdahale etmeye başlanır. Alfa sınıfının, Gama’lardan ne kadar üstün olduğu uyuyan bebelere dinletilir defalarca, yıllarca. Biyolojik güdümleme yapılır pek çok konuda. Her an, ailenin ne kadar kötü olduğu milyonlarca simgeyle bilinçaltına kazınır. Benzer binlerce ehilleştirme çalışmasıyla beraber, bebeler de bu tohumlarına ekilmiş mutlak gerçeklikle büyür. Zihinleri başka bir şeyi kabul edemez. Turkcell’in #CumaCandır ile yaptığı da üç aşağı beş yukarı buna benziyor. Cuma gününün sahip olduğu olumlu anlamların tamamının sebebi, öküz evladı gibi çalışmamıza neden olan Turkcell ve diğer markalar, şirketler.  Cuma günümüzü, o muhteşem anlamını bizden çalmaya çalışıyorlar! Belki biz değil ama bizden sonraki nesiller, olmadı bir kısmı, cuma gününü Turkcell’in bir güzelliği sanacaklar! Bebelerimizin algısıyla oynayacaklar! YEDİRMEYİZ! CUMA BİZİMDİR ULAN!

Medeni Yıldırım’ın anası dünyayı karşısına alırken…

Fahriye Yıldırım:

Çocuğumun katili sizsiniz. Oğlumun katilini ortaya çıkarın. Biz orada savaşın içindeydik. Bu olanlar senin hoşuna mı gitti? Ben kimseyi tanımıyorum. Hakkımı tanıyorum. Erdoğan nerede onu getirin bana. Vicdanın sadece Esma için mi sızlıyor? Rüyana sadece Esma mı giriyor? Medeni’yi unuttun mu? Vicdanın yok senin? Dinin yok senin? Milleti kandırma! Hiç birinizin vicdanı yok! Esma için ağlıyorsun sadece. Bizim de Esma’mız oldu. Sadece Esma’yı öldürenler mi keskin nişancıydı? Seninkiler de keskin nişancıydı. Adi olmayın, kendinizi düşürmeyin. Benim oğluma Gezi Parkı’nda kahraman diyorlar. Oğlumun katilini bulun. 5 ay oldu savcılar, polis nerede? Niye benim oğlumun katilini bulmuyorsun? Ben Barzani’yi tanımam. Barzani kim, sen onu alıp buraya getiriyorsun, siyaset yapıyorsun? Önce benim oğlumun katilini ortaya çıkar.

Çeviriyi buradan gördüm.

Dünyayı anaların ahı yakacak.

Barış kendisi gelemez olm, küçük daha o

Barış kendisi gelemez olm, küçük daha o

Geçenlerde oturduğum masada Kürt meselesiyle ilgili bir konuşmaya denk geldim. Güzelce bir hanım kızımız, Kürt siyasetinin neden fraksiyonlara ayrılamadığını, neden daha spesifik konularla ilgili daha uzman kişilerin ortaya çıkamadığını sorgularken BDP’nin bu işten nemalandığı sonucuna varıyordu. Özellikle Gezi Direnişi’nden beri daha sık yapılmaya başlanan bir şey var; var olan durumu bütün tarihsel ve sosyal gerçekliğinden kopartarak, bağlamını kaybederek fikir yürütmeye çalışmak. Misal güncel örnek olarak 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili olarak konuşan, lanet okuyan binlerce insan var. Temelde bu olayın bir devlet organizasyonu olduğunun da farkındalar. Lakin bu ve bunun gibi pek çok olayın “sermayenin Türkleştirilmesi” ile bağlantısını kuramıyorlar, kurmuyorlar. Dolayısıyla bağlamı oluşturan o temele net amacı eklemediğimizde vardığımız sonuçlar komplo teorisi ciddiyetini aşamıyor. Keza BDP’nin Kürt hareketinden nemalandığını söyleyen güzel hanım kızımız da aslında temeli fazlasıyla ıskalıyor. Misal sormak lazım; BDP bugüne kadar kaç tane “izinli” basın açıklaması yapabilmiş? Kaç milletvekili dayak yemiş? Kaç siyasetçisi hapiste? Nasıl bir zeminde siyaset yapılıyor? Anaakım medya bombardımanında “dağda törörö olacağına ovaya in siyaset yap” kalıbının iş gördüğü açık, eğer inanmak istediğin şey egemen olmanın meşru olduğunu herkese duyurmaksa. Fakat gerçekler öyle anaakım medyada göründüğü gibi değil elbet. Dolayısıyla “ovaya in siyaset yap”a kanmak, hele ki medya ve iktidar arasındaki ilişki Gezi Direnişi’yle beraber bu kadar görünür olmuşken BDP’ye laf çakmak, Kürt hareketini lümpenleştirmek en iyimser tabirle cehalettir.

AKP’nin meşhur “Demokratikleşme paketi”nden  ne çıkacağı belli değil, malum. Zaten sadece kapalı kapılar ardında, kimseyle ortaklaşa hareket etmeden, konu başlıkları bile açıklanmadan ve başkasına fikir sorulmadan yapılmış bir pakete “demokratikleşme” adını vermek de pek doğru olmasa gerek. Bu sebeptendir ki Kürt gençleri arasında dağa çıkma oranı azalmıyor. Diğer taraftan “Demokratikleşme paketi”ni “Top benim olm” diyen mahallenin tombul çocuğu gibi kullanan AKP’nin bu süreçte yaptıkları da (ODTU olayları, Ethem Sarısülük davası, PKK mezarlığını basmak, Ermenilerin tarihi Sanasaryan Hanı kanunsuzca ihaleye çıkarmak vb.) samimiyetsizliğin/güvensizliğin bir göstergesi.

Image

Tüm bu güvensizlik ortamında, elini taşın altına koymaktan imtina etmeyen ve forumlarda filizlenen “Tanışıyoruz Insiyatifi” ortaya çıktı. Parçası oldukları Abbasağa Parkı, Yoğurtçu Parkı ve Büyükdere-Yeniköy forumları ile beraber Abbasağa’da Toplumsal Barış Çalışma Grubu ve Yoğurtçu’da Barış İnsiyatifi ile Kürt hareketini açıklamaya yönelik hareket etti. Sonrasında “Amed Gezisi”ni organize ederek 30 kişiyi Diyarbakır’a götürdü ve Kürt aileleriyle beraber forum yapıldı. Bu forumlarda Kürt gençleri, LGBT hareketi, kadın hareketi gibi farklı parçalarla birebir ilişki kuruldu ve halkın evlerinde kalındı.  Tanışıyoruz Insiyatifi’nin bana göre en önemli cümlesi şuydu; “Bugüne kadar sadece ‘merhaba-merhaba’mız vardı belki ama artık en azından ‘merhaba-merxeba’mız da olsun diye tüm çabamız.”

Yoğurtçu’daki Kürtçe Atölyesi’ne iş yoğunluğundan dolayı sadece 1 gün katılabildim. Ilk başta 10-15  kişi başlayan atölye sonlara doğru 50-60 kişiyi buldu. Pek çok şeyin rahatlıkla konuşulabildiği atölyede bana göre en önemli nokta, katılımcıların çoğunun konu hakkında bilgisi sınırlı, genellikle anaakım medyadan beslenmiş ancak bir şeylerin yanlış olduğunu fark eden kişilerden oluşmasıydı. Yani Gezi Direnişi’nin sağladığı kazanımların en başında söylenen “empati ortamı” tam da buydu. Bu noktada konuşmak, kendini ifade etmeye çalışmak elbette ki önemli ancak takdir edersiniz ki çok da etkili değil. Bu anlamda Tanışıyoruz Insiyatifi’nin düzenlediği “Amed Gezisi” var olan kazanımları kemikleştiren, taşların yerli yerine oturmasını sağlayan bir organizasyon.

Var olan durumdan nemalanan egemen taraf elbette ki bu organizasyona çemkirecekti. Öyle de oldu. Misal “Yaftalamadan düşünün” mottolu Zaman Gazetesi’nde 17 Eylül’de yayınlanan “Eylemleri Güneydoğu’ya kaydırmak için ücretsiz gezi düzenleyecekler” başlıklı yazıda şöyle diyordu;

Gezi Parkı eylemcileri, PKK’nın Kandil’deki lideri Cemil Bayık’ın geçen hafta “Eylemlere destek vermemek yanlıştı.” sözlerinin ardından harekete geçti. İsteyen eylemciler, İstanbul’dan Diyarbakır’a ücretsiz olarak götürülecek ve burada BDP tabanıyla görüşmeler yapılacak. Etkinlikle, eylemlerin Güneydoğu’ya yayılması amaçlanıyor.”

Haberin sahibi Habib Güler (@habibguler) her ne kadar birkaç gün sonra Twitter’dan Tanışıyoruz Insiyatifi’nin organize ettiği Amed Gezisi’nin faydalı olduğunu söylemiş olsa da -ki onu da silmiş, ekran görüntüsü bulursam eklerim-, haber hala cumhuriyet sucuğu gibi Zaman Gazetesi’nin sitesinde yer alıyor. Daha komik olanı, muhtemelen Habib Güler’in bu organizasyondan Tanışıyoruz Insiyatifi’nin yolladığı basın bülteni sayesinde haberdar olması. Diğer taraftan zaten Tanışıyoruz Insiyatifi’nin sitesinde bu organizasyon fikrinin forumlarla beraber ortaya çıktığı yazıyor. Bir haberci en azından sitede yer alan bilgilerin bir sağlamasını yapar haberden evvel. Velhasıl  insan kendinde eksik olanı sıklıkla söylermiş derler ya, yaftalamadan düşünün mottosu da bu anlamda Zaman Gazetesi’ne fazlasıyla yakışmış.

Elbette iktidar tarafına yakın medya kuruluşlarından bu geziyle ilgili fantastik haberler çıktı. Misal, 3 IQ ile hayatta kalmaya çalışanların doğru adresi Akfikir.com haberi Yeni Akit’ten alıyor ve “Pornocu Sözcü gezicileri sapıklarla örgütlüyor” başlığıyla veriyordu. Bir kere Sözcü ne lan sığır? Mevzu bahis Kürt mücadelesiyse alayına “durun siz kardeşsiniz” diyesi geliyor insanın.

Image

Gerçi daha fenaları da var. Misal Furkanhaber.com “Amed’e safari yapmaya gidiyorlar” başlığıyla veriyordu haberi 🙂 Safari mevzusu aslında bu geziyi oryantalist bulan Kürt tarafından gelen eleştiri. Organizasyonu oryantalist bulan ve Ironi katarak geziyi safariye benzeten biri vardı Twitter’da. Site de bu KÜÇÜK ironiyi anlamayarak habere başlık yapmış. Haberin spot metni şöyle;

Mevzunun ağaç olmadığı, Gezizekâlıların Diyarbakır’a “hafta sonu gezisi” tertiblemeleri ile bariz bir hâl aldı.”

Velhasıl, barış sadece kağıt üzerinde olabilecek bir şey değil. Barış isteyen herkes meşrebince destek vermeli/verecek. Tanışıyoruz Insiyatifi bana göre büyük bir adım attı, bundan sonrası için umut dolu bir adım.

Anaakım medyanın yalanları olmadan, var olanı görmek için yapabileceğimiz tek şey alternatif iletişim kanalları oluşturmak ve bunları desteklemek.

Not: Bu yazıyı yazarken Kürtler ve barış konulu bir yazı aklıma geldi. Arattım buldum. Buyurunuz: Futbola siyaset karıştırmıyoruz beyler!