“Çocuklar Ölmesin”

A. Ç.: Ülkenin doğusunda güneydoğusunda neler olup bittiğinin farkında mısınız? Burada doğmamış çocuklar, anneler, insanlar öldürülüyor. Sanatçı olarak insan olarak bir şekilde siz de yaşananlara sessiz kalmamalısınız ve bir şekilde dur demelisiniz. Ayrıca bir şey daha söylemek istiyorum. Ölen çocuklara sevinen zavallı insanlar var. Ben bu insanlara, daha doğrusu biz bu insanlara hiçbir şey söyleyemiyoruz, yazıklar olsun demekten başka.

B. Ö.: Doğru.

A. Ç.: Bir şey daha söylemek istiyorum, kusura bakmayın. Ben öğretmenim öğrencileri terk eden öğretmenlere seslenmek istiyorum. Bir daha oralara nasıl dönecekleri o güzel masum tertemiz yürekli çocukların yüzüne, gözlerinin içine nasıl bakacaklar. Ben konuşamıyorum. Gerçekten. Burada yaşananlar ekranlarda medyada her şey çok farklı aktarılıyor. Yani gerçekten konuşamıyorum, sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün duyun artık bize el verin. Yazık insanlar ölmesin. Çocuklar ölmesin. Anneler ağlamasın. Söyleyeceklerim bu kadar. Çok teşekkür ederim.

B. Ö.: Ayşe hanım… Bir alkış alalım öncelikle Ayşe hanıma.

A. Ç.: Aslında çok şey söylemek istiyorum. Duygu yoğunluğundan dolayı hiçbir şey söyleyemiyorum.

B. Ö.: Pardon duyamıyorum, pardon.

A. Ç.: Siz de fark ediyorsunuz sesim titriyor.

B. Ö.: Farkınayız, evet.

A. Ç.: Bomba seslerinden, kurşun seslerinden… insanlar susuzlukla, açlıkla mücadele ediyor. özellikle bebekler çocuklar. Lütfen siz de ziyade olun sessiz kalmayın lütfen.

B. Ö.: Çok çok teşekkür ediyoruz Ayşe hanım. Öncelikle…

A. Ç.: Ben çok teşekkür ederim beni bağladığınız için.

B. Ö.: Rica ederiz rica ederiz ne demek.

A. Ç.: Bir nebze de olsa sesimizi buradan duyurabildiysek ne mutlu bize.

B. Ö.: Çok iyi yaptınız çok teşekkür ediyoruz. Hassasiyetiniz için de ayrıca size çok teşekkür ediyoruz gerçekten de elimizden geldiğince de duyurabildiğimiz yerlerden biz de elimizden geleni yapmaya gayret ediyoruz. Emin olun. Ama bu söyledikleriniz bir kere daha bize ders oldu. Daha da fazla yapmaya gayret edeceğiz. Buradan oradaki herkese selam olsun. İnşallah en kısa zamanda bütün o söylediğiniz barış dilekleri bizim için de geçerli. Biz de diliyoruz.  En kısa zamanda bütün bunlar çözülsün istiyoruz. Çok teşekkür ederiz Ayşe hanım. Sağ olun.

A. Ç.: Ben teşekkür ederim.

B. Ö.: Elinize yüreğinize sağlık. Teşekkür ederiz. Evet devam edelim. Kaldığımız yerden. Ama gerçekten Ayşe hanıma çok çok teşekkür ediyoruz sağ olsun. Ama bütün bunların bir şekilde konuşuluyor olması da lazım. Yeri zamanı neresi olursa olsun bazı şeylerin dile getiriliyor olması lazım. Bugün Ayşe hanım yarın başka birisi başka bir yerlerde başka programlarda sesinin titremesi bile bence, bence bir alkışı daha hak ediyor bence.

 

Üstteki konuşma Ayşe Çelik ile Beyazıt Öztürk arasında canlı yayında TV’de geçen diyalog, biliyorsunuzdur. Ayşe Çelik bu konuşma nedeniyle 1 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Muhtemelen gelecek hafta hapse girecek.

“Ifade özgürlüğünün zirvede olduğu bir dönemden geçiyoruz” gibi iktidar ambalajlarını azıcık sıyırdığımızda alttan çıkan görüntü, “çocuklar ölmesin” diyen birinin hapis cezası alması. Tutuklu gazeteciler, muhalifler, rakip parti başkanları, ev baskınlarını geçiyorum. “Çocuklar ölmesin” diyen biri hapis cezası aldı.

“Özgürlük, ancak ve ancak insanlara duymak istemedikleri bir şeyi söyleyebildiğimizde bir anlam ifade eder” -George Orwell

Reklamlar

İnsanlığa Sıfır Tolerans

Memleket sathında son 2 haftanın en görünür tartışmaları Beyaz Show’a bağlanan ve öğretmen olduğu iddia edilen bir kadının söyledikleri ve 1128 akademisyenin kaleme aldığı barış bildirisi. İki tartışmanın da temelinde Kürt illerindeki abluka ve şiddet yer alıyor.

Canlı yayınlanan Beyaz Show’a telefonla bağlanan ve öğretmen olduğu iddia edilen Ayşe Çelik, “Ülkenin doğusunda yaşananların farkında mısınız?” diye söze başlıyor. “Burada yaşananlar ekranlarda çok farklı aktarılıyor. Sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün, duyun ve artık bize el verin. Yazık; insanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın” diye bitiriyor konuşmasını. Programın sunucusu Beyaz, kadını alkışlatıyor ve konuşma bitiyor. Videosu burada. Sonrasında Kanal D provokasyonun hedefi olduklarını ifade eden bir açıklama yayınladı, Beyaz’ı ana habere çıkartıp günah çıkartmak zorunda kaldı falan (“faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir”). Bu haftaki programda da Kolektifler #AyşeÖğretmenBenim yazılı bir pankart açtı ve “Ayşe Öğretmen yalnız değildir” diye slogan attı. Büyük ihtimalle TR’nin en suya sabuna dokunmayan tv yüzlerinden Beyaz programına devam edemeyecek. Gerçi bu siyasi kutuplaşmada Beyaz, Kanal D ana habere çıktığında “çocuklar ölmesin demek herkesin arkasında durması gereken bir şeydir” diyebilecek cesarete sahip olsaydı yine milyonlarca insan ona destek verirdi muhtemelen ama o treni de kaçırdı.

Asıl kıyameti kopartan olay 1128 akademisyenin imzası bulunan barış bildirisiydi. Tam metin burada. Malum sonrasında Tayyip Bey imzası bulunan akademisyenleri vatan haini ilan etti, tasmalı mafya “onların kanlarıyla yıkanacağız” dedi, savcılar ve YÖK harekete geçip akademisyenler hakkında soruşturma açtı ve bir kısmını gözaltına aldı falan. Akademisyenlerin kapılarına işaret konuldu ve tehdit mesajları yazıldı. En son Adalet Bakanı Bozdağ “bence bu metni PKK kaleme almıştır” dedi misal. Bir memleketin “Adalet” işlerinden sorumlu kişisi “bence” ile suçlama yapabiliyor, kamuoyunu manipule edebiliyor. Gerisini var sen hesap et.

CYxFCxeWwAAsys-

Gelişmeleri @barisbildirisi  hesabından takip edebilirsiniz. İmzasını çeken birkaç kişi var lakin imza veren toplam akademisyen sayısı 2154 oldu. TR’nin en saygın akademisyenlerinden oluşan bir grup da barış bildirisini imzalayan akademisyenlere destek verdi. Sinemacılar, yayınevleri, hukukçular, odalar, stk’lar da barış bildirisini imzalayan ve lince uğrayan akademisyenlere destek veren bildiriler yayınladılar. Ellerindeki güçle hemen sindireceklerini düşündükleri insanlar sinmek yerine çoğaldı, büyüdü. Düşündükleri kadar güçlü değiller.

Velhasıl konunun özüne gelirsek, içerikten bağımsız olarak ifade özgürlüğünün bu kadar ayaklar altına alınması, tahammülsüzlük, konuşamamak, herkesten biat beklemek, hele hele memleketin fikir beyan eden 1128 akademisyenini direkt terörist diye etiketlemek dümdüz diktatörlük rejimidir. Yahut “çocuklar ölmesin” diyen birine “terör propagandası yapıyor” demek, programın sunucusuna günah çıkarması için baskı yapmak ahlaki çöküntünün önemli bir göstergesidir.

AİHM’nin şöyle bir değerlendirmesi var; “İfade özgürlüğü, sadece hoşa giden ya da insanları incitmeyen veya önemsenmeyen ‘bilgi’ ve düşünceler için değil, aynı zamanda devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şok eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Demokratik toplumun olmazsa olmaz koşullarını oluşturan, çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük bunu gerektirir.”

2016-01-17_2011

Üstteki fotoğrafa bir süre bakın. Burasının oturduğunuz yer olduğunu düşünün, sokağa çıkma yasağının olduğunu. Kardeşinizin “kaza kurşunuyla” vurulduğunu. Ambulanslara izin verilmediğini. Dedenizin elinde beyaz bayrakla kardeşinizi hastaneye götürmek için sokağa çıktığını ve onun da askerler tarafından vurulduğunu düşünün. Yahut kardeşinizin öldüğünü ve kokmaması için buzlukta bekletmek zorunda kaldığınızı. Fantastik değil mi?

Bir Cizre Trajedisi: 10 Yaşındaki Cemile 3 Gün Buzlukta Bekletildi

Miray Bebeğin Dedesi Öldü, Ninesi Yoğun Bakımda

Hazirandan beri böyle onlarca haber varken “çocuklar ölmesin” demek, “barış olsun” demek, hepsinden ötesi bunlar hakkında oturup konuşalım demek teröre destek vermek oluyor, he mi?

Bir şeyi çıkarı olduğu için değil, doğru olduğuna inandığı için savunan insanların ahlakı bir gün bu memlekette galip gelecek. O gün hepinizin yüzüne tüküreceğiz.

Madem gücümüz yetiyor neden bizim gibi olmayanları yok etmiyoruz hahahaha

Madem gücümüz yetiyor neden bizim gibi olmayanları yok etmiyoruz hahahaha

Basın Hürriyeti’ni konu alan Anayasa’nın 28. maddesi “Basın hürdür, sansür edilemez” diye başlıyor. Şüphesiz ki uygulamadaki sıkıntıları hesaba kattığımızda bir taraftarın ağzından dökülen tezahüratı andıran bu cümle bizi fazlasıyla yanıltabilir. Zira halihazırda cezaevlerinde 5’i imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü olmak üzere 64 tutuklu gazetecimiz var. Pek çoğu -hatta sanırım hepsi- ya Ergenekoncu ya da KCK’lı olmak suçlamasıyla içeride. Sebepler klasik; Silahlı terör örgütüne üye olmak, devletin güvenliğine ilişkin belgeleri tahrif etmek,  terör örgütü propagandası yapmak…

sticker_devlet_sansuru

Gezi Direnişi ile beraber “terör”ün tanımının aslında milyonlarca insanı bir anda nasıl kapsayabildiğini sanırım hepimiz gördük.  Hatırlarsınız, AB Bakanı Egemen Bağış’ın Gezi Parkı’nın boşaltıldığı gece Taksim’e gelmeye çalışan herkese terörist muamelesi yapılacağını ilan ettiği tweet’i kolektif hafızamıza kazındı. Dolayısıyla aslında “terörist” kavramının, devletin yönetimini ele geçirenlerce tekrar ve tekrar nasıl tanımlandığını artık biliyoruz. Ya da umarım biliyoruzdur. Bu geçmişte de böyleydi, şimdi de böyle, gelecekte de böyle olacak. O yüzden oyumuz Sarıgül’e. Şaka lan. Devleti yıkalım 🙂

Ifade özgürlüğü konusunda da Basın özgürlüğünden aşağıda kalır bir durumumuz yok. Sırf sayısı bilinmeyen, devletin resmi kurumları tarafından açıklanmayan tutuklu öğrenciler bile durumun vahametini gösteriyor zaten.

111006-parasiz-egitim-pankarti.Jpeg,hlarge

Bu yazının konusu aslında 2 ay öncesine kadar TRT’de çalışan bir arkadaşım. Bir basın mensubu. Ayrıca Gezi Direnişi zamanında kişisel sosyal medya hesaplarından paylaşım yaptığı için soruşturma açılan ve işten çıkartılan biri. Konu hakkında detaylar için 1, 2 ve 3‘e bakabilirsiniz.

İşten çıkarma yalnız başına bir şey ifade etmiyor aslında. Zira yaşanan şeyler sadece iş akdinin feshedilmesinden öte bir anlama sahip. Bir sabah 150 kişinin selamı sabahı kesmesi, görev yerinin ve görevin herhangi bir gerekçe gösterilmeden değiştirilmesi, iş arkadaşları tarafından aptallık ettiğinin söylenmesi, Facebook ve Twitter hesabının üstlerine verilmesi, soruşturma yapma yetkisi bulunmayan TRT Insan Kaynakları Dairesi Başkanlığı’nın soruşturma yapması… Böyle gidiyor.

Malum, direnişe destek veren kamu görevlilerinin fişlenmesi, dışlanması artık herkesçe kabul edilen, ilginç bulunmayan bir şey. Devletin yönetimini ele geçiren “savaşçı”nın kendisine rakip olarak gördüğü herkesi yok edebilme meşruluğu, Osmanlı torunu olarak geleneğimizdir.

İşten çıkartılan arkadaşım hukuken tüm imkanlarını kullanacak ve karşı davalar açacak. Ben de takipçisi olup, mümkün mertebe buradan güncel durumu aktarmaya çalışacağım. Bunun yanında kamu ve özel sektörde çalışan kişilerin sosyal medyada neler yazıp neler yazamayacağına dair artık net kuralların bulunması bizi ileride nasıl bir distopyaya götürecek, bunu da uzun uzun konuşmak lazım.

Özgürlük, isteyenlerin kamuda başörtüsü ile çalışabilmesidir, doğru. Ama aynı zamanda işinden çıkartılma korkusu olmadan, polisler tarafından dövülerek öldürülen 18 yaşında bir çocuk için devleti protesto edebilmektir.

“Denyolar asla ölmez, sadece şekil değiştirir!”

“…terör örgütünün yürüttüğü çalışma sadece dağda, bayırda, şehirde, sokakta, gece arka 
sokaklarda haince pusu kurarak yaptığı saldırılardan ibaret değil, sadece silahlı terör değil. 
Bunun bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var, bilimsel terör var. Terörü besleyen arka 
bahçe var. Bir başka ifadeyle propaganda var, terör propagandası var.  Neyiyle veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük  makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Hızını alamıyor terörle mücadelede görev  almış askeri, polisi doğrudan çalışmasına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyor.  Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor, uğraşılıyor. Terörün arkadan dolanarak  arka bahçede yürüttüğü faaliyetler ki arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa’dır, Viyana’dır,  Almanya’dır, Londra’dır, her neyse, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur.  Şimdi dağdaki ile belki kırsaldakiyle mücadeleniz kolay bana göre ama bu arka bahçede ayrık  otu ile tereler birbirine karışıyor. Hepsi yeşil renkte görünüyor. Birbirine karışıyor, kimisi zehirli, kimisi faydalı. Hangisinin faydalı, hangisinin zehirli olduğunu ancak yiyince anlıyorsunuz.”

Eski İçişleri Bakanı Idris Naim Şahin’in 26 Aralık 2011’de polis sempozyumunda yaptığı konuşmadan.