Çocuğunuzu girişimci olarak yetiştirmek ister misiniz?

Bugün, “Çocuğunu Girişimci Olarak Yetiştirmek İsteyen Ailelere 7 Öneri!” adlı bir yazıya denk geldim, kızdım. Kızgınlığımı atamadım, buraya da yazayım dedim.

Yazı, kendini “Girişim Savaşçısı” olarak tanımlayan Berke Sarpaş’ın öğütleri üzerine. Misal yazıdan bazı bölümler;

  • “Ona asla harçlık vermeyin. Bunun yerine kendi harçlığını kendisinin kazanmasını sağlayın. Kendi gelirini kendisi yönetsin. Batı dünyasında 14 yaşındaki çocuklar McDonalds’da çalışıyor, Ben 8 yaşında eski oyuncaklarımı satarak işportacılığa başlamıştım. Belki siz çocuğunuzun henüz 6 yaşındayken sofrayı kurmaya yardımcı olması karşılığında şeker ikram edebilirsiniz.” 
  • “Ona karşılıksız bir şey vermeyin. Buna hiç alışmaması en doğrusu. Eğer bir şey alacaksa önce bunu hak etmeli. Ben kendi oğluma bir parça çikolata vermek için once yapbozunu tamamlamasını istiyorum. Hak etmeyi öğrenmeli. Merak etmeyin, bu onu maddiyatçı yapmaz. İstediklerini elde etmek için biraz emek harcamasına müsaade edin.”
  • “Ona pazarlamayı öğretmeye başlayın. Birlikte TV reklamlarını izleyin, gazete/dergi ilanlarını gözden geçirin, buradaki satış mesajlarını inceleyin ve bunları birlikte analiz edin. Sonra ondan yenilerini hazırlamasını isteyin. Mesela size kartondan bir ürün ilanı hazırlasın.”
  • “Hata yapmasına müsaade edin. Hatalar neticede bir öğrenmeye yol açıyorsa son derece gerekli ve faydalıdır. Mesela tabağı düşürerek kırdı. Ona neden düşürdüğünü sakince sorun ve açıklamasına izin verin. Ne yapsaydı düşürmezdi? Ne yapsaydı hasta olmazdı?”

image

 

Şimdi, inceden bir gencimizin hayatına fokuslanalım. Doğuyor. Sanırım artık 6 yaşından itibaren okula gitmeye başlıyor. Lise falan geçiyor. Üniversite sınavına hazırlanıyor. Hayatı sikiliyor o sene. Ki büyük ihtimalle, boktan bir lisede okuduğu için hiçbir şey bilmiyor, anlamıyor. Oldu, bir üniversiteye yerleşti varsayalım. 4-5 yılda bitiriyor, mezun oluyor. Erkekse askerlik falan +1 yıl daha. Sonra iş bul. Çalış. Evlen. Ev taksitine gir. 50 yaşına gelince evi olan, evli ve çocuklu, hayatta istediği hiçbir şeyi yapamamış birisin. Eğer anadan babadan hanlar hamamlar kalmadıysa, üç aşağı beş yukarı bu şekilde memleketin “okullu” büyük çoğunluğu. Velhasıl içinde bulunduğumuz düzen, 6 yaşında bir çocuğu alıp sığıra dönüştürmek konusunda tam bir uzman.

Bunun yanında, toplum olarak ahlaki bir standardımızın olmaması büyük bir sorun. Çok ayrıntıya gerek yok, Fransa’da IŞİD saldırısı sonrasında bizim milli maçın başında saygı duruşunu ıslıklayan şerefsizleri hatırlayın yeter. Dolayısıyla; yerelde ahlaksızlığımız, globalde ise kapitalizmin sert şartlarının etkisi memleketi yaraque gibi bir yer yapıyor.

Peki bu çerçevede biz ne yapmalıymışız? Yazıya göre çocuğumuza paylaşmak yerine kazanmayı öğütlemeliymişiz. Çocuğumuzu yanımıza alıp reklam izlemeliymişiz. Hatta göt kadar bebemizden bize bir ürün reklamı hazırlamasını istemeliymişiz. El kadar bebeye çukulat vermek için bir şeyler yapmasını sağlamalıymışız. Bu sayede çocuğumuz GİRİŞİMCİ olabilirmiş.

Lafı dolandırmaya gerek yok, yukarıdaki tavsiyeleri dinleyen insanın evladı dümdüz orospu çocuğu olur. Zaten bir yerden sonra istemese de o devasa küresel sistemin içine girecek. Bırakın bari en azından az biraz çocukluk yaşasın. Karşılıksız bir şeyler yapmanın, paylaşmanın güzelliğini görsün.

 

 

Reklamlar

Çağımızın vebası: Teknoloji

“Teknoloji bizi nereye götürüyor?”

Malum, sıkça duyuyoruz günümüzde bu soruyu. Devlet üniversitesi kantininde sürekli ABD diyerek kafa siken takoz solcuları bilirsiniz. O kadar çok ABD derler ki, bir yerden sonra ABD’nin içi boşalır, anlamsızlaşır. “Teknoloji bizi nereye götürüyor?” de benzer bir yapısal deformasyon yaşıyor bana kalırsa. O kadar fazla duyuyoruz ki, artık anlamını yitirdi. Yine de kıymetli bir soru olduğunu düşünüyorum ve aklımda dönenleri biraz karışık anlatacak olsam da yazmak istiyorum.

Öncelikle şunu söylemek lazım. Yaptığım iş dolayısıyla insanların neye nasıl tepki vereceklerini öngörmem gerekiyor az buçuk. Dolayısıyla ortalama tespitinde gayet iyiyimdir. Bu nedenle birinin bana anlatamadığı/aktaramadığı bir şeyi “HALK”a anlatması/aktarması bence pek olası değil. Dolayısıyla “En güzel kriterim, kendimim” 🙂 Peki bunu neden anlatıyorum? Çünkü, artık denk geldiğim teknoloji haberlerinin ciddi mi  yoksa Zaytung kafası bir trolleme mi olduğunu ayırt edemiyorum. Daha geçenlerde oldu; elemanın biri 3d yazıcı ile x-ray cihazına takılmayan bir silah üretmiş. İlkin şaka sandım. Baktım ki gayet ciddi. Daha dün misal 4d yazıcı videosu gördüm. Singapur Üniversitesi’nde bir laboratuvarda üretmişler. Yav ben daha 3d yazıcıyı anlamadım ki, 4d’ye hangi arada geçtik?

FdBClYv

Saniyede bilmem kaç manevra yapabilen drone, gücü bilmem kaç kat artıran mekanik asker iskeleti, deri altına enjekte edilen biyokimlik, transhumanism, industry 4.0 ile insana gerek kalmadan “anlaşan” makineler, yapay zeka, dijitalleştirilmiş mekanlar, taş-kağıt-makas’ta insanı sikerten robotlar, 3d yazıcı ile üretilen kültür eti, sibernetik biyoloji, virtual reality, dna kodlaması, klonlama, nanoteknoloji… Dünya tehlikeli bir yere doğru koşar adım ilerliyor. Teknolojinin nereye gittiğini bilmiyoruz, anlamıyoruz, sindiremiyoruz. Bu hazımsızlığın en iyi göstergelerinden biri de popüler insanların ya da bilindik blogların artık belli bir yenilik hakkında makale yazmak yerine sadece o yeniliğin bir cümleyle yer aldığı haftalık “gelişme”lerden bahsetmesi. Bigumigu, Webrazzi, Serdar Kuzuloğlu falan bunu yapıyorlar artık. Sürekli  yeni bir şeyler çıkıyor ve biz sadece bunların çıktığını duyabiliyoruz. Bunlar hakkında zerre konuşmuyoruz. Ben bu “gelişme”lerin hiçbirini anlamadım aq. Hayatıma bu kadar hızlı nüfuz etmesini de istemiyorum. Bu gelişmeleri sindirerek ilerlememiz lazım. En başta B planımız yok. Akan bir nehrin kenarında mal gibi suyu izliyoruz ağzımızda salyayla. Suya giremiyoruz çünkü içinde ne olduğunu bilmiyoruz.

Teknolojik gelişmelerin orta sınıfı öldürdüğüne dair bir makale okumuştum. Şöyle güzel bir örnek veriyordu. Fotoğraf üzerine iki marka: Kodak ve Instagram. Kodak’ın Kodak olduğu zamandaki marka değeri Instagram’la hemen hemen aynıymış. Kodak’ta o dönem 26.000 kişi çalışıyormuş. Instagram’da ise 9. Hep söylendiği üzere, artık zengin daha zengin, fakir daha fakir. Sözün varacağı yer belli; 80’lerin ortalarında başlayan neoliberal dönüşümün bizi getirdiği noktada, teknolojik gelişimin motivasyonu elbette ki insan değil, piyasa. Tüm sistemimiz bunun üzerine kurulu. Üniversilerdeki bölümlerin büyük bir çoğunluğu “bilim” motivasyonuyla hareket etmiyor, piyasaya ucuz ve yeni iş güçü sağlıyor. Amacı insan yaşamını daha iyi hale getirmek değil, piyasayı sürdürülebilir kılmak. Zaten kominizma devrimi olsa evvela bankacıları ve reklamcıları, sonra da akademisyenleri keserler.

Eskiden bilim kurgu filmlerinde denk geldiğimiz bir şeyin gündelik hayata ulaşması on yıllar alıyordu. Şimdiyse aradaki mesafe o kadar kısaldı ki, 1-2 yıl içerisinde herhangi bir bilim kurgu filminde yer alan teknolojiyi geliştiren bir şirketi ya Google, ya da Microsoft satın alıyor. Ve diğer devasa teknoloji şirketleriyle entegre projeler hayata geçiriyorlar.

Dünya hakikaten kötü bir yere doğru koşar adım ilerliyor. Biraz yavaşlamamız lazım. Her gün uyumamız ve sıçmamız gereken bir bedendeyiz. Referansımız bu olsun amk.

Teknoloji geliştirmek yasaklansın mı referandumu yapılsa, hiç düşünmem evet derim.

Bonus: Tırsmak için şu blogu takip ediyorum http://futurescope.co/

Bir reklam ajansı çalışanı araştırması: süper insan mı, düz köle mı?

Bir reklam ajansı çalışanı araştırması: süper insan mı, düz köle mı?

Son bir haftadır Ekşi Sözlük’te yer alan bir entry, onu paylaşan ajans çalışanları ve bu entry’e atarlanan bir hanımın yazısına ayrı ayrı yerlerde denk gelince, tartışmaya katılmak istedim. Öncelikle şunları okumakta fayda var:

– “Reklam ajanslarının çok eğleniyoruz fotoğrafları” entry’si –> Burada 

– Atarlı hanımın bu entry’i paylaşan arkadaşlarına kızıp yazdığı yazı –> Burada

Ben genel olarak atarlı hanımın yazdıkları üzerinden ilerlemek istiyorum. Diğer arkadaşın Ekşi Sözlük’e yazdığı yazının başı kıçı belli zaten, ben de aynı görüşteyim genel olarak. Müsaadenizle, alıntılar yaparak yazmak istiyorum.

“Bu tip cümleleri yazan insanların iş hayatının ne olduğunu bilmediklerini düşünüyorum. Kölesin diyor, utanmadan arlanmadan kölesin diyor. Ben kimsenin kimseye zorla iş yaptırdığını görmedim? Hiçbir patronun burası bok gibi bi iş yeri gitmek istiyorum diyen işcisine, “yalvarırım beni bırakma” dediğini de görmedim? Para alıyorsun karşılığında para… Köle değilsin o zaman. Burada bir anlaşalım ergen evladım. Beğenmediğin işi bırakırsın, sonuçta ATOM MÜHENDİSİ değilsin ki yıllarca okumanın karşılığında sektör değiştiremez ol. Parasını mı beğenmiyorsun? Başka bir şey dene.”  

Bir kere “köle diyo yha köle diyo, para alıyon ya abi ne kölesi?” kısmı biraz komik 🙂 Elbette ki entry’de yer alan “köle” bir metafor. Genel olarak kapitalist düzen içerisindeki işçilerin, özel olarak da reklam sektöründeki çalışanların vahim durumunu anlatmaya çalışıyor. Düşün, Marx bütün işçileri almış karşısına, konuşuyor. En son da vurucu olsun diye Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok”  diyor. Alkış, kıymet. Fakat o da ne? Arkadan biri çıkıp “Yalnız Marx Bey, para alıyoz bi dünya, o zaman pek kölelik olmuyor” diyor. Bitti bütün mücadele 😦

Atarlı hanımın üstte alıntılanan yazısında temel bir kabul var. Ve bence sıkıntı oradan doğuyor. Diyor ki “Hiçbir patronun burası bok gibi bi iş yeri gitmek istiyorum diyen işcisine, “yalvarırım beni bırakma” dediğini de görmedim?“. Bu cümlede işçinin “ya ben burayı bırakmak istiyorum” diyebilecek kadar hareket alanına sahip olduğunu kabul ediyoruz. Halbuki neredeyse tüm sektörler için geçerli olmak üzere, böyle bir hareket alanı maalesef yok. Hele hele reklamcılıkta mesai ücreti almak ve örgütlenebilmek bir hayal. Diğer taraftan bu işin merkezi olan Istanbul’da bir kişinin temel ihtiyaçlarını karşılayıp azıcık da insan gibi yaşaması için gereken minimum tutar ortada. Araba aldın, kredi çektin falan derken eşi benzeri olmayan bir cenderenin içine girebiliyorsun. Bunun üzerine “istemiyorsan çık abi işten” biraz fazla tırışkadan konuşmak oluyor. Diğer taraftan, bu çalışılan ajansla değil, sektörle alakalı bir sorun olduğundan komple sektörü değiştirmek lazım. Benim reklamcılığı bırakıp geri dönmek zorunda kalan pek çok arkadaşım var. Sizin?

Bir diğer sıkıntılı bölüm de “Parasını mı beğenmiyorsun? Başka bir şey dene.” Entry’nin özünde parayla ilgili çok fazla bir vurgu yok. Kazanılan “üç kuruş” paranın “reklamcı görünmek” için Starbucks’ta kahveye ve iş için kaybedilen vakit nedeniyle yemek yapamayıp pizzaya yatırıldığını söylüyor. Yılda 15 gün tatil yapmanın adaletsizliğini, mesai ücreti almadan sabahlara kadar çalışmayı, anlamsız toplantıları vurguluyor çoğunlukla. Fakat buna tepki olarak “parasını mı beğenmiyorsun, o zaman başka bir şey dene” demek, yeterli miktar para karşılığında tüm bunlara katlanmanın meşru olduğunu da kabul etmek oluyor. Döndük yine 8 yaşında çocukların günde 15 saat baca temizlediği Sanayi Devrimi sonrası Ingiltere’sine.

“9-6 mı çalışmak istiyorsun, KPSS’ye gir. Kafan ve çalışacak götün varsa, gir sınavlara memur ol. Ha ama memur olunca, parmak arası terlik ve şortla işe gelemezsin. Kaykılarak, patronuna, head’ine, “ya tamam öldün mü amk yapıyoz işte, sanki dünyayı kurtarıyon” da diyemezsin.” 

Yöneticiyle “samimi” bir ilişki kurmak ve işte rahat kıyafetler giyebilmek için mesai yapma zorunluluğu olduğunu bilmiyordum 🙂 Daha “insani” şekilde çalışabilmek için bir şeylerden feragat etmek durumunda değiliz. Bunu, böyleymiş gibi göstermek de işçinin değil patronun, yani “kaymak yiyen”in görevi. Eğer işçi yapıyorsa da “kraldan çok kralcı”lık müessesesine denk gelmişiz demektir.

“Kazandığın paranın 3′te 1′ini starbakslara pizzacılara verebiliyorsan gayet zenginsin. İnsanlar işsiz. İnsanlar paralarını starbaksa yatırmıyor, evine çoluğuna çocuğuna yatırıyor yavşak? Senin o beğenmediğin pozisyona girebilecek bir sürü adam var. Bir de utanmadan köle demiş, kölesin sen nasıl eğleniyorum diye fotoğraf koyabilirsin demiş.” 

Hanımım bir lojistik şirketinde çalışıyor. Yanılmıyorsam sektörün en büyüğü. Ve kıyafet zorunluluğu var. Geçen konuşurken kıyafet için harcanan parayı kıyafet zorunluluğu getiren tarafın ödemesi gerektiği sonucuna vardık. Hanım normalde şort terlik takılan biri. “Ciddi” kıyafetleri sadece iş için alıyor. Ama kendi kazandığı paradan ödemek zorunda. Bir düşünün, bir mantıksızlık yok mu? Starbucks ve pizzacı konusuna üstte biraz değindim. Bu harcamalar doğrudan ya da dolaylı yoldan “iş”le alakalı.

Bm9NLTLCMAEae49

Insanların işsiz olması, parasını Starbucks’a yatırmayıp evladına yatırması ise konuyla tamamen alakasız şeyler. Nasıl buraya geldik onu da pek anlamadım açıkçası. Yine de bir tercüme işine girersek;

“İnsanlar işsiz” <=> O ZAMAN MESAİ YAPMAYI SIKINTI ETME

Senin o beğenmediğin pozisyona girebilecek bir sürü adam var” <=> O ZAMAN  MESAİ YAPMAYI SIKINTI ETME

İnsanlar paralarını starbaksa yatırmıyor, evine çoluğuna çocuğuna yatırıyor”  <=>  STARBUCKS’A GİDEBİLECEK KADAR “ZENGİN”SİN, O ZAMAN MESAİ YAPMAYI SIKINTI ETME 

Bunlar senin değil, seni sömürenlerin cümleleri.

“Evladım, çocuğum… Bak ateş basıyor beni. Çalışan insana sen hangi hakla köle dersin? Kol gibi sıçtığında tıkanan helan için çağırdığın vidanjör işcisi emekcisi SENİN KÖLEN Mİ? Çöpünü toplayan adam köle mi? Gurbette güneşin altında çalışan, senin evini barkını yapan inşaat işçileri köle mi? Seni bu zamana kadar iyi kötü okutan öğretmenin köle mi lan? Acillerde elalemin hastalığıyla mikrobuyla uğraşan doktorlar köle mi gerizekalı? Çalışan insana sen nasıl hangi hakla köle diyebilirsin?”

Tartışmanın bağlamını koparmak dediğimiz şey tam olarak bu. Doktora, inşaat işçisine vs köle denmemiş, reklamcıya köle denmiş. Onu da belli kaidelere bağlayarak köle demiş Ekşici. Ben daha da ileri götüreyim, evet şu yukarıda yazan tüm çalışanlar köledir. Bir yıl çalışıp sadece 15 gün “tatil hakkı” kazanan, örgütlenemeyen, güvencesizleştirilen, mesaisi ödenmeyen, sigortası yapılmayan, cücük kadar maaşlara çalışan insana köle haricinde ne denebilir, bilemedim.

“Aşağılayarak söylediğin gofret-gazoz-kontör reklamının ana fikrinin arkasındaki koca sosyoloji, psikoloji ve pazarlama bilimlerini bi kenara bırakalım; senede 15 gün tatili olan, mesai almadan eve gidemediğin iş demişsin. Gerizekalı evladım, benim babam kaptan. 8 yaşımdan beri adamın toplasan 1 ay izni ya olmuştur ya olmamıştır. Mesailerinden sonra eve gelmez, biliyor musun? Hayatımdaki önemli olayları hep kaçırdı, bayramlarda, yılbaşlarında hiç olamadı. Babam senin gibi ağladı mı? Hayır. Babam yaptığı seçimlerinin ve getirilerinin farkında.”  

Pazarlama bilimi 🙂 Şimdi böyle söyleyince sanki sosyoloji ve psikolojinin gelişmesindeki en büyük katkı reklam sektörüne aitmiş gibi oluyor. Gel gör ki öyle değil. Insan ve kitle üzerine bu bilimlerden elde edilen verileri insanları “kandırmak”/ikna etmek için kullanıyorsun. Öyle deli gibi anlam yüklemeye gerek yok.

Baba ile ilişki konusunda konuşmak haddim değil lakin “benim babam hiç tatil yapmadı” ile herhangi bir şeyin meşrulaşması pek mümkün görünmedi bana. Zaten temelde söylemeye çalıştığım, senin de baban o kadar çalışmasın, çocuğuyla sevdiğiyle vakit geçirsin. Biraz insan gibi yaşayalım. Başka bir şey değil.

Temelde ciddi bir hatamız var. Özellikle reklamcılarda çok sık rastlıyorum buna. Çizgileri net çekmek lazım. Neden bir işte çalışıyoruz? Neden bütün günümüzü sevişerek, müzik dinleyerek, ağaca sarılarak, gezerek, yiyerek geçirmiyoruz? Paraya ihtiyacımız var. Yani para kazanmamızın tek amacı yaşamak istediğimiz şekilde yaşayabilmek. Bunun için emeğimizi kiralıyoruz ve belli bir miktar zamanı çalışmaya ayırıyoruz. Fakat bu süreler değişebiliyor. Özellikle reklamcılıkta çalışanın tamamen kendine ait olan zaman azalıp, işle dolu olan zamanı arttığından sınırlar kaybolabiliyor. Dolayısıyla insanın odak noktası ve öncelikleri kayabiliyor. Yanisi güzel kardeşim, işin seni düzenli olarak ele geçiriyor. Her maillerini kontrol ettiğinde, her saçma sapan sunum için mesaiye kaldığında biraz daha ele geçiriliyorsun ve ne yazık ki bunu fark edemiyorsun. Daha da kötüsü bunu “normal” kabul ediyorsun.

Herkes bir günde her şeyin değişmeyeceğini biliyor. O mesailer yapılacak, o mailere bakılacak, o sendikaya üye olunmak istendiğinde işten çıkartılacak… Lakin en azından konuşurken olması gerekeni söyleyelim, yüceltmeyelim nefret edilmesi gereken canavarı.

“Çalışmak iyi bir şey olsa, üzerine para vermezler!” 

Kapitalist sistem içerisinde esnafın yeri önemlidir. Hem ezen ile ezilen arasındaki kaygan zemini tahsis eder hem de fakir fukaraya beleş ekmek neyin verir. Misal Osmanlı Devleti’nde askıda ekmek uygulaması vardı. Padişah dahi bizzat kimliğini gizleyerek fırına gider askıdan ekmek alırdı. Bu öyle yaygınlaşmıştı ki 1863 ekonomik krizi çıkmıştı. Daha sonraları ABD ve Avrupa’ya sıçrayan bu krizin çok da bir şey olmadığı anlaşıldığında Osmanlı’ya “Hasta Adam” denilmeye başlandı. Ancak bu hastalığı da Osmanlı Devleti yine esnaf ile bertaraf etti. Misal bizim Rusya’da serseriler sokakta karımıza kızımıza laf atsa, biz de karşı çıksak yüzyılın dayağını yeriz. Neden? Çünkü esnaf bilinci oturmadı Rusya’da. Halbuki Osmanlı ve halefi olan Türkiye’de biri karınıza kızınıza bacınıza laf atacak. Esnaf onun anasını siker. Esnafın ekmek kapısını sokakta rahatsız edemezsiniz. Bu nettir. Kanunda yazmaz ama mahallelerin görünmeyen duvarlarında yazar. Bu nedenle Rusya çökerken, Türkiye bir yıldız gibi parıldamaya başladı. Tabii kapitalizm de bu esnaf ve güven ortamıyla gelişti.

Karl Marx