İnsanlığa Sıfır Tolerans

Memleket sathında son 2 haftanın en görünür tartışmaları Beyaz Show’a bağlanan ve öğretmen olduğu iddia edilen bir kadının söyledikleri ve 1128 akademisyenin kaleme aldığı barış bildirisi. İki tartışmanın da temelinde Kürt illerindeki abluka ve şiddet yer alıyor.

Canlı yayınlanan Beyaz Show’a telefonla bağlanan ve öğretmen olduğu iddia edilen Ayşe Çelik, “Ülkenin doğusunda yaşananların farkında mısınız?” diye söze başlıyor. “Burada yaşananlar ekranlarda çok farklı aktarılıyor. Sessiz kalmayın. İnsan olarak biraz daha hassasiyetle yaklaşın. Görün, duyun ve artık bize el verin. Yazık; insanlar ölmesin, çocuklar ölmesin, anneler ağlamasın” diye bitiriyor konuşmasını. Programın sunucusu Beyaz, kadını alkışlatıyor ve konuşma bitiyor. Videosu burada. Sonrasında Kanal D provokasyonun hedefi olduklarını ifade eden bir açıklama yayınladı, Beyaz’ı ana habere çıkartıp günah çıkartmak zorunda kaldı falan (“faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir”). Bu haftaki programda da Kolektifler #AyşeÖğretmenBenim yazılı bir pankart açtı ve “Ayşe Öğretmen yalnız değildir” diye slogan attı. Büyük ihtimalle TR’nin en suya sabuna dokunmayan tv yüzlerinden Beyaz programına devam edemeyecek. Gerçi bu siyasi kutuplaşmada Beyaz, Kanal D ana habere çıktığında “çocuklar ölmesin demek herkesin arkasında durması gereken bir şeydir” diyebilecek cesarete sahip olsaydı yine milyonlarca insan ona destek verirdi muhtemelen ama o treni de kaçırdı.

Asıl kıyameti kopartan olay 1128 akademisyenin imzası bulunan barış bildirisiydi. Tam metin burada. Malum sonrasında Tayyip Bey imzası bulunan akademisyenleri vatan haini ilan etti, tasmalı mafya “onların kanlarıyla yıkanacağız” dedi, savcılar ve YÖK harekete geçip akademisyenler hakkında soruşturma açtı ve bir kısmını gözaltına aldı falan. Akademisyenlerin kapılarına işaret konuldu ve tehdit mesajları yazıldı. En son Adalet Bakanı Bozdağ “bence bu metni PKK kaleme almıştır” dedi misal. Bir memleketin “Adalet” işlerinden sorumlu kişisi “bence” ile suçlama yapabiliyor, kamuoyunu manipule edebiliyor. Gerisini var sen hesap et.

CYxFCxeWwAAsys-

Gelişmeleri @barisbildirisi  hesabından takip edebilirsiniz. İmzasını çeken birkaç kişi var lakin imza veren toplam akademisyen sayısı 2154 oldu. TR’nin en saygın akademisyenlerinden oluşan bir grup da barış bildirisini imzalayan akademisyenlere destek verdi. Sinemacılar, yayınevleri, hukukçular, odalar, stk’lar da barış bildirisini imzalayan ve lince uğrayan akademisyenlere destek veren bildiriler yayınladılar. Ellerindeki güçle hemen sindireceklerini düşündükleri insanlar sinmek yerine çoğaldı, büyüdü. Düşündükleri kadar güçlü değiller.

Velhasıl konunun özüne gelirsek, içerikten bağımsız olarak ifade özgürlüğünün bu kadar ayaklar altına alınması, tahammülsüzlük, konuşamamak, herkesten biat beklemek, hele hele memleketin fikir beyan eden 1128 akademisyenini direkt terörist diye etiketlemek dümdüz diktatörlük rejimidir. Yahut “çocuklar ölmesin” diyen birine “terör propagandası yapıyor” demek, programın sunucusuna günah çıkarması için baskı yapmak ahlaki çöküntünün önemli bir göstergesidir.

AİHM’nin şöyle bir değerlendirmesi var; “İfade özgürlüğü, sadece hoşa giden ya da insanları incitmeyen veya önemsenmeyen ‘bilgi’ ve düşünceler için değil, aynı zamanda devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şok eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Demokratik toplumun olmazsa olmaz koşullarını oluşturan, çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük bunu gerektirir.”

2016-01-17_2011

Üstteki fotoğrafa bir süre bakın. Burasının oturduğunuz yer olduğunu düşünün, sokağa çıkma yasağının olduğunu. Kardeşinizin “kaza kurşunuyla” vurulduğunu. Ambulanslara izin verilmediğini. Dedenizin elinde beyaz bayrakla kardeşinizi hastaneye götürmek için sokağa çıktığını ve onun da askerler tarafından vurulduğunu düşünün. Yahut kardeşinizin öldüğünü ve kokmaması için buzlukta bekletmek zorunda kaldığınızı. Fantastik değil mi?

Bir Cizre Trajedisi: 10 Yaşındaki Cemile 3 Gün Buzlukta Bekletildi

Miray Bebeğin Dedesi Öldü, Ninesi Yoğun Bakımda

Hazirandan beri böyle onlarca haber varken “çocuklar ölmesin” demek, “barış olsun” demek, hepsinden ötesi bunlar hakkında oturup konuşalım demek teröre destek vermek oluyor, he mi?

Bir şeyi çıkarı olduğu için değil, doğru olduğuna inandığı için savunan insanların ahlakı bir gün bu memlekette galip gelecek. O gün hepinizin yüzüne tüküreceğiz.

HDP’ye oy vereyim diyorum ama ya yetmez ama evet gibi tongaya düşersem?

Aslen seçimdir, oydur pek konuşmak istediğim şeyler değil. Lakin eşimden dostumdan başlıktaki soruyu çok duyunca seçimden önce yazmak istedim.

Öncelikle, sırf HDP barajı geçsin diye oy verecekseniz bence vermeyin. Zira yerel seçimde bas-geç yapıp MHP’ye oy veren biri yazmıştı bir ara, seçilen kişi belediye içerisinde Kürtçe konuşmayı yasaklamış :(( Tabiatınızla, hassasiyetlerinizle bu kadar tezat bir tablo oluşma ihtimali varsa lütfen HDP’ye oy vermeyin.

Asıl konuya gelirsek, “ya HDP’nin kara kaplı bir defteri varsa, ya AKP’yle gizlice anlaştıysa” mevzu önemli. Diğer taraftan bakalım; eğer AKP, HDP ile anlaştıysa neden Kürt sorunu yoktur demeye başladı (haber burada)? Neden Ağrı’daki o tiyatroyu izledik memleketçe (haberi burada)? Tam tersi olması gerekmiyor mu? El ele, kol kola yükselmeleri, birbirlerini babalamaları daha mantıklı değil mi? Bak misal bugün havuz medyasında çıkan bir haberin fotoğrafı;

CEt3WXHWgAE25pl

Yanisi güzel kardeşim, madem AKP ile HDP anlaştı, neden AKP, HDP’yi baraj altında bırakmak için olmadık yalanlara başvuruyor? Az biraz mantıklı olalım kurban olayım, baraj altında kalması için iktidar tarafından yalan haberden intihar opersyonuna kadar her şey yapılan bir parti nasıl ortaklık kurmuş olabilir?

Diğer konu, HDP’nin gizli bir defteri var mı? Yok güzel kardeşim. Eğer olsaydı her Kürt siyasetçi ömrünün yarısını mapus damında geçirmezdi. Düşündüklerini söylediler, gidip paşa paşa yattılar. Neye inandığın önemli değil, en azından bu “dürüstlük”ü kabul et. Aç misal HDP sayfalarından birini, LGBT’lerle ilgili bir paylaşımın altında yazılanlara bak. Yorumların en az yarısı “bunları bıraksanız Kürtlerin %90’ı size oy verir” minvalinden. Fekat bırakmıyorlar, HDP’nin bir parçası haline getiriyorlar. Oy kaybediyorlar mı bu nedenle, evet tabii ki kaybediyorlar (hayatında Sünni Kürt kimseyi tanımamış olanların büyük büyük konuşması ne güzel <3). Hatta o oyların tamamı AKP’ye gidiyor. Yine de geri durmuyorlar söylediklerinden. Ağrı’daki seçim afişinde trans birey kullanmışlardı misal. Var mı bir tane daha bunu yapabilen parti?

Seçim stratejilerinin önemli kısmını #SeniBaşkanYaptırmayacağız üzerine kurdular, hakikaten barajı geçerlerse Tayyip’i Başgan yaptıracaklarını mı düşünüyorsunuz? Kişiler değil, ilkeler üzerinden siyaset gütmek anaakımda çok görülen bir şey olmadığından herhal bu çekinceler.

HDP’nin seçim bildirgesi burada. Vaktiniz olur da, düşmanınızı tanımak isterseniz buyurun okuyun. Düşman olmadığınızı anlarsınız belki, fena mı olur.

BEĞENMİYORLARSA DEFOLSUN GİTSİNLER!!!!

Başlıktaki cümleyi pek çok kişiden defalarca duymuşsunuzdur. Ben en son birkaç gün evvel duydum. “Caanım Izmir”i tabir caizse ele geçiren, her yerde gördüğümüz, hatta aynı apartmanlarda BİLE yaşamaya başladığımız Kürtler için söylendi. Fakat güzelim Izmir’imize akın eden, iş verip karınlarını doyurduğumuz bu Kürtler, ATAM’ızın bize tahsis ettiği ülkede ayrılıkçılık yapıyordu. Halbuki şu anda konuşabiliyorlarsa, bunu sağlayan da ATAM’ın ta kendisiydi. Madem eleştiriyorlardı, beğenmiyorlardı, defolsun gitsinler o zaman Kürdistan dedikleri hayali ülkeye. Oradaki Türkler buraya, buradaki Kürtler de oraya gitsin, olsun bitsin.

Bu sözleri söyleyen kişinin dedesi Girit mübadelesi sırasında Türkiye’ye gelmiş. Taraf devletlerin imza attığı bir anlaşma ile yaşadığı topraklardan, kültüründen, dostlarından kopartılmaya dayanamamış, Türkiye’ye göçmesinin 2 yıl sonrasında kahrından ölmüş. Allah rahmet eylesin, ne diyelim. Giritli mübadillerin Türkiye’ye gelişinden sonra yaşadıklarıyla ilgili bir şeyler okumuştum bir zamanlar. Müsaadenizle, biraz bu konuda yazmak istiyorum.

Malum, 1923’te Türkiye ve Yunanistan arasında “Türk-Yunan Nüfus Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” imzalanıyor. İlk maddesi şöyle: “Türk topraklarında yerleşmiş bulunan Rum Ortodoks dininden Türk uyruklarıyla, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklarının, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak, zorunlu mübadelesine girişilecektir. Bu kimselerden hiçbiri Türk hükümetinin izni olmadıkça Türkiye’ye ya da Yunan hükümetinin izni olmadıkça Yunanistan’a dönerek orada yerleşemeyecektir.” Mübadele ile Yunanistan ve Türkiye ulus-devletleşme yolunda önemli bir adım atmış oluyorlar. Anadolunun Türkleştirilmesi, homojenleşme, Türk Kimliği… Nereye koysan oluyor.

Giritli mübadiller, pek çok yönüyle diğer mübadillerden ayrılıyor, daha doğrusu geleneksel Balkan kültüründen farklılaşıyor. Zira Girit bir ticaret merkezi olmasından dolayı insanlar genellikle varlıklıymış. Günlük hayatta birkaç dil beraber konuşulurmuş. Dinler için de bu karmaşıklık geçerli. Insanlar birbirlerinin paskalyalarını ve kandillerini kutlarmış. Müslümanlar camide Giritce dua edermiş. Bu karmaşık ve hoşgörülü yapıyı Girit’te fazlaca hakim bir inanış olan Bektaşiliğe bağlıyorlar sıklıkla (cCc ALEVİLİK cCc). Fekat ne zaman ki Osmanlı Balkanlar’da güç kaybetmeye başlamış, o zaman Türk-Rum ayrımı ortaya çıkmış. Osmanlı askerinin adadan çekilmesi ve Girit’in Yunan parlamentosuna dahil olmasıyla beraber Türkler kendilerini güvende hissetmemeye başlıyor. Şükür ki silahlı olaylar olsa da örgütlü ve toplu kıyımlar yaşanmamış.

surgunveolum17

Girit mübadilleri Anadolu’ya geldiğinde yerel halk tarafından ilk başta çok sıcak karşılanıyor. O zamanki imkanlar malum, mübadillerin kültürel entegrasyonu ve iş bulması için devletin ayırdığı ödenek pek az. Gazetelerde yayınlanan “Yunan zulmünden kurtulan din kardeşlerimize yardım edelim”  konulu yazılar neticesinde yardımlar toplanıyor, dernekler kuruluyor. Yerel halk güzel karşılıyor mübadilleri kısaca. Fakat ne zaman ki yerel halk tarafından Giritliler’in misafir olmadığı fark ediliyor, o zaman sıkıntılar baş göstermeye başlıyor. Gençler Türkçe öğrense de -ki belli bir yaşın üstündekiler öğrenememiş. 40 yıldır Almanya’da olup tek kelime Almanca bilmeyen dayıları düşün- Yunan aksanıyla konuştukları için “gavur tohumu” denmeye başlıyor. Misal nüfus müdürlüğünden basit bir belge almak istediklerinde kendilerini Türkçe olarak ifade edemiyorlar. Yunanca ya da Giritçe konuşunca da hakarete uğruyor, dövülüyor, küfrediliyor. Dolayısıyla mübadiller de yerel halktan yalıtılmış bir hayat yaşamaya başlıyorlar, yalnızlaşıyorlar. Girit’te ticaretle uğraşan varlık ve statü sahibi biriyken, bir anda oldukları kişi oldukları için hakir görülüyor, hakarete uğruyorlar. Hatta bol sebzeli otlu yemekler yediklerinden dolayı yerel halk “eşeklerin hakkını yiyor bu gavurlar” diyormuş.

Bir diğer büyük sorun ise mübadillerin Rumlardan arda kalan evlere yerleştirilmesi meselesi. Yerel halk, kendisi iki göz odalı evlerde sefalet yaşarken “din kardeşi” olsa dahi Türkçe dahi konuşamayan mübadil “gavur tohumları”nın bir anda Rumlardan boşalan cillop gibi evlere yerleştirilmesini hazmedemiyor. Bazı bazı ailesine tahsis edilen terk edilmiş Rum evine giden mübadil, evi yerel halktan birileri tarafından işgal edilmiş buluyor. Bu da ciddi sorunlar ortaya çıkartıyor.

Mübadele halka ilk duyurulduğunda din değiştirmeye, rüşvet vererek etnik kimliğini farklı göstermeye ya da çocuğunu oradan biriyle evlendirerek mübadeleden kurtulmasını sağlamaya çalışan pek çok aile olmuş. Zira kolay değil her şeyi ardında bırakıp, dilini bile bilmediğin bir diyara yurt demek. Velhasıl Giritli mübadiller de iki devletin imzası olan dandik bir anlaşmanın figüranları olarak hayatlarını, kimliklerini, umutlarını kaybetmiş.

Başa dönersek, “beğenmiyorlarsa defolsun gitsinler!!!” diyen kişinin, Girit mübadelesi sonrasında kahrından ölen dedesi yaşasaydı torununun suratına tükürür müydü yoksa bu kadar kara propagandanın ardından o da aynı şeyleri mi söylerdi bilemem. Yine de siz siz olun insanlar için o kadar kolay “beğenmiyorlarsa defolup gitsinler” demeyin.

Not: Mübadillerin yaşadıklarıyla ilgili olarak Mehmet Ali Gökaçtı’nın Nüfus Mübadelesi Kayıp Bir Kuşağın Hikayesi kitabından çokça yararlandım. İlgilisi affetmesin.

Medeni Yıldırım’ın anası dünyayı karşısına alırken…

Fahriye Yıldırım:

Çocuğumun katili sizsiniz. Oğlumun katilini ortaya çıkarın. Biz orada savaşın içindeydik. Bu olanlar senin hoşuna mı gitti? Ben kimseyi tanımıyorum. Hakkımı tanıyorum. Erdoğan nerede onu getirin bana. Vicdanın sadece Esma için mi sızlıyor? Rüyana sadece Esma mı giriyor? Medeni’yi unuttun mu? Vicdanın yok senin? Dinin yok senin? Milleti kandırma! Hiç birinizin vicdanı yok! Esma için ağlıyorsun sadece. Bizim de Esma’mız oldu. Sadece Esma’yı öldürenler mi keskin nişancıydı? Seninkiler de keskin nişancıydı. Adi olmayın, kendinizi düşürmeyin. Benim oğluma Gezi Parkı’nda kahraman diyorlar. Oğlumun katilini bulun. 5 ay oldu savcılar, polis nerede? Niye benim oğlumun katilini bulmuyorsun? Ben Barzani’yi tanımam. Barzani kim, sen onu alıp buraya getiriyorsun, siyaset yapıyorsun? Önce benim oğlumun katilini ortaya çıkar.

Çeviriyi buradan gördüm.

Dünyayı anaların ahı yakacak.

“Kim kendini bir kavme benzetirse, o da onlardandır”

“Kim kendini bir kavme benzetirse, o da onlardandır”

Cümle Ebu Davut isimli muhaddise, hadis bilginine ait. En azından alıntıyı yapan AK Parti Istanbul Milletvekili Gülseren Topuz öyle söylüyor, inanmak icap eder.

Peki bu cümle nasıl oldu da bu yazının başlığı oldu? Açıklayayım. Malum yerel seçim “savaş”ları yurt sathını sardı. Geçtiğimiz günlerde AKP Istanbul Milletvekili Gülseren Topuz, AKP Istanbul BB Başkan adayı Kadir Topbaş’ın ne kadar dini bütün olduğunu, rakiplerinin ise Müslümanlığa ne kadar aykırı hareket ettiğini cümle aleme göstermek için başlıktaki cümleyi alıntılayarak bir fotoğraf paylaştı Twitter hesabından. Fotoğraf, gayrımüslimlerle toplantı yapan CHP Istanbul BB Başkan adayı Mustafa Sarıgül’e ait. Tweet aşağıda:

Image

AKP milletvekili Gülseren Topuz’un #SarıgulunGercekYuzu hashtag’ini kullandığını ve alıntının ardından “Müslümanız Elhamdülillah” yazdığını da atlamayalım.

Yine geçtiğimiz günlerde, hatta tam olarak Noel’de, Kadıköy Iskele Camisi’nin duvarındaki elektronik panoda yer alan ayet pek çok kişiyi rahatsız etti.

Image

Camimizin panosunu süsleyen bu ayet Maide Suresi’nden. 51. Ayet. “yhaa ben Kürtleri sevmiyorummm“un dini versiyonu aslında. Nefret söyleminin de güzel bir örneği. Neyse, dini boyutu çok da bu yazının konusu değil.

Bu görsel sosyal medyada dolaşıma girdikten sonra haklı olarak ortak bir tepki oluştu. “Bari adamların dini bayramında yapmayın lan“da anlaştık sıradanlaşan faşizmle. Ancak bununla ilgili olarak “yani bence sorun yok bunda. Gidin öldürün demiyor ki, arkadaşlık etmeyin diyor” diyenler vardı. Bu yazının asıl amacı bu arkadaşlar. Zira belli ki bu arkadaşlar Hrant Dink’i katleden Ogün Samast’ın “doğuştan kötü” olduğuna inanıyorlar. Ya da hırsızlık yapan birinin genlerinde bir sorun olduğunu düşünüyorlar. Kamusal alandaki pratiklerin, insanı ne kadar dönüştürebileceği hakkında pek bir fikirleri yok belli ki.

Kaba bir tanımla devlet, egemen sınıf bloğunun hegemonyasını devam ettirmesini güvence altına alan yapıdır. Egemen sınıfın hegemonyasını devam edebilmesi için üretim gücünün ve üretim şartlarının yeniden üretilmesi gerekir ki sikiş sürdürülebilir olsun. Louis Althusser bu yeniden üretim için devletin iki şeye ihtiyacı olduğunu söyler; devletin ideolojik aygıtları ve devletin baskı aygıtları. Direniş zamanı canları öldüren, kör bırakan, sakatlayan bu baskı aygıtlarıydı. Yani söylenildiğinde gelir kafana vurur. Asıl mesele üretim şartlarının yeniden üretimi, çünkü bu zor. Ayda 700 TL maaş alarak 3 çocuk okutmaya çalışan birine bu durumun normal olduğunu kabullendirmek takdir edersiniz ki kolay olmaz. Tam da bu noktada ideolojik aygıtlar devreye giriyor. Kah AKP milletvekili Gülseren Topuz’un tweet’inde, kah Kadıköy Iskele Camisi’nin duvarında karşımıza çıkıyor bu ideolojik aygıtlar. Sadece buralarda değil elbette. Babadan “oğlum Alevilerin evine gitme” cümlesini duyduğumuzda da, lisede din hocası “Yav Budizm resmen gerizekalılık” dediğinde de ideolojik aygıtlarla etkileşime gireriz. Ve neticesinde din, aile, okul ve medya referansları ile Müslümanların sadece Müslümanlarla arkadaşlık etmesi gerektiğini kabulleniriz. Misal bu örneklerden sadece biri. Milliyetçilik, homofobi, seksizm vs hepsi için bu ideolojik aygıtlarla defalarca etkileşime giriyoruz. Ve bu aygıtların köklerimize ektiği önyargılarla yaşıyoruz.

Asıl konumuza dönersek, Noel’de caminin duvarında yazan “Hıristiyanlarla ve Yahudilerle arkadaşlık etmeyin” lafı, faşizmin sıradanlaşması ve normalleşmesi açısından önemli. Çünkü, sanki ortada bir nefret söylemi yokmuş gibi bunu normal kabul ettiğimizde Ogün Samast’lar Hrant Dink’leri öldürmeye devam edecek. Bunun önüne geçmezsek Roboski’ler bombalanmaya, Fetus Okey’ler karakollarda öldürülmeye devam edecek.

Avrupalılar Amerika’ya ilk gittiğinde, Kızılderilileri öldürme emri verilmiş. Pek çoğu kabul etmemiş. Sonrasında Vatikan devreye girip “Tanrı, yerli halkın içine ruh üflememiştir, dolayısıyla onların ölümü cinayet sayılmaz” diye fetva çıkarmıştır. Sonrası malum. Gerçi o kadar uzağa gitmeye de gerek yok. Maraş Katliamı da cuma vaazında ve cami çıkışında gaza getirilen bir cemaat ile yapıldı.

Bu keyifsiz yazıyı güncel bir Kelebek Etkisi tanımı ile bitirelim: AKP milletvekilinin yazdığı bir tweet ya da caminin duvarına asılı elektronik panoda yer alan bir ayet, Suriye’de bir katliama dönüşebilir. Üstelik işin içinde silah dolu TIR’lar ve MİT yokken bile.

Facebook, Nelson Mandela fotoğrafı paylaşan tüm sayfaları kapattı!

Facebook, Nelson Mandela fotoğrafı paylaşan tüm sayfaları kapattı!

Eğer Facebook 1960’lı yıllarda kurulmuş olsaydı, muhtemelen Nelson Mandela’nın fotoğrafını yayınlayan tüm sayfalar kapatılabilirdi.

Irkçı Apartheid rejimi, 1948 yılında gerçekleşen Güney Afrika Cumhuriyeti seçimlerinden sonra resmi olarak yürürlüğe girdi. Ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan Siyahları “adam etme” girişimi olan Apartheid rejimi, katliamlarla beraber sürdü.

Daha sonrasında çıkarılan yasalarla kurumsallaşan Apartheid rejimine karşı, African National Congress (ANC)’in silahlı kanadı olan  Umkhonto we Sizwe, 1961’den itibaren şiddet içeren eylemlere başvurdu. Misal bu örgütü Nelson Mandela kurdu. 1 yıl sonrasında da Güney Afrika Cumhuriyeti’ne döndüğünde tutuklanarak hapsedildi. 27 yıl hapis kaldıktan sonra, salıverilmesi için yapılan uluslararası kampanyanın ardından özgürlüğüne kavuştu, başkan seçildi, Nobel ödülü aldı falan filan. 

Misal bu yıl Nelson Mandela’nın hayatını konu alan bir film gösterime girecek. Hatta bazı sinemalarda cesur bir kararla Kürtçe dublajla gösterilecek. Çok tartışılacak, çok konuşulacak gibi görünüyor.

Fakat dediğim gibi eğer 1960’lı yıllarda Facebook olsaydı ve bugün Nobel Barış Ödülü sahibi olan Nelson Mandela’nın fotoğrafını o zamanlar Facebook sayfanızda paylaşsaydınız, içeriğiniz sayfanızdan kaldırılır ve devamında sayfanız kapatılırdı.

Geleceğimiz  yer belli; Facebook’un aktivistlerin, alternatif medya organlarının, Kürt siyasetçilerin ve BDP’nin sayfasını kapatması sansür müdür? Şurada, Director of Facebook Policy in Europe titri olan ve bu konuda Facebook’un en yetkili ismi olan Richard Allan’ın röportajı var. Sağ olsun Radikal’den Ezgi Başaran ulaşmış kendisine ve soruvermiş herkesin aklındaki soruları.

Röportajda Facebook’tan Richard Allan, sayfa kapatma ve içerik silme konusunda zorlu bir süreç sonucu ancak karar verebildiklerini, bu konuda kıstas olarak  uluslararası terörist listesinde yer alan şiddete bulaşmış örgütlerin simgelerini barındıran içeriklerine izin vermediklerini söylüyor. Ve ne kadar kaygan bir zemin olduklarını anlatmak için El Kaide örneğini vererek “keşke her şey bu örnekteki gibi siyah ve beyaz olsa” diyor.

Ancak işin aslı Richard Allan’ın söylediği gibi mi? Hakikaten sadece terör örgütü simgelerinin yer aldığı içerikler mi kaldırılıyor? BDP resmi bir parti  değil mi, neden sayfası kapatılmadan önce Türkiye ile iletişime geçilmiyor? Yahut geçiliyorsa bu neden açıklanmıyor? Facebook’ta içeriğin niteliği ile ilgili kararları veren kişilerin yetkinliği nedir? Insanların sosyal medyada konuşabilecekleri konuların sınırlarını terör örgütleri mi belirleyecek? Mevcut politik düzende, egemen aklın desenleriyle şekillenmiş sistemin tanımları üzerinden konuşmak/yargılamak ne kadar doğrudur? Gezi’ye giden yolun duvarlarında Uğur Kaymaz’ın, Cihan Kırmızıgül’ün, hapisteki minimum 700 öğrencinin, tutuklu gazetecilerin ve daha nice “terörist”in resimleri varken egemenin tanımladığı kavramlar üzerinden değerlendirme yapmak doğru mudur? Pek çok soru sorulabilir, malum.

Misal Nusaybin’de göstericilere saldıran asker/polis görüntüleri Facebook tarafından silinmiş. Sayfanın adminlerine de yetki kısıtlaması getirilmiş. Şüphesiz ki Nusaybin’de devlet uzantılarından dayak yiyen insanların -bu insanlar kim olursa olsun- görsellerinin Facebook tarafından kaldırılması sansürdür. Ki bu örneklerden sadece biri. Pek çok böyle örnek var. Özellikle Gezi Direnişi’nden sonra BDP’nin sayfasının kapatılması sonrası ayyuka çıkan bir sansür var.

Diğer taraftan Facebook bir sosyal mecra olarak kullanıcılarının söylediklerini kısıtlama hakkına sahip olmalı mıdır? Bu da örnek her kim olursa olsun tartışılması gereken bir konu. Zira çocuk  pornosu konusunda sıkça dile  getirildiği üzere, otoritenin yaptığı şey insanların çocuk pornosuna erişimini engellemektir. Ancak çocuğun istismarını  engellemeye dair alınan sonuç yok denecek kadar azdır. Dolayısıyla aslında efektif çözümler üzerine konuşmak gerekli. Zira bu haliyle sistem, sansürün meşrulaştırılması amacı taşımaktan öteye geçememektedir.

Konu hakkında Alternatif Bilişim’in akıl açıcı bir makalesi de burada.

Barış kendisi gelemez olm, küçük daha o

Barış kendisi gelemez olm, küçük daha o

Geçenlerde oturduğum masada Kürt meselesiyle ilgili bir konuşmaya denk geldim. Güzelce bir hanım kızımız, Kürt siyasetinin neden fraksiyonlara ayrılamadığını, neden daha spesifik konularla ilgili daha uzman kişilerin ortaya çıkamadığını sorgularken BDP’nin bu işten nemalandığı sonucuna varıyordu. Özellikle Gezi Direnişi’nden beri daha sık yapılmaya başlanan bir şey var; var olan durumu bütün tarihsel ve sosyal gerçekliğinden kopartarak, bağlamını kaybederek fikir yürütmeye çalışmak. Misal güncel örnek olarak 6-7 Eylül olaylarıyla ilgili olarak konuşan, lanet okuyan binlerce insan var. Temelde bu olayın bir devlet organizasyonu olduğunun da farkındalar. Lakin bu ve bunun gibi pek çok olayın “sermayenin Türkleştirilmesi” ile bağlantısını kuramıyorlar, kurmuyorlar. Dolayısıyla bağlamı oluşturan o temele net amacı eklemediğimizde vardığımız sonuçlar komplo teorisi ciddiyetini aşamıyor. Keza BDP’nin Kürt hareketinden nemalandığını söyleyen güzel hanım kızımız da aslında temeli fazlasıyla ıskalıyor. Misal sormak lazım; BDP bugüne kadar kaç tane “izinli” basın açıklaması yapabilmiş? Kaç milletvekili dayak yemiş? Kaç siyasetçisi hapiste? Nasıl bir zeminde siyaset yapılıyor? Anaakım medya bombardımanında “dağda törörö olacağına ovaya in siyaset yap” kalıbının iş gördüğü açık, eğer inanmak istediğin şey egemen olmanın meşru olduğunu herkese duyurmaksa. Fakat gerçekler öyle anaakım medyada göründüğü gibi değil elbet. Dolayısıyla “ovaya in siyaset yap”a kanmak, hele ki medya ve iktidar arasındaki ilişki Gezi Direnişi’yle beraber bu kadar görünür olmuşken BDP’ye laf çakmak, Kürt hareketini lümpenleştirmek en iyimser tabirle cehalettir.

AKP’nin meşhur “Demokratikleşme paketi”nden  ne çıkacağı belli değil, malum. Zaten sadece kapalı kapılar ardında, kimseyle ortaklaşa hareket etmeden, konu başlıkları bile açıklanmadan ve başkasına fikir sorulmadan yapılmış bir pakete “demokratikleşme” adını vermek de pek doğru olmasa gerek. Bu sebeptendir ki Kürt gençleri arasında dağa çıkma oranı azalmıyor. Diğer taraftan “Demokratikleşme paketi”ni “Top benim olm” diyen mahallenin tombul çocuğu gibi kullanan AKP’nin bu süreçte yaptıkları da (ODTU olayları, Ethem Sarısülük davası, PKK mezarlığını basmak, Ermenilerin tarihi Sanasaryan Hanı kanunsuzca ihaleye çıkarmak vb.) samimiyetsizliğin/güvensizliğin bir göstergesi.

Image

Tüm bu güvensizlik ortamında, elini taşın altına koymaktan imtina etmeyen ve forumlarda filizlenen “Tanışıyoruz Insiyatifi” ortaya çıktı. Parçası oldukları Abbasağa Parkı, Yoğurtçu Parkı ve Büyükdere-Yeniköy forumları ile beraber Abbasağa’da Toplumsal Barış Çalışma Grubu ve Yoğurtçu’da Barış İnsiyatifi ile Kürt hareketini açıklamaya yönelik hareket etti. Sonrasında “Amed Gezisi”ni organize ederek 30 kişiyi Diyarbakır’a götürdü ve Kürt aileleriyle beraber forum yapıldı. Bu forumlarda Kürt gençleri, LGBT hareketi, kadın hareketi gibi farklı parçalarla birebir ilişki kuruldu ve halkın evlerinde kalındı.  Tanışıyoruz Insiyatifi’nin bana göre en önemli cümlesi şuydu; “Bugüne kadar sadece ‘merhaba-merhaba’mız vardı belki ama artık en azından ‘merhaba-merxeba’mız da olsun diye tüm çabamız.”

Yoğurtçu’daki Kürtçe Atölyesi’ne iş yoğunluğundan dolayı sadece 1 gün katılabildim. Ilk başta 10-15  kişi başlayan atölye sonlara doğru 50-60 kişiyi buldu. Pek çok şeyin rahatlıkla konuşulabildiği atölyede bana göre en önemli nokta, katılımcıların çoğunun konu hakkında bilgisi sınırlı, genellikle anaakım medyadan beslenmiş ancak bir şeylerin yanlış olduğunu fark eden kişilerden oluşmasıydı. Yani Gezi Direnişi’nin sağladığı kazanımların en başında söylenen “empati ortamı” tam da buydu. Bu noktada konuşmak, kendini ifade etmeye çalışmak elbette ki önemli ancak takdir edersiniz ki çok da etkili değil. Bu anlamda Tanışıyoruz Insiyatifi’nin düzenlediği “Amed Gezisi” var olan kazanımları kemikleştiren, taşların yerli yerine oturmasını sağlayan bir organizasyon.

Var olan durumdan nemalanan egemen taraf elbette ki bu organizasyona çemkirecekti. Öyle de oldu. Misal “Yaftalamadan düşünün” mottolu Zaman Gazetesi’nde 17 Eylül’de yayınlanan “Eylemleri Güneydoğu’ya kaydırmak için ücretsiz gezi düzenleyecekler” başlıklı yazıda şöyle diyordu;

Gezi Parkı eylemcileri, PKK’nın Kandil’deki lideri Cemil Bayık’ın geçen hafta “Eylemlere destek vermemek yanlıştı.” sözlerinin ardından harekete geçti. İsteyen eylemciler, İstanbul’dan Diyarbakır’a ücretsiz olarak götürülecek ve burada BDP tabanıyla görüşmeler yapılacak. Etkinlikle, eylemlerin Güneydoğu’ya yayılması amaçlanıyor.”

Haberin sahibi Habib Güler (@habibguler) her ne kadar birkaç gün sonra Twitter’dan Tanışıyoruz Insiyatifi’nin organize ettiği Amed Gezisi’nin faydalı olduğunu söylemiş olsa da -ki onu da silmiş, ekran görüntüsü bulursam eklerim-, haber hala cumhuriyet sucuğu gibi Zaman Gazetesi’nin sitesinde yer alıyor. Daha komik olanı, muhtemelen Habib Güler’in bu organizasyondan Tanışıyoruz Insiyatifi’nin yolladığı basın bülteni sayesinde haberdar olması. Diğer taraftan zaten Tanışıyoruz Insiyatifi’nin sitesinde bu organizasyon fikrinin forumlarla beraber ortaya çıktığı yazıyor. Bir haberci en azından sitede yer alan bilgilerin bir sağlamasını yapar haberden evvel. Velhasıl  insan kendinde eksik olanı sıklıkla söylermiş derler ya, yaftalamadan düşünün mottosu da bu anlamda Zaman Gazetesi’ne fazlasıyla yakışmış.

Elbette iktidar tarafına yakın medya kuruluşlarından bu geziyle ilgili fantastik haberler çıktı. Misal, 3 IQ ile hayatta kalmaya çalışanların doğru adresi Akfikir.com haberi Yeni Akit’ten alıyor ve “Pornocu Sözcü gezicileri sapıklarla örgütlüyor” başlığıyla veriyordu. Bir kere Sözcü ne lan sığır? Mevzu bahis Kürt mücadelesiyse alayına “durun siz kardeşsiniz” diyesi geliyor insanın.

Image

Gerçi daha fenaları da var. Misal Furkanhaber.com “Amed’e safari yapmaya gidiyorlar” başlığıyla veriyordu haberi 🙂 Safari mevzusu aslında bu geziyi oryantalist bulan Kürt tarafından gelen eleştiri. Organizasyonu oryantalist bulan ve Ironi katarak geziyi safariye benzeten biri vardı Twitter’da. Site de bu KÜÇÜK ironiyi anlamayarak habere başlık yapmış. Haberin spot metni şöyle;

Mevzunun ağaç olmadığı, Gezizekâlıların Diyarbakır’a “hafta sonu gezisi” tertiblemeleri ile bariz bir hâl aldı.”

Velhasıl, barış sadece kağıt üzerinde olabilecek bir şey değil. Barış isteyen herkes meşrebince destek vermeli/verecek. Tanışıyoruz Insiyatifi bana göre büyük bir adım attı, bundan sonrası için umut dolu bir adım.

Anaakım medyanın yalanları olmadan, var olanı görmek için yapabileceğimiz tek şey alternatif iletişim kanalları oluşturmak ve bunları desteklemek.

Not: Bu yazıyı yazarken Kürtler ve barış konulu bir yazı aklıma geldi. Arattım buldum. Buyurunuz: Futbola siyaset karıştırmıyoruz beyler!