Medeni Yıldırım’ın anası dünyayı karşısına alırken…

Fahriye Yıldırım:

Çocuğumun katili sizsiniz. Oğlumun katilini ortaya çıkarın. Biz orada savaşın içindeydik. Bu olanlar senin hoşuna mı gitti? Ben kimseyi tanımıyorum. Hakkımı tanıyorum. Erdoğan nerede onu getirin bana. Vicdanın sadece Esma için mi sızlıyor? Rüyana sadece Esma mı giriyor? Medeni’yi unuttun mu? Vicdanın yok senin? Dinin yok senin? Milleti kandırma! Hiç birinizin vicdanı yok! Esma için ağlıyorsun sadece. Bizim de Esma’mız oldu. Sadece Esma’yı öldürenler mi keskin nişancıydı? Seninkiler de keskin nişancıydı. Adi olmayın, kendinizi düşürmeyin. Benim oğluma Gezi Parkı’nda kahraman diyorlar. Oğlumun katilini bulun. 5 ay oldu savcılar, polis nerede? Niye benim oğlumun katilini bulmuyorsun? Ben Barzani’yi tanımam. Barzani kim, sen onu alıp buraya getiriyorsun, siyaset yapıyorsun? Önce benim oğlumun katilini ortaya çıkar.

Çeviriyi buradan gördüm.

Dünyayı anaların ahı yakacak.

Reklamlar

Sana empati besledim, 10 yaşına girdi!

Türkiye’de ana akım medyaya fazla maruz kalmış kişilerde ciddi bir empati sorunu var. Gerçi Türkiye’ye özel bir durum değil ama bizdeki fazla etkili. Örneklerle açıklayayım.

Yanılmıyorsam 2 sene evvel, hanımla beraber Antalya’ya tatile gitmiştik. Hanımın orada bir arkadaşı varmış üniversiteden, daha biz Antalya’ya gitmeden rakı içeriz diye konuşmuşlar. Biz de kalktık gittik tabii. Tanıdığım bütün Yıldırım’lar denyo olduğu için hanımın arkadaşına da bu yazıda müsaadeniz olursa Yıldırım demek istiyorum. Yıldırım aslen iyi çocuk. Anası ölmüş, babasıyla beraber yaşıyor Antalya’da. Araplara, çiçekler daha güzel gözünsün diye beraber paketlenen yeşil sikimsonik bitkilerden satmak üzere bir iş var aklında, yapabildi mi bilemem. Kısacası aslında düzgün, efendi biri. Her rakı masasında olduğu üzere konu siyasete gelip dayanıyor. Evvela memleketimizde insanın hayatını fazlasıyla çevreleyen otoritenin sınırlandırılması, devletin birey üzerindeki tahakkümü üzerine bir miktar konuşuyoruz. Derken konu vicdani redde geliyor. Ben, vicdani reddin bir hak olarak tanımlanması ve anayasaya geçmesi gerektiğini söylüyorum. Yıldırım ne yapıyor?  “Sen gitmezsen, ben gitmezsem kim gidecek ağbi?” denyoluğuna başvuruyor. Ulan güzel arkadaşım, sana ne amk? Sen neden devletle empati kuruyorsun ki sığır? Bırak onu devlet düşünsün. Hayatından zaman çalınan sensin, benim. Bildiğin hapis hayatı yaşıyoruz orada. Biz birbirimizi düşünsek ya.

KAMU SPOTU: Böyle konuşunca halkı askerlikten soğutuyorum sanılmasın. Alnımın akıyla askerliğimi yapmış biriyim. Her milli maçtan sonra Türkiye’de üretilen arabama biner, zafer turumu atarım. Kareoke’ye gidip Onuncu Yıl Marşı söylemişliğim de vardır. Böyle bir insanım.

Velhasıl aslında Yıldırım’ı, naif dünyasını sevmiştim. Lakin Yıldırım denyo çıktı. Yıldırım’la anlaşmaya çalıştım ama kafam da bayağı güzeldi, olmadı. Önümüzdeki Yıldırım’lara bakacağız artık.

Bu empatiyi yanlış tarafla kurma rahatsızlığı Yıldırım’a özgü değil elbette. Her yerde var. Misal, bir ara Friendfeed’de bir sosyal medyacı ile tartışmıştık. Konu Facebook’un aslında silmiş olması gereken bazı fotoğrafları silmediğine dair ortaya çıkan bir haber. Bilmem nerede biri, bir gün, aslında 3 sene önce Facebook hesabından silmiş olduğu fotoğraflarını tekrar Facebook’unda görür ve olaylar gelişir. Dava falan açılmış. Üzerine de internet aktivistleri bir bildiri yayınlamış, kişisel gizlilik konusunda sosyal mecraların şeffaflaşması ve denetlenebilirliği üzerine laf söylemişler. Bir gencimiz tüm bunları okuyup “Beğenmiyorsan girmeyeceksin kardeş Facebook’a” diyor. Yahu mal değneği, ulan davar, Facebook babanın malı mı? Sen neden Facebook’un sahibiyle empati kuruyorsun ki? Tek gelir kaynağı senin verilerin yardımıyla oluşturduğu reklam modeli olan mecranın derdi seni neden geriyor? Aptal mısın? Sen sömürülen taraftasın denyo.

Güncel örneklerden de verelim tabii. Misal, direnişin başlarında Lice’de Medeni’nin öldürülmesi. Insanlar kalekol/karakol istemiyoruz diye yürüyorlar. Asker ateş açıyor. Medeni öldürülüyor. 8 kişi de arkasından yaralanıyor. Yani insanlar kaçarken arkalarından ateş açmışlar. Allame olmaya gerek yok bunu anlayabilmek için, değil mi? Azıcık geçmişe bakıyoruz, daha 1993’te asker Lice’yi yakmış. Bunu yapan askerin orada bulunması bile büyük sorun, bir de kalkıp kalekol/karakol artık her ne sikimse ondan inşaa ediyorsun. Üstelik “barış süreci” devam ediyor. Şimdi bunun üzerine pek çokları uyuşturucu merkezi, o yüzden öyle oldu diyor. Bir yerin uyuşturucu merkezi olması sivil insanların üzerine ateş açmayı meşrulaştırmadığı gibi aynı zamanda bazı kanıtlar da ortaya koymayı gerektirir. Misal hemen sonrasında BDP, Lice’deki olayları ve uyuşturucu konusunu görüşmek üzere önerge verdi ama elbette yine #kabuledilmedi 😦 Neyse, konudan sapıyoruz. Yine olay üzerine Kadıköy’de yürüyüş yapıldı, bayağı gündem oluştu, konuşuldu. Ama özellikle ulusalcı tayfa, sanki devlet tarafından Gezi direnişinin başından beri öldürülmüyor, kör bırakılmıyor, aşağılanmıyor, yaralanmıyormuş gibi  “Tabii ki devlet istediği yere karakol inşaa edecektir, orayı teröristlere mı bırakalım” lafbazlığına girdi. Ee madem direkt devletle empati kuracaksın, bırak o zaman Gezi’yi, devlet yapsın Topçu Kışlasını. Veyahut, Gezi’de hayır öyle şey mi olurmuş diye reddettiğin referandumu yaptır bakalım Lice’de? Valhasıl, empatiyi köyü yakılan Liceliyle kurmak yerine orduyla, askerle, devletle kuruyorsun sonuçta.

Demem o ki güzel kardeşim, sen devlet değilsin, şirket değilsin, haki cepli kıyafetlerin değilsin 🙂 Ezilenle empati kurmazsan işimiz zor. Çünkü ya hep beraber ya hiç birimiz.

Özet: Antalya merkezi bok gibi. Gitmeyin.