İçerik Hırsızlığı ile Para Kazanmak Yahut Gezi Direnişi Neden Başarılı Olmadı?

Başlık biraz garip, farkındayım ama bağlayacağım, merak etmeyin.

Son zamanlarda en fazla duyduğumuz konulardan biri içerik hırsızlığı. En son Ekşi Sözlük’te çıkan isyan ve yazarların yaklaşık 250 bin entry’sini silinmesi de bu kategoride değerlendirilebilir. Onedio mevzusuna hiç değinmiyorum, o zaten çoktandır pek çok yerde konuşuluyor, milyon tane örneği var. Meraklısı Google’lasın. Memleketin içerikten ekmek yiyen en büyük iki devi böyle bir model oluşturunca “başarılı” olmak isteyen diğerlerinin de yönelimi pek farklı olamıyor, malum.

Dün şans eseri öğrendim ki benim yazdığım bir yazı da bana sorulmadan bir sitede yayınlanmış. Yazı şu: Sinema İzleyicimiz Neden Bu Kadar Davar?  Benden izin almadan yayınlayan siteyse biliyomuydun.com. O da burada. Yazıyı dümdüz kopyala yapıştırla siteye ekleyip en alta da benim blogun linkini koymuşlar (Bu denyoluğu da Onedio çıkardı. İçeriği dümdüz al, koy sitene, alta link ver, intihal ahlaksızlık falan kalmıyor, nefis çözüm). Birkaç içeriğe baktım, başka sitelerden içerik alıp alta hangi siteden aldılarsa linkini koyup paylaşıyorlar. Alexa’dan biliyomuydun.com’un durumuna baktım, TR’de ilk 500 içinde. Ve Google reklamlarından para kazanıyorlar. Bu dümdüz hırsızlık, hiç esnetmeye gerek yok. Benim bir şeyler yazıp para kazanmak gibi bir derdim yok. İzin isteselerdi de muhtemelen verirdim. Lakin içerik hırsızlığı TR internetinin nasıl bir kimliğine dönüşmüşse, ona bile gerek duymuyorlar. Alta bir link verince ortada “etik” hiçbir sıkıntı kalmıyor bu arkadaşlara göre.

Diğer taraftan benim bir şeyler yazıp para kazanma derdim yok dedim ama aynı yöntemi bir şeyler yazarak, içerik üreterek para kazanma derdinde olanlara da yapıyorsun. Site açtım, editör tuttum, özgün içerik üretip native ad vs ile para kazanacağım. İş modelim bu diyelim. Ben editöre para verip içerik ürettiriyorum, sen içeriği aynen alıp sitene koyuyorsun ve alta bir link ekliyorsun. Trafiğin %90’ı sana %10’u bana gelirse bu işler nasıl olacak? Ki Onedio konusundaki en büyük sıkıntı bu. Yayılım için devasa bir network’leri var. İçeriği sitesine koyunca, özgün içeriği üreten sitenin 10 katı trafik alıyorlar. O zaman özgün içerik üreten batıyor. İnternet birbirinin içeriğini çalan dev network’ler savaşına dönüşüyor. Böyle olmaz.

2016-03-25_0006

Sonrasında bu biliyomuydun.com kiminmiş diye bir bakayım dedim ve karşıma tanıdık bir isim çıktı. Gezi zamanı Twitter’ın parlayan faşistlerinden Yorgo Angelopoulos‘u hatırlarsınız. Bir yandan özgürlük eşitlik derken diğer taraftan Kürtlere, Ermenilere nefret kusan bir ırkçıydı. Gezi’ye katılanlar arasında da hitap ettiği geniş bir kitle varmış ki şu anda takipçi sayısı 250k civarında. Şahsen bu dallamanın Gezi direnişine verdiği zararın tüm AKP hesaplarından fazla olduğunu düşünüyorum. Neyse asıl meseleye gelirsek, muhtemelen süreç şöyle işledi. Biri “abi senin deli gibi takipçin oldu, neden bir içerik sitesi kurmuyorsun, gider valla” dedi, bunun da aklına yattı. Faşistliğiyle edindiği takipçileri paraya dönüştürmek belli ki çok da zor olmamış. Zaten eşitlik, özgürlük, ahlak gibi ambalaj olarak gördüğü kavramları içselleştirmenin yanından yamacından geçmeyen biri olduğundan, insanların içeriğini çalarak para kazanmakta bir beis görmemiş. Ve neticesinde TR’de ilk 500’e giren biliyomuydun.com yayın hayatına mutlu mesut devam ediyor. Özgün içerik üreterek hayatta kalmaya çalışan sitelerse batıyor.

Gezi Direnişi’nin başarısız olmasının en büyük sebebi o devasa kolektif enerjiyi bu Yorgo gibi dallamaların absorbe etmesiydi. Sokakta gördüğü çöpçüye selam vermeye dahi tenezzül etmeyen dallamaların Soma faciası sonrası işçinin en büyük dostu kesilmesiydi. Velhasıl bu kof muhaliflik hiçbir işe yaramadı, ortaya çıkan büyük enerjiyi de aldı götürdü. O zamanların “büyük muhalifler”i de şimdi içerik hırsızlığı yaparak popülerliklerini paraya dönüştürme derdinde. Gezi neden sıçtı diyorsan, meseleye bir de bu açıdan bakmak lazım.

 

 

Reklamlar

Medeni Yıldırım’ın anası dünyayı karşısına alırken…

Fahriye Yıldırım:

Çocuğumun katili sizsiniz. Oğlumun katilini ortaya çıkarın. Biz orada savaşın içindeydik. Bu olanlar senin hoşuna mı gitti? Ben kimseyi tanımıyorum. Hakkımı tanıyorum. Erdoğan nerede onu getirin bana. Vicdanın sadece Esma için mi sızlıyor? Rüyana sadece Esma mı giriyor? Medeni’yi unuttun mu? Vicdanın yok senin? Dinin yok senin? Milleti kandırma! Hiç birinizin vicdanı yok! Esma için ağlıyorsun sadece. Bizim de Esma’mız oldu. Sadece Esma’yı öldürenler mi keskin nişancıydı? Seninkiler de keskin nişancıydı. Adi olmayın, kendinizi düşürmeyin. Benim oğluma Gezi Parkı’nda kahraman diyorlar. Oğlumun katilini bulun. 5 ay oldu savcılar, polis nerede? Niye benim oğlumun katilini bulmuyorsun? Ben Barzani’yi tanımam. Barzani kim, sen onu alıp buraya getiriyorsun, siyaset yapıyorsun? Önce benim oğlumun katilini ortaya çıkar.

Çeviriyi buradan gördüm.

Dünyayı anaların ahı yakacak.

Madem gücümüz yetiyor neden bizim gibi olmayanları yok etmiyoruz hahahaha

Madem gücümüz yetiyor neden bizim gibi olmayanları yok etmiyoruz hahahaha

Basın Hürriyeti’ni konu alan Anayasa’nın 28. maddesi “Basın hürdür, sansür edilemez” diye başlıyor. Şüphesiz ki uygulamadaki sıkıntıları hesaba kattığımızda bir taraftarın ağzından dökülen tezahüratı andıran bu cümle bizi fazlasıyla yanıltabilir. Zira halihazırda cezaevlerinde 5’i imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü olmak üzere 64 tutuklu gazetecimiz var. Pek çoğu -hatta sanırım hepsi- ya Ergenekoncu ya da KCK’lı olmak suçlamasıyla içeride. Sebepler klasik; Silahlı terör örgütüne üye olmak, devletin güvenliğine ilişkin belgeleri tahrif etmek,  terör örgütü propagandası yapmak…

sticker_devlet_sansuru

Gezi Direnişi ile beraber “terör”ün tanımının aslında milyonlarca insanı bir anda nasıl kapsayabildiğini sanırım hepimiz gördük.  Hatırlarsınız, AB Bakanı Egemen Bağış’ın Gezi Parkı’nın boşaltıldığı gece Taksim’e gelmeye çalışan herkese terörist muamelesi yapılacağını ilan ettiği tweet’i kolektif hafızamıza kazındı. Dolayısıyla aslında “terörist” kavramının, devletin yönetimini ele geçirenlerce tekrar ve tekrar nasıl tanımlandığını artık biliyoruz. Ya da umarım biliyoruzdur. Bu geçmişte de böyleydi, şimdi de böyle, gelecekte de böyle olacak. O yüzden oyumuz Sarıgül’e. Şaka lan. Devleti yıkalım 🙂

Ifade özgürlüğü konusunda da Basın özgürlüğünden aşağıda kalır bir durumumuz yok. Sırf sayısı bilinmeyen, devletin resmi kurumları tarafından açıklanmayan tutuklu öğrenciler bile durumun vahametini gösteriyor zaten.

111006-parasiz-egitim-pankarti.Jpeg,hlarge

Bu yazının konusu aslında 2 ay öncesine kadar TRT’de çalışan bir arkadaşım. Bir basın mensubu. Ayrıca Gezi Direnişi zamanında kişisel sosyal medya hesaplarından paylaşım yaptığı için soruşturma açılan ve işten çıkartılan biri. Konu hakkında detaylar için 1, 2 ve 3‘e bakabilirsiniz.

İşten çıkarma yalnız başına bir şey ifade etmiyor aslında. Zira yaşanan şeyler sadece iş akdinin feshedilmesinden öte bir anlama sahip. Bir sabah 150 kişinin selamı sabahı kesmesi, görev yerinin ve görevin herhangi bir gerekçe gösterilmeden değiştirilmesi, iş arkadaşları tarafından aptallık ettiğinin söylenmesi, Facebook ve Twitter hesabının üstlerine verilmesi, soruşturma yapma yetkisi bulunmayan TRT Insan Kaynakları Dairesi Başkanlığı’nın soruşturma yapması… Böyle gidiyor.

Malum, direnişe destek veren kamu görevlilerinin fişlenmesi, dışlanması artık herkesçe kabul edilen, ilginç bulunmayan bir şey. Devletin yönetimini ele geçiren “savaşçı”nın kendisine rakip olarak gördüğü herkesi yok edebilme meşruluğu, Osmanlı torunu olarak geleneğimizdir.

İşten çıkartılan arkadaşım hukuken tüm imkanlarını kullanacak ve karşı davalar açacak. Ben de takipçisi olup, mümkün mertebe buradan güncel durumu aktarmaya çalışacağım. Bunun yanında kamu ve özel sektörde çalışan kişilerin sosyal medyada neler yazıp neler yazamayacağına dair artık net kuralların bulunması bizi ileride nasıl bir distopyaya götürecek, bunu da uzun uzun konuşmak lazım.

Özgürlük, isteyenlerin kamuda başörtüsü ile çalışabilmesidir, doğru. Ama aynı zamanda işinden çıkartılma korkusu olmadan, polisler tarafından dövülerek öldürülen 18 yaşında bir çocuk için devleti protesto edebilmektir.

Elma armut hesabıyla yapılan eleştiri Feministlerin farkındalık yaratmasını sağlayabilir mi?

Geçenlerde Sosyalist Feminist Kolektif’in bir yazısına denk geldim. Okuduktan sonra aklımda bazı sorular oluştu. Madem blogculuk yapıyoruz, paylaşayım dedim. Yazı burada.

Yazı aslında temel kabulü haricinde gayet güzel. Kadının kendi söylemini yaratmasının ne kadar elzem olduğu, sol tayfada bile eril dilin nasıl defalarca üretildiği gibi temel sorunlar vurgulanıyor. Virginia Woolf’tan, Simone de Beauvoir’den beri tanımlanmış, tekrarlana gelmiş ve halen dahi günceliğini koruyan ana sorunlar bunlar. Ancak niceliksel bir araştırma üzerinden yola çıkarak niteliksel bir sonuca varmak ve bunun üzerinden büyük büyük çıkarımlar üretmekte bence ciddi sıkıntılar var.

Yazı, Gezi Direnişi’nden itibaren sol/sosyalist yayınlarda direnişle ilgili yazılan makalelerin yazarları arasındaki orantısızlığa dikkat çekiyor. Toplamda 136 yazı kaleme alınmış. Bunların da sadece 18’i kadın yazarların kaleminden çıkma. Elbette ki bu orantısızlık kadının toplumsal hayattaki yerini gösteren bir belirteç olarak göz önünde bulundurulabilir. Ancak sadece bir ayrıntıdır bu, asıl konu yazıların içeriği ile alakalıdır. Bir yazının erkek bir yazar tarafından yazıyor olması onu doğrudan eril dilin üreticisi konumuna getirebilir mi? Yahut tersten soralım, bir yazıyı bir kadının yazıyor olması, onu doğrudan feminist bir metin yapar mı? Şüphesiz ki yapmaz. Misal, milli tarihimiz ve edebiyatımız içerisinde eksikliğini hissetmeyelim diye hep feminist figür olarak ittirilen Halide Edip Adıvar. İlk Türk kadın örgütünün kurulmasını sağlayan Adıvar’ın, romanlarında (Handan, Ateşten Gömlek ve daha niceleri) kadınları bir erkeğin görmek istediği şekilde resmediyor olmasını unutalım mı? Sandra Gilbert ve Susan Gubar’ın, Elaine Showalter’in ve daha onlarca feminist akademisyenin araştırmalarında irdeleyip ortaya koyduğu “Evdeki Melek” ve “Canavar” kadın arketiplerine Adıvar’ın romanlarında birebir rastladığımızı atlayalım mı? Milli tarihin Adıvar’ı, Kemalizm’in kusursuzluğunu kanıtlamak için feminist olarak zihinlerimize kazıması onu feminist yapar mı? “Biz önce Türk’üz, sonra Müslüman sonra da kadın!” diyen Adıvar’ı sırf kadın olduğu için eril dili üretmiyormuş gibi mi kabul etmek gerekir?

Recep Tayyip Erdoğan’ın Roboski katliamı zamanı gündemi  değiştirmek amacıyla giriştiği kürtaj retoriği zamanında da benzer  bir şey olmuştu. Gösteri yapılacaktı ve feminist örgütler sadece kadınların katılması için çağrı yaptı. Kadının kendini savunabilmesi, kendi dilini üretmesi mühim şeyler elbette. Ancak bu sınırlandırmanın efektif bir yararı olabilir mi? Tüm alanlarda kısıtlamalar, devletin insan bedenini disipline etme çabası had safhadayken öncelik ortak mücadele mi olmalı yoksa kadının söylemini yaratması mı?

Sandra Gilbert ve Susan Gubar’ın Tavanarasındaki Deli Kadın (The Madwoman in the Attic) adlı önemli araştırması şu meşhur cümleyle başlar; “Kalem, metaforik bir penis midir?”. Ekleme yapmak lazım; “Penis her zaman ‘erkek’ midir?”

Soru başlıkta; “Elma armut hesabıyla yapılan eleştiri Feministlerin farkındalık yaratmasını sağlayabilir mi?

 

Özgür Ülke, Telekinezi Usulü Suikast ve Iç Mihraklar Üzerine

Özgür Ülke, Telekinezi Usulü Suikast ve Iç Mihraklar Üzerine

Namlı animeci/mangacı Katsuhiro Otomo’nun 1995 yapımı Memories adlı bir anime filmi vardır. 3 kısa animeden oluşur; Magnetic Rose, Stink Bomb ve Cannon Fodder. Bizi ilgilendiren son anime olan Cannon Fodder.

Cannon Fodder, yatağın başucundaki mekanik çalar saatin sesiyle başlar. Bir çocuğun odasıdır burası. Alarmın çalmasıyla beraber çocuk üniformasını ve kepini kapıp, aynanın karşısında içindeki askere selamını çakarak görev yerine koşar. Nöbet değişimi yapılır ve bizim çocuk düşmanı beklemeye, vatanını savunmaya başlar. O olmasa diğerleri rahat uyuyamaz zira (“Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır stayla“). Gün geçer gider. Arada bir şeyler olur elbet. Kısa animenin sonunda odasına giden çocuk üniformasını çıkarıp uyur ve anime biter. İzlemek isteyenler için video burada.

Cannon Fodder steampunk türünün iyi bir örneği olmasının yanında, çok da başarılı bir distopyadır. Çünkü aslında düşman yoktur, diğer pek çok ünlü distopya örneğinde olduğu gibi. Bütün şehrin tek amacı şehri savunmak, topları her an saldırabilecek düşman için hazır tutmaktır. Olmayan düşmana karşı.

Türkiye’de siyasetin seyri direnişçiler açısından böyle olmasa da AKP açısından bundan pek farklı değil. Hatta çoğunlukla şaka ile siyaset arasında bir fark görmediklerini düşünüyorum.

Olayları biraz dışına çıkıp düşünmek her zaman iyidir. Zira içerisindeyken insan pek çok detayı, daha doğrusu belirleyici olabilecek detayı atlayabiliyor. Kim demişse çok yaşasın, adı gelmiyor aklıma, “Hangi göz aynasız kendini görebilir?“.

Temelde ana öğeler şunlar; Gezi Parkı yıkılmak üzere karar alınıyor. Ama mahkeme kararı yok. Direnişçiler -takriben 200-300 kişi- çadırlarıyla beraber Gezi Parkı’na gidiyor, yıktırmayacağız diyor. Tabii bu tepkinin kolektif bir geçmişi var; HES’ler yüzünden kuruyan nehirler, Fukushima faciasından sonra nükleer santrali nereye kuralım da ekonomimiz alsın yürüsün çığırtkanlıkları, hala kullanılan termik santraller, Hasankeyf gibi medeniyet beşiğinin sular altında kalma tehlikesine karşı kimsenin tepki vermemesi, kazılar sırasında çıkarılan Bizans gemilerinin “bizde bunlardan çok var” diye tabir caizse hurdacıya verilmesi, Topkapı Sarayı’ndaki padişah tahtını makam odasına aldıran müze müdürü, Ağaoğlu’na tahsis edilen ormanlar, kentsel dönüşüm adı altında fakir fukaranın on yıllardır yaşadıkları yerden zorla çıkartıp TOKİ kamplarına sürülmesi ve insanların orada tutunamayıp yersiz yurtsuz kalması, Taksim’in toplu gösterilere sonsuza dek kapatılması için yayalaştırma projesi… Daha onlarca örnek var. Velhasıl, hani bir “kırılma anı” olur ya, o Gezi Parkı oldu pek çokları için.

tear-gas-turkey

Lakin kitle bin kişi bile değildi. Derken bir sabah zabıtalar, polis eşliğinde gelerek direnişçilerin çadırlarını yaktı. Dövdüler, gözaltına aldılar. Sırrı Süreyya baba, gitti dev gibi dozerin altında durdu. Yıktırmam, mahkeme kararını getirin dedi. Darp edildi, yaralandı. 31 Mayıs akşamı on binler bu vicdansızlığa dur demek için, geçmişte hiçbir gösteri tecrübeleri olmasa da kocaman vicdanlarıyla dikildi meydana. Şarkılar söyledi, sloganlar attı -Kürtler yine halay çekiyordu- ve direndi. Polis saldırdı, şehrin göbeğini gaz bulutuna çevirdi. Her şey gaz ve toz bulutundan peydah oldu derlerdi, bilememişiz. Kaldırım taşlarının altında kumsallar varmış, öğrendik. Onlar saldırdı, biz direndik. Ankara, Eskişehir, Antakya, Gazi Mahallesi, Adana, Izmir, Kayseri… Daha onlarca yer. Bir baktık o güne kadar “ibne” dediğimiz kolumuza girmiş kardeşi gibi koruyor bizi. Küfrümüze katık ettiğimiz “Ermeni dölü” bize atılan kapsüle göğsünü siper ediyor. Her gün öldürülen kadınlar en önde. Bu toprakların en kadim direnişçileri Kürtler bir yandan direnip bir yandan halay çekiyor. Bir bakıyorsun daha sert saldırınca vicdansızlar, soluğu bir trans bireyin evinde almışız. Hani her gün öldürülen ama gazeteye bile çıkamayacak kadar öteki olan. Aleviler var arkamızda, bir olmaya gelmişler. Tipine bakıp “hipster la bu” dediğimiz kişi barikatın en önünde. 70 yaşında Türk bayrağını kapan amca ve teyze var yanımızda. İşçiler, sokak çocukları, fişlenenler, zenginler, fakirler, engelliler… Çarşı, Tek Yumruk, Vamos Bien’in ne büyük olduğunu, futbolun ne güzel olduğunu anlıyoruz. Anneler geliyor sonra, el ele Gezi’ye tampon bölge oluşturuyor. Gezi’deki ağaçların üzerinde Reyhanlı’da Roboski’de katledilenlerin adı yazıyor. Hrant Dink caddesi bile var orada. Bostan var, mutluluk var, umut var. Para yok, ayrımcılık yok, sadece kardeşlik var. Sonra dağıtıyorlar yuvamızı. Eli sopalı satırlı tipler peydah oluyor polisin arkasında. Kıstırdıklarını dövüyorlar acımasızca. Ellerinde sopalarla, polis Istiklal’i boşalttıktan sonra gövde gösterisi yapıyorlar. Direniyoruz, duruyoruz bir yerde öylece. “Durarak polise mukavemet gösterdi” deyip gözaltına alıyorlar. Daha fazla duruyoruz. Binlerle.

Image

Sosyal medyada örgütleniyoruz. Her yer Gezi Parkı deyip dağılıyoruz. Konuşuyoruz, anlamaya çalışıyoruz birbirimizi. Kardeşlerimizi yitiriyoruz yolda. Ethem’i, Mehmet’i, Abdullah’ı, Ali Ismail’i, Medeni’yi… Basamaklardan  düşerek ölen polis kardeşimizi de bağrımıza basıyoruz. Gözünü kaybeden 11 kardeşimiz, 7500 yaralımız var. Yaralılara yardım eden doktorlara soruşturma açılıyor. Haksızlığın karşısına dikilen avukatları dövüyor polis. Taksim’de çantasında maske takanları gözaltına alıyorlar. TMMOB’yi basıyorlar. Üyelerin evlerinde arama yapıyorlar karar olmaksızın. Direniyoruz. Hala direniyoruz. Sapasağlam buradayız.

Peki diger tarafta, AKP tarafında neler oluyor? Direnişi tek taraflı yorumluyor olabilir miyiz? Belki oyuna getirildik? Referandumda “Yetmez ama Evet” diyenlerin başına gelen yine olmasın sakın? Belki o kadar gözümüz kapandı ki anlayamadık koca bir oyunda basit bir piyon olduğumuzu? O zaman ne yapmak lazım, karşı olduğumuz tarafı da dinlemek, anlamaya çalışmak lazım.

Başbakan Erdoğan, olayların başladığı zaman Gezi Parkı için “Ne yaparsanız yapın, biz karar verdik, olacak” dedi. Sonra Topçu Kışlası yapacağız dedi. Sonra 2 milyar 800 milyon ağaç diktik dedi –ki Türkiye yüzölçümü maalesef bu kadar ağaca yetmiyor- ve “çevrecinin daniskası” olduğunu herkese gösterdi. Sonra mahkeme kararına uyacağız dedi ancak mahkeme devam ederken yıkımlar sürdü. Sonra çiçek diktiler Gezi Parkı’na. Başbakan yurtdışı’na gitti, döndüğünde havaalanında gösteri yapıldı. Halbuki direnişçilere yasaktı gösteri. Demek ki başbakan olunca insanın böyle artıları olabiliyor. Havaalanındaki gösteride “Yol ver gidelim, Taksiim’i ezelim” sloganları atıldı dakikalarca, kimse bir şey söylemedi. Hatta onun üzerine “Ben 76 milyonun başbakanıyım” dedi. Ama direnişçilere marjinaller, çapulcular demekten de geri durmadı. Sonra OTPOR çıktı karşımıza. Dış mihrakların oyunu denildi. İşin içine çeviri hatasından türeyen bir garip Faiz Lobisi girdi. Telekinezi ile başbakanı öldürmek istiyorlar diyen adam Başbakanlık Ekonomi Danışmanlığı’na getirildi. İnsanlar sokakta polis şiddetiyle ölürken yerel kanallar hiçbir şey yayınlamadı. Yayınlayan BBC ve CNN’e dış mihrak denildi. Melih Gökçek hashtag kastı sürekli. İnsanları hedef gösterdi. Egemen Bağış öldürülen canların ardından Twitter hesabından taziye mesajları yayınladı sanki öldürenler polis değilmiş ve AKP’ye bağlı değilmiş gibi. Ethem’i göstericiler öldürdü dediler. Kafasından polis mermisi çıktı. Otopsiye almak istemediler avukatını. Abdullah’ın yine kurşunla öldürüldüğü anlaşıldı. Lice’de karakolu protesto eden köylülere asker ateş açtı. Medeni öldürüldü. 7 kişi sırtına gelen kurşunlarla yaralandı. Yani hepsini kaçarlarken arkasından taradılar. İşin içinde uyuşturucu kartelleri var dediler. BDP önerge verdi görüşülmesi için ama görüşmeyi kabul etmediler.

Image

Sürekli dış mihrak dediler, biliyoruz yapanları dediler ama ne bir ülkeye ayar verildi ne bir yabancı görevli ismi verebildiler. Erasmus’lu bir çocuğu sınırdışı ettiler. Kanıtlar arasında da Kürtçe üzerine yazdığı tezi gösterdiler. Ethem’in katilini serbest bıraktılar. Bilirkişi raporu katilin yalanlarını çıkardı ortaya. İnsanlar işlerinden, güçlerinden oldu. Fişlendi, ıskartaya çekildi. Kanallara yasaklı sanatçı ve marka isimleri gitti. Sokakta palayla millete saldıranlar serbest kaldı. AKP milletvekili pala ile millete dalmanın “hukuki çerçevede” olduğunu söyledi. Söylendi, edildi, yapıldı…

Image

Peki net olarak bu işin arkasında olduğu iddia edilen kişilere bir şey yapılabildi mi? Hayır. Bu kişiler ortaya çıkarıldı mı? Yine hayır.

Dış mihrak arıyorsanız çok uzağa gitmenize gerek yok. Yaralılara yardım eden doktorlar hakkında suç duyurusunda bulunanlardır dış mihrak. Ethem’i vuran polistir, onu serbest bırakan mahkemedir dış mihrak. “Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim” diyenlere tek kelime söylemeyen, bekleyen, gözdağı verendir dış mihrak. Polisle beraber dolaşan eli sopalı davarları sokağa salan, durdurmayandır dış mihrak. Otoparka kıstırdığı üç çocuğu öldüresiye döven, avukatları üstünü başını yırtarak gözaltına alan polislerdir dış mihrak.

Image

Ethem’i göstericiler öldürdü diyen, öldürüldüğü yere bir gün sonra “Polislerimizle gurur duyuyoruz” yazılı pankart astıran Melih Gökçek’tir dış mihrak. Taksim’e gelmeye çalışanlara terörist muamelesi yaparız diyen bakandır, medyada zerre akıl olmadan propagandanızı yapan yavşaklardır dış mihrak. Soru bile soramayan, insanlar ölürken penguen belgeseli yayınlayan kanallardır dış mihrak. Bir akşam yandaş gazetenin hesabından milyonlarca lira vergi borcunu silenlerdir, aynı gün aynı başlığı atan gazetecilerdir dış mihrak. Mısır’da darbe karşıtı demokrat taklidi yaparken Türkiye’de devletin tüm kurumlarıyla direnişçileri yok etmeye çalışan yüzsüzlerdir dış mihrak.

Image

Çok uzaklarda aramaya gerek yok. Katil burada, tanıyoruz.

Karşısına geniş tabanlı muhalefet çıktığında kendini kaybedenlerin oyunu bu. Kemalizmi eleştirerek demokrat olmanın modası geçeli çok oldu. 31 Mayıs’ta yazmıştım, yine yazıyorum; kaybettiniz sadece farkında değilsiniz.

Image

Tamam da sonra ne olacak?

Peki, ne zaman bitecek?

AKP’nin özür dilemesi yeterli mi sizin için? Ya da istifa etmesi? Ondan önce çok mu farklıydı? Bugün yapılanlar dün Kürtlere, Alevilere, Ermenilere ezilenlere/azınlıklara yapılmıyor muydu? Her şey güllük gülistanlıktı da AKP mi bozdu her şeyi?

Sorun AKP değil. Onlar zaten düştüler. Sonrasında ne olacak? Emek, özgürlük, anlayış olacak mı misal? Alevilerin cem evlerini ibadethane olarak kabul edecek misiniz? Ya da türbanlılar istedikleri şekilde toplumsal hayatta var olabilecek mi? Haklarını arayan Kürtlere destek olacak mısınız? Kürtçe kanal, eğitime destek verecek misiniz? “Ermeni dölü” küfrünü silebilecek misiniz kelime dağarcığınızdan? El ele tutuşan eşcinselleri görünce “vay ibneler” demeden durabilecek, saygı göstebilecek misiniz? Öldürülen, dövülen, aşağılanan, iş verilmeyen transeksüelleri kardeşiniz belleyebilecek misiniz? Kadınların toplumsal hayatta istedikleri şekilde var olmasını destekleyecek misiniz? İşçilerin haklarını savunup, örgütlenmelerini, insani şartlarda yaşamalarını sağlayabilecek misiniz? Askerliğin kaldırılmasını, ifade özgürlüğünü, sansürsüz basını, yaşam hakkını, hayvan haklarını destekleyebilecek misiniz?

Neyin savaşını verdiğimizin farkında mısınız?

Eğer aklınızdaki “Atatürk’ün askerleri” olarak hayatınıza devam etmekse benim açımdan AKP’den bir farkınız yok.

Bunları düşünmemiz, konuşmamız ve tartışmamız lazım.