Yalancı çoban

Yalancı çoban

Bugün Oda TV’nin bir haberine denk geldim. 8 Eylül tarihinde yayınlanmış: “Cameron Erdoğanla dalga geçti Erdoğan anlamadı” haberin başlığı. Na burada.

Habere göre Nato zirvesi sırasında Ingiltere Başbakanı David Cameron’la görüşen Tayyip Erdoğan, sonrasında görüşme nasıldı diye soranlara şöyle bir şey demiş; “Cameron, bizim Başakşehir Fatih Terim Stadı’ndaki maçta attığımız golleri izlemiş. 2’nci gole hayran kalmış. Bizim takıma da biraz destek olsanız diye takıldı”. 

Oda TV haberin devamını şöyle veriyor: “Aslında Cameron Erdoğan’la dalga geçmişti ama Erdoğan bunu anlamayıp “golüme hayran kalmış” diyerek gazetecilere anlattı.” Bu cümlenin hemen sonrasında da şu cümle var; “Meseleyi bilenler de Cameron’un ironik bir dille Erdoğan’la alay ettiği görüşünde.

(Ilk cümlede kesinlik belirtip ikinci cümlede “meseleyi bilenler” diye saçma sapan bir referansla dediğini kabul ettirme çabası ne büyük rezillik. Bari biraz düzgün yapın.)

Sonrasında da futbolda Ingiltere karşısındaki makus talihimizi anlatmaya başlayıp, Ingiltere’nin bizi sürekli yendiğini hatırlatarak “aslında daşak geçti” demeye getiriyor.

Cameron “Bizim takıma da biraz destek olsanız” diye espiri yaparken, bu seneki dünya kupasında -ki Nato zirvesinin de hemen öncesinde gerçekleşti- gruptan bile çıkamayan Ingiliz milli takımını kastederek “muhabbet” ediyor, bunu anlamak için allame olmaya gerek yok.

tumblr_m2qg844Bd01qcmed9o1_r1_1280

Oda TV’nin bu haberi neden yaptığı açık. Sözcü, Aydınlık gibi ikizleriyle beraber bu tarz, tamamen yalan üzerine kurulu ya da daha kibar bir ifadeyle manipulatif haberciliği sıkça yapıyorlar. Zira rasyonel bir düzlemde fikirlerini savunmaları mümkün değil. Tıpkı Yenişafak, Takvim, Türkiye Gazetesi’nin yaptığı gibi. Dolayısıyla, TR basınının neredeyse tüm ana akım gazeteleri ve haber kaynakları aslında birer dezenformasyon üreteci. Şahsen iki taraf arasında zerre fark görmüyorum. Gücü diğerine versek aynı şeyleri birebir o yapacak bu sefer.

Muhtemelen sen okumuyorsun, izlemiyorsun falan ama baban, anan, deden, nenen izliyor. Anlat bunların da karşı taraftan zerre farkları olmadığını.

Reklamlar

Özgür Ülke, Telekinezi Usulü Suikast ve Iç Mihraklar Üzerine

Özgür Ülke, Telekinezi Usulü Suikast ve Iç Mihraklar Üzerine

Namlı animeci/mangacı Katsuhiro Otomo’nun 1995 yapımı Memories adlı bir anime filmi vardır. 3 kısa animeden oluşur; Magnetic Rose, Stink Bomb ve Cannon Fodder. Bizi ilgilendiren son anime olan Cannon Fodder.

Cannon Fodder, yatağın başucundaki mekanik çalar saatin sesiyle başlar. Bir çocuğun odasıdır burası. Alarmın çalmasıyla beraber çocuk üniformasını ve kepini kapıp, aynanın karşısında içindeki askere selamını çakarak görev yerine koşar. Nöbet değişimi yapılır ve bizim çocuk düşmanı beklemeye, vatanını savunmaya başlar. O olmasa diğerleri rahat uyuyamaz zira (“Mevzu bahis vatansa gerisi teferruattır stayla“). Gün geçer gider. Arada bir şeyler olur elbet. Kısa animenin sonunda odasına giden çocuk üniformasını çıkarıp uyur ve anime biter. İzlemek isteyenler için video burada.

Cannon Fodder steampunk türünün iyi bir örneği olmasının yanında, çok da başarılı bir distopyadır. Çünkü aslında düşman yoktur, diğer pek çok ünlü distopya örneğinde olduğu gibi. Bütün şehrin tek amacı şehri savunmak, topları her an saldırabilecek düşman için hazır tutmaktır. Olmayan düşmana karşı.

Türkiye’de siyasetin seyri direnişçiler açısından böyle olmasa da AKP açısından bundan pek farklı değil. Hatta çoğunlukla şaka ile siyaset arasında bir fark görmediklerini düşünüyorum.

Olayları biraz dışına çıkıp düşünmek her zaman iyidir. Zira içerisindeyken insan pek çok detayı, daha doğrusu belirleyici olabilecek detayı atlayabiliyor. Kim demişse çok yaşasın, adı gelmiyor aklıma, “Hangi göz aynasız kendini görebilir?“.

Temelde ana öğeler şunlar; Gezi Parkı yıkılmak üzere karar alınıyor. Ama mahkeme kararı yok. Direnişçiler -takriben 200-300 kişi- çadırlarıyla beraber Gezi Parkı’na gidiyor, yıktırmayacağız diyor. Tabii bu tepkinin kolektif bir geçmişi var; HES’ler yüzünden kuruyan nehirler, Fukushima faciasından sonra nükleer santrali nereye kuralım da ekonomimiz alsın yürüsün çığırtkanlıkları, hala kullanılan termik santraller, Hasankeyf gibi medeniyet beşiğinin sular altında kalma tehlikesine karşı kimsenin tepki vermemesi, kazılar sırasında çıkarılan Bizans gemilerinin “bizde bunlardan çok var” diye tabir caizse hurdacıya verilmesi, Topkapı Sarayı’ndaki padişah tahtını makam odasına aldıran müze müdürü, Ağaoğlu’na tahsis edilen ormanlar, kentsel dönüşüm adı altında fakir fukaranın on yıllardır yaşadıkları yerden zorla çıkartıp TOKİ kamplarına sürülmesi ve insanların orada tutunamayıp yersiz yurtsuz kalması, Taksim’in toplu gösterilere sonsuza dek kapatılması için yayalaştırma projesi… Daha onlarca örnek var. Velhasıl, hani bir “kırılma anı” olur ya, o Gezi Parkı oldu pek çokları için.

tear-gas-turkey

Lakin kitle bin kişi bile değildi. Derken bir sabah zabıtalar, polis eşliğinde gelerek direnişçilerin çadırlarını yaktı. Dövdüler, gözaltına aldılar. Sırrı Süreyya baba, gitti dev gibi dozerin altında durdu. Yıktırmam, mahkeme kararını getirin dedi. Darp edildi, yaralandı. 31 Mayıs akşamı on binler bu vicdansızlığa dur demek için, geçmişte hiçbir gösteri tecrübeleri olmasa da kocaman vicdanlarıyla dikildi meydana. Şarkılar söyledi, sloganlar attı -Kürtler yine halay çekiyordu- ve direndi. Polis saldırdı, şehrin göbeğini gaz bulutuna çevirdi. Her şey gaz ve toz bulutundan peydah oldu derlerdi, bilememişiz. Kaldırım taşlarının altında kumsallar varmış, öğrendik. Onlar saldırdı, biz direndik. Ankara, Eskişehir, Antakya, Gazi Mahallesi, Adana, Izmir, Kayseri… Daha onlarca yer. Bir baktık o güne kadar “ibne” dediğimiz kolumuza girmiş kardeşi gibi koruyor bizi. Küfrümüze katık ettiğimiz “Ermeni dölü” bize atılan kapsüle göğsünü siper ediyor. Her gün öldürülen kadınlar en önde. Bu toprakların en kadim direnişçileri Kürtler bir yandan direnip bir yandan halay çekiyor. Bir bakıyorsun daha sert saldırınca vicdansızlar, soluğu bir trans bireyin evinde almışız. Hani her gün öldürülen ama gazeteye bile çıkamayacak kadar öteki olan. Aleviler var arkamızda, bir olmaya gelmişler. Tipine bakıp “hipster la bu” dediğimiz kişi barikatın en önünde. 70 yaşında Türk bayrağını kapan amca ve teyze var yanımızda. İşçiler, sokak çocukları, fişlenenler, zenginler, fakirler, engelliler… Çarşı, Tek Yumruk, Vamos Bien’in ne büyük olduğunu, futbolun ne güzel olduğunu anlıyoruz. Anneler geliyor sonra, el ele Gezi’ye tampon bölge oluşturuyor. Gezi’deki ağaçların üzerinde Reyhanlı’da Roboski’de katledilenlerin adı yazıyor. Hrant Dink caddesi bile var orada. Bostan var, mutluluk var, umut var. Para yok, ayrımcılık yok, sadece kardeşlik var. Sonra dağıtıyorlar yuvamızı. Eli sopalı satırlı tipler peydah oluyor polisin arkasında. Kıstırdıklarını dövüyorlar acımasızca. Ellerinde sopalarla, polis Istiklal’i boşalttıktan sonra gövde gösterisi yapıyorlar. Direniyoruz, duruyoruz bir yerde öylece. “Durarak polise mukavemet gösterdi” deyip gözaltına alıyorlar. Daha fazla duruyoruz. Binlerle.

Image

Sosyal medyada örgütleniyoruz. Her yer Gezi Parkı deyip dağılıyoruz. Konuşuyoruz, anlamaya çalışıyoruz birbirimizi. Kardeşlerimizi yitiriyoruz yolda. Ethem’i, Mehmet’i, Abdullah’ı, Ali Ismail’i, Medeni’yi… Basamaklardan  düşerek ölen polis kardeşimizi de bağrımıza basıyoruz. Gözünü kaybeden 11 kardeşimiz, 7500 yaralımız var. Yaralılara yardım eden doktorlara soruşturma açılıyor. Haksızlığın karşısına dikilen avukatları dövüyor polis. Taksim’de çantasında maske takanları gözaltına alıyorlar. TMMOB’yi basıyorlar. Üyelerin evlerinde arama yapıyorlar karar olmaksızın. Direniyoruz. Hala direniyoruz. Sapasağlam buradayız.

Peki diger tarafta, AKP tarafında neler oluyor? Direnişi tek taraflı yorumluyor olabilir miyiz? Belki oyuna getirildik? Referandumda “Yetmez ama Evet” diyenlerin başına gelen yine olmasın sakın? Belki o kadar gözümüz kapandı ki anlayamadık koca bir oyunda basit bir piyon olduğumuzu? O zaman ne yapmak lazım, karşı olduğumuz tarafı da dinlemek, anlamaya çalışmak lazım.

Başbakan Erdoğan, olayların başladığı zaman Gezi Parkı için “Ne yaparsanız yapın, biz karar verdik, olacak” dedi. Sonra Topçu Kışlası yapacağız dedi. Sonra 2 milyar 800 milyon ağaç diktik dedi –ki Türkiye yüzölçümü maalesef bu kadar ağaca yetmiyor- ve “çevrecinin daniskası” olduğunu herkese gösterdi. Sonra mahkeme kararına uyacağız dedi ancak mahkeme devam ederken yıkımlar sürdü. Sonra çiçek diktiler Gezi Parkı’na. Başbakan yurtdışı’na gitti, döndüğünde havaalanında gösteri yapıldı. Halbuki direnişçilere yasaktı gösteri. Demek ki başbakan olunca insanın böyle artıları olabiliyor. Havaalanındaki gösteride “Yol ver gidelim, Taksiim’i ezelim” sloganları atıldı dakikalarca, kimse bir şey söylemedi. Hatta onun üzerine “Ben 76 milyonun başbakanıyım” dedi. Ama direnişçilere marjinaller, çapulcular demekten de geri durmadı. Sonra OTPOR çıktı karşımıza. Dış mihrakların oyunu denildi. İşin içine çeviri hatasından türeyen bir garip Faiz Lobisi girdi. Telekinezi ile başbakanı öldürmek istiyorlar diyen adam Başbakanlık Ekonomi Danışmanlığı’na getirildi. İnsanlar sokakta polis şiddetiyle ölürken yerel kanallar hiçbir şey yayınlamadı. Yayınlayan BBC ve CNN’e dış mihrak denildi. Melih Gökçek hashtag kastı sürekli. İnsanları hedef gösterdi. Egemen Bağış öldürülen canların ardından Twitter hesabından taziye mesajları yayınladı sanki öldürenler polis değilmiş ve AKP’ye bağlı değilmiş gibi. Ethem’i göstericiler öldürdü dediler. Kafasından polis mermisi çıktı. Otopsiye almak istemediler avukatını. Abdullah’ın yine kurşunla öldürüldüğü anlaşıldı. Lice’de karakolu protesto eden köylülere asker ateş açtı. Medeni öldürüldü. 7 kişi sırtına gelen kurşunlarla yaralandı. Yani hepsini kaçarlarken arkasından taradılar. İşin içinde uyuşturucu kartelleri var dediler. BDP önerge verdi görüşülmesi için ama görüşmeyi kabul etmediler.

Image

Sürekli dış mihrak dediler, biliyoruz yapanları dediler ama ne bir ülkeye ayar verildi ne bir yabancı görevli ismi verebildiler. Erasmus’lu bir çocuğu sınırdışı ettiler. Kanıtlar arasında da Kürtçe üzerine yazdığı tezi gösterdiler. Ethem’in katilini serbest bıraktılar. Bilirkişi raporu katilin yalanlarını çıkardı ortaya. İnsanlar işlerinden, güçlerinden oldu. Fişlendi, ıskartaya çekildi. Kanallara yasaklı sanatçı ve marka isimleri gitti. Sokakta palayla millete saldıranlar serbest kaldı. AKP milletvekili pala ile millete dalmanın “hukuki çerçevede” olduğunu söyledi. Söylendi, edildi, yapıldı…

Image

Peki net olarak bu işin arkasında olduğu iddia edilen kişilere bir şey yapılabildi mi? Hayır. Bu kişiler ortaya çıkarıldı mı? Yine hayır.

Dış mihrak arıyorsanız çok uzağa gitmenize gerek yok. Yaralılara yardım eden doktorlar hakkında suç duyurusunda bulunanlardır dış mihrak. Ethem’i vuran polistir, onu serbest bırakan mahkemedir dış mihrak. “Yol ver gidelim, Taksim’i ezelim” diyenlere tek kelime söylemeyen, bekleyen, gözdağı verendir dış mihrak. Polisle beraber dolaşan eli sopalı davarları sokağa salan, durdurmayandır dış mihrak. Otoparka kıstırdığı üç çocuğu öldüresiye döven, avukatları üstünü başını yırtarak gözaltına alan polislerdir dış mihrak.

Image

Ethem’i göstericiler öldürdü diyen, öldürüldüğü yere bir gün sonra “Polislerimizle gurur duyuyoruz” yazılı pankart astıran Melih Gökçek’tir dış mihrak. Taksim’e gelmeye çalışanlara terörist muamelesi yaparız diyen bakandır, medyada zerre akıl olmadan propagandanızı yapan yavşaklardır dış mihrak. Soru bile soramayan, insanlar ölürken penguen belgeseli yayınlayan kanallardır dış mihrak. Bir akşam yandaş gazetenin hesabından milyonlarca lira vergi borcunu silenlerdir, aynı gün aynı başlığı atan gazetecilerdir dış mihrak. Mısır’da darbe karşıtı demokrat taklidi yaparken Türkiye’de devletin tüm kurumlarıyla direnişçileri yok etmeye çalışan yüzsüzlerdir dış mihrak.

Image

Çok uzaklarda aramaya gerek yok. Katil burada, tanıyoruz.

Karşısına geniş tabanlı muhalefet çıktığında kendini kaybedenlerin oyunu bu. Kemalizmi eleştirerek demokrat olmanın modası geçeli çok oldu. 31 Mayıs’ta yazmıştım, yine yazıyorum; kaybettiniz sadece farkında değilsiniz.

Image