Patron, bugün 10 bin kişi bankamızın uygulamasını indirdi!

Akıllı telefonlarla oyun oynayanlar bilir, özellikle turn based oyun türlerinde neredeyse her turn geçişinde bir reklam gösterilir. Oyunun yayıncısı olan firma parayı böyle kazanır. Başka yöntemler de var elbette (oyunu ücretli satmak, oyun içi satın almalar, reklamsız oyun için ücret alma vs) ama genel olarak ücret ödemeden basit bir turn based oyun oynuyorsanız geçişlerde reklam görürsünüz. Bu uygulamalarda görülen reklamlar da büyük reklam network’leri (google ads, inmobi vs) tarafından belirleniyor. Sallıyorum, uygulamaya kaydolurken lokasyon olarak Türkiye’yi seçtiğinizde, uygulamanın bağlı olduğu reklam network’u üzerinden reklam çıkan Şahin Sucukları’nın  mobil reklamını görüyorsunuz. Genel itibariyle sistem böyle işliyor.

Bu reklamlar aracılığıyla bir şeyler satabilir, crm toplayabilir ya da türlü türlü kampanyandan insanları haberdar edebilirsin. Nasıl kullanacağın sana kalmış. Ancak bu yazının konusu bu reklamları nasıl kullanmaman gerektiği üzerine.

Oynadığım oyunda son 3 haftadır düzenli olarak TEB’in uygulamasını indirmemi salık veren bir reklam görüyorum.  Bir TEB müşterisi değilim. Olmayı da düşünmüyorum. Peki neden bu reklamı görüyorum? Daha da kilit soru; bu uygulamayı indirmemin TEB’e ne faydası var? Diyelim ki ben reklama tıkladım ve uygulamayı indirdim. Lan bu ne güzel uygulamaymış deyip TEB müşterisi olma ihtimalim var mı? Yok. Neden? Çünkü bankanın kim olduğu önemli değil, kıyafet ya da ayakkap gibi estetik bir özelliği olan bir sektör değil bankacılık. Faiz oranı, müşteri yönetimi, yıllık hizmet bedeli gibi spesifik kriterlere bakıyorum. Diğer tüm potansiyel TEB müşterileri gibi. Dolayısıyla eğer bir bankaysan müşterilerin uygulamanı indirir, uygulamanı indirenler müşterin olmaz.

TEB, hiçbir işe yaramayan, yarama ihtimali dahi olmayan bu reklam çalışması için eşek yüküyle para ödüyor (medya satınalmacı arkadaşlar banka uygulaması indirme ya da indirme sayfasına yönlendirme başına ortalama maliyeti yoruma yazarlarsa güzel olur). Halbuki reklama ihtiyaç bile yok. Zaten bu uygulamayı indirmesini istediğin tüm müşterilerin mail, telefon bilgisi sende var. Mailing ya da sms ile (yahut bu bilgileri Facebook reklam paneline yükleyerek direkt bu kişilere Facebook’ta reklam göstererek) gerçek hedef kitlenin uygulamanı indirmesini sağlayabilirsin. Velhasıl asıl hedefin, müşterilerinin uygulamanı indirmesi olmalı. Gerçi günün sonunda “abi bak bu kadar uygulama indirttik” deyip puanları toplamak için danışıklı dövüş bu.

Son olarak bu uygulamaların yaygınlaşmasıyla beraber bankacılık sektöründe çalışanların 3’te 1’i işsiz kalacak deniyor. Bence bankacılar olarak, bu uygulamaları indirenleri tehdit edecek bir Bankacı İntikam Tugayı kursanız yeridir.

 

Reklamlar

Modern kerizlik: Facebook like ads

(Haber Kaynağı/Newsfeed’in nasıl çalıştığını bilmiyorsanız önce şunu okumakta fayda var: Who Watches The Watchmen)

Malumunuz, Facebook geçtiğimiz Mart ayı itibariyle erişim sayısını (sayfanın içeriğini gören tekil kişi sayısı) sayfalar için fazlasıyla sınırlandırdı. Sayfanın fan sayısına, içeriğin kalitesine, “sadık” fan sayınıza ve paylaşılan içeriğin türüne (video, status, fotoğraf vs) bağlı olarak erişim oranı değişse de  genel olarak 100 fanınız varsa ortalama 6 kişi paylaştığınız içeriği haber kaynağında görebiliyor.

Screen-Shot-2014-04-14-at-1.43.59-PM

Misal, Beyonce’un Facebook sayfasındaki erişim oranı %2,5 civarındaymış. Erişim oranı ve fan sayısı arasında ters orantı var. Yani fan sayısı az olan sayfaların erişim oranı daha fazla, fan sayısı fazla olan sayfaların erişim oranı daha az. Kabaca sistem şöyle işliyor. Yeni bir sayfa açıyorsunuz. Başlangıçta Facebook erişim oranınızı yüksek tutuyor. Yani paylaştığınız içerikleri fanlarınızın önemli bir kısmı görüyor. Onlar içeriğinizle etkileşime geçerek arkadaşlarının haber kaynağında görünmesini sağlıyor, yeni fanlar kazanıyorsunuz. Yani 18 milyonluk Facebook sayfalar ekosisteminin bir üyesi oluyorsunuz. Ama belli fan sınırlarında kademeli olarak erişim oranlarınız düşmeye başlıyor. Yani artık paylaştığınız içerikleri fanlarınızın görmesi için Facebook’a para ödemeniz lazım.

Sosyal medyayı markalar açısından diğer iletişim kanallarından ayıran şey müşterilerinizle düzenli organik ilişki kurabilmek. Dolayısıyla, asıl önemli olan sayfanızın milyonlarca fana sahip olması değil, belli bir strateji dahilinde ürettiğiniz içerikleri olabildiğince çok sayıda fan/potansiyel fana ulaştırmak ve onların amacınıza uygun şekilde bir şeyler yapmasını tetikleyebilmek. “Yav bizim sayfayı da x kişi beğenmiş”le övünecek kadar denyoysanız, ayrı tabii.

Güncel durumda Facebook sayfanızın fan sayısının artması efektif olarak hiçbir şeye yaramıyor. Dahası, fan sayısı arttıkça erişim oranı azalıyor. Diğer taraftan genel itibariyle Facebook’ta like reklamlarının tıklanma maliyeti, içerik reklamlarından daha fazla. Ek olarak, eğer içeriğiniz iyiyse ve reklamınızı doğru hedef kitleye gösterebiliyorsanız, like reklamı çıkmadan da gayet ciddi fan kazanabiliyorsunuz. Velhasılı; içeriğinizi daha fazla kişiye göstermek, sitenize trafik sağlamak, satış yapmak, videonuzu izletmek, data toplamak, uygulamanızı indirtmek gibi mis gibi reklam modelleri varken like’a para yatırmayın, keriz olmayın.

Yavşaklığın sıradanlaşması

Geçtiğimiz ay bir arkadaşım, namlı bir sosyal medya ajansına iş görüşmesine gidiyor. Sektörel bir sıkıntıdan bahsedeceğim için ajans ismi vermeyeyim. Görüşme saat 19:00’da. Arkadaşım, trafikten dolayı geç kalma ihtimali ortaya çıkınca  18:55’te ajansı arıyor, az biraz gecikebilirim diyor. Velhasıl 19:05’te ajansta oluyor. Sekreter hanım acil bir toplantı çıktığı için arkadaşla görüşecek kişinin biraz gecikeceğini söylüyor. Tamamdır, sıkıntı yok diyor arkadaş, beklemeye başlıyor.

Derken aradan 15 dakika geçiyor, kimse gelmiyor. Sekretere beklediğini hatırlatıyor tekrar. Sekreter hemen arıyorum tekrar diyor. Aradan biraz daha zaman geçiyor. Arkadaş, 5 dakika içerisinde görüşmeyi yapacak kişi gelmezse gideceğini söylüyor. Sekreter hanım da ilgili kişiye söylüyor falan. Neticesinde 19:40’da arkadaş ajans katındaki asansörün gelmesini beklerken görüşmeyi yapacak kişi beliriyor kapıda. Sekreter hanım, “gitmeden önce dilerseniz bir tanıştırayım sizi” diyor. Allahın selamını almamak olmaz diyen arkadaş, görüşmeyi yapacak hanımla tokalaşıyor. Hanım fazlasıyla şaşırmış, neden gittiğini soruyor, arkadaş da 40 dakikadır beklediğini söylüyor. Daha da şaşırıyor. Sizde hiç olmaz mı böyle acil toplantılar diyor. Acil toplantı olur elbet, böyle bekletme olmaz diyor. Diğer yandan görüşülecek pozisyon sosyal medya departmanının head’liği için. Dolayısıyla görüşmeye giden arkadaşım da onlarca kişiyle iş görüşmesi yapmış biri. Hanım, peki tekrar görüşebilir miyiz başka bir gün diyor, arkadaş bakarız diyor. Aramıyor tabii sonrasında, görüşmüyorlar.

Üstteki örnekte nasıl bir yol izlenebilirdi peki? Misal şöyle bir gidişat bence daha makul olurdu. Görüşme yapacak hanım acil toplantısı çıktığında 2 dakika izin isteyip görüşmeye gelen kişiye “kusura bakma acil bir toplantı çıktı, muhakkak girmem lazım. İstersen bekle şu saatte çıkarım yahut müsait bir zamanını söyle başka bir zaman görüşelim” diyebilirdi. Ki buna söylenecek bir şey de yok. Hanım kızımız da toplantısına 2 dakika içinde gidebilirdi. Fekat böyle olmadı. Çünkü reklam camiasının üyeleri sömürülmeyi, ezilmeyi, düzenli olarak mobbing’e maruz kalmayı, güvencesizleştirilmeyi ve saygısızlığı işin doğasında var kabul etti, ona rasyoneller uydurdu. İlginç tişört giymeyenlerin alınmadığı kutu gibi mekanlara girebilmeyi, boktan bir jargonla ağzını yaya yaya konuşmayı bir üstünlük belledi. İşçi olduğunu unuttu. Daha kötüsü belki de hiç farkına varamadı. Dolayısıyla örgütlenemedi, birlik olamadı. Görüşmeye çağırdığı birini 40 dakika bekletmenin ayıp olduğuna ayamadı. “Zaten her yerde böyle değil mi?” ile içinde bulunduğu foseptik çukuruna renkli filtrelerle bakmaya başladı. Patronuyla samimi konuşabilmeyi kazanım saydı. Gece 12’de işten çıkınca taksi parasını ajansın ödemesini lütuf kabul etti. Velhasıl eşeklik baki kaldı.

Bak misal burada güzel bir örnek var: Bir reklam ajansı araştırması: süper insan mı, düz köle mi? 

Velhasıl, yavşaklık sıradanlaştı. İnsanlar nefret ettiklerine dönüştü ama fark edemedi.

Facebook’ta sevdiğiniz sayfadan tiksinmek ayağınıza geldi!

Image Facebook’ta yeni bir reklam modeli çıktı. Muhtemelen şöyle çalışıyor sistem; reklamveren sayfa öncelikle reklamını hangi sayfayı beğenenlere göstermek istediğini belirliyor reklam panelinden (Misal yukarıdaki görselde reklamveren sayfa BBC One, içeriğini Doctor Who’yu beğenenlere göstermek istiyor). Sonrasında o sayfayı etiketleyerek içerik paylaşıyor. Ve sonrasında da girilen içerik, ödenen reklam bütçesi miktarına bağlı olarak, belirli bir sıklıkta, belirlenen sayfayı beğenenlerin haber kaynağına düşüyor. Yanında da reklamveren sayfanın beğen tuşu bulunuyor cumhuriyet sucuğu gibi. Evvela pek çok gavur dizi sayfasının, Facebook’ta canavar gibi takıldığını düşündüğümü söyleyerek söze başlamak isterim. Oz, It’s Always Sunny in Philadelphia, Seinfeld, Doctor Who, Battlestar Galactica… Sadece ilgi çekici içerik paylaşmakla kalmayıp aynı zamanda satışa dönecek işler de yapıyorlar. Biri tişörtleri satmaya çalışırken diğeri yeni çıkan sınırlı sayıda üretilmiş DVD’lerini yolunuza seriyor. Sosyal medyada bulunma amacı yine satış ama güzel güzel yapmaya çalışıyor, rahatsız etmiyor. Diğer yanda reklamveren marka var. Tek amacı kategorik olarak kendiyle denk düşecek bir sayfa bulup, onunla ilgili içerik paylaşarak sayfanın fanlarının bir kısmını kapabilmek. Bildiğin “parazit marka”. Peki çözümü yok mu bu işin? Var elbet. Misal en kestirme çözüm daha önce beğenmiş olduğunuz sayfayı beğenmekten vazgeçmek. Yahut haber kaynağınızdan gizlemek. Ama o fazla şiirsel oluyor, en temizi beğenmekten vazgeçmek. Keşke Facebook bu reklam modelinin kullanıldığı sayfaların beğenmekten vazgeçen ve içeriklerini haber kaynağından gizleyen takipçilerinin istatistiğini de bu reklam modeliyle ilişkilendirerek verse. Bundan tek rahatsız olan ben değilimdir herhalde. Sonuç: Baktın sayfanda hayvan gibi fan kaybı var. Atla uçağa, var Zuckerberg’in yanına, yapış yakasına ve “ulen ben o kadar fanı dişimle, tırnağımla kazandım, sana yedirir miyim” de, üzülsün. Gavur yokluk görmemiş, hep ondan düşüncesizliği.

Reklamın Sınırı Nedir?

Reklamın Sınırı Nedir?

Bundan yaklaşık 2 yıl önce bir reklam haberi okumuştum. BMW’nin yalnızca sinemalarda yayınladığı bir reklam varmış.  Kabaca anlatmak gerekirse, güneşe bakıldıktan sonra gözler kapandığında dahi güneşin etkisini hissetme (“After image affect”) prensibinden yola çıkarak yapılan bu reklam, türünün ilk ve tek örneği.

Sinema perdesinin arkasına kurulan düzenekte; B, M, W harfleri kesilerek çıkartılmış ışığı geçirmeyen bir platform ve arkasında güçlü bir flaşör var. Reklamda BMW kullanan ünlü bir motorcu, “gözlerinizi kapatın ve hayalinizi görün” diyor ve ardından flaşör patlıyor. İzleyiciler gözlerini kapattıklarındaysa After image affect nedeniyle BMW harflerini görüyorlar.  Reklamı Munih menşeli reklam ajansı ServicePlan hazırlamış.

Bu konuda kamuoyunda bir tartışma oluşmuş. Bir taraf reklamda kullanılan flaşörün epilepsi krizini tetikleyebileceğini iddia ederek reklama tamamıyla karşı çıkıyor, diğer tarafsa flaşörün epilepsi krizini tetiklemekten çok uzak olduğunu söyleyerek sorun olmadığını bildiriyordu. Fakat hiçbir haberde ve tartışmada, bir kişinin rızası olmadan böyle bir reklama maruz kalmasının, o kişinin haklarına bir saldırı olabileceğine rastlamadım. Aslında bu yazıyı yazmamdaki en önemli sebep de bu. Teorik olarak bu reklam, kişinin rızası alınmadan yapıldığı için bir tecavüzdür. Frank Herbert’in Dune’da söylediği gibi “Bir kişiyi öldürmekle, ona tokat atmak arasında fark yoktur. Eylem aynıdır. Sadece şiddeti farklıdır”.

İşin kötü tarafı bu “tecavüz” olayının meşru kabul edilmesinde. Reklam ajansı, marka, sinema salonu işletmesi, yetkili devlet organları vs. bir kişinin bu reklama maruz kalmak istemeyebileceğini düşünmez. Marka bundan çıkar sağlar. İzleyici kapalı göz kapaklarının ardında beliren, gitmeyen, engelleyemediği üç harfi görür ve eğlenir. Bedeninin bir ürün olarak kullanıldığını umursamaz. Tam da bu umursamazlık, gelecek için yapılacak herhangi bir  projeksiyonun distopik olmasına neden olur.

Sokakta yürürken 3D mapping gösteri yapılan bir binada x markanın arabalarını, Facebook’ta ya da Twitter’da newsfeed’inize düşen saçma sapan bir markanın yüzde bilemkaç indirimle size özel olduğunu iddia ettiği evleri, haber okumak için girdiğiniz sitede zorla kendisini sosyal mecralarda takip etmeniz için sayfayı kilitleyen gazeteleri, cep telefonunuza bir anda düşen mesajla haberdar olduğunuz bir alana bir bedava pizzalarını, üniversitede bir markanın yollara yapıştırılmış sticker’larını, billboard’ları, bina reklamlarını, üzerinde marka logosu olan tişörtleri görmek ve Kamusal Alan’ın markalar tarafından her gün defalarca tecavüze uğradığına şahit olmak, yeterince üzücü. BMW’nin reklamıyla beraber insanın bedenine olan hakimiyetini de kaybetmesi, bu alanda verilmesi gereken mücadelenin önemini gösteriyor.