1 Mayıs ve Dijital Ajans Çalışanları Üzerine

Bu yazının yazıldığı vakitten bir gün öncesi 1 Mayıs’tı. Malumunuz, Işçi Bayramı. Sanayi Devrimi sonrası haftada 6 gün, günde 12 saat çalışmaya karşı çıkan işçilerin mücadelesi neticesinde çalışma saatlerinin 8 saat olması tüm dünyada kabul görüyor, mücadelenin ilk kıvılcımı da 1 Mayıs Işçi Bayramı olarak kutlanıyor. Hikayeyi biliyorsunuz.

Dün, yani 1 Mayıs’ta, pek çok dijital/sosyal medya ajans çalışanının feysbuk ya da twitter’da paylaşımlarına denk geldim. Şartlara küfreden, işçinin demir yumruğundan övgüyle bahseden, cüretkar duvar yazıları paylaşan bir sürü reklamcı vardı. Güzel bir şey bu. Sorunun farkındayız. Fakat çözüm konusunda sıkıntımız var.

Bilen bilir, özellikle sosyal medya ajanslarında çalışanların üye olduğu bazı kapalı Facebook grupları var. Isim vermeyeyim. Bunların bazıları epey popüler. Misal birinde yaklaşık 2 bin kişi vardı. Beni de sağ olsun bir arkadaş eklemişti gruba. Eş dost bir şey yazdığında bildirim geldiğinden ara ara giriyordum gruba. Arada taymlayn’ı inceliyordum. Genel itibariyle geyik dönüyordu. Sektörle alakalı olarak da, linç etmek üzere bir markanın paylaştığı boktan içeriğin ekran görüntüsü, “ne boktan iş” ya da “bunu yapanlar burada mı aq” denerek paylaşılıyordu. Kırşehir’deki bir lokantanın menüsünde yazan “mantı”nın yanlış yapılmış çevirisi,  logoyu Google’dan çakmış Denizlili tekstil firması, X markasının Serdar Ortaç’la çektiği reklam videosu falan sıkça paylaşılan içeriklerdendi. Çok fazla içerik paylaşıldığı ve çok fazla bildirim geldiği için birkaç gün sonra tüm bildirimleri kapattım. Ne olup bitiyor şu ana kadar bilmiyordum, yazıyı yazarken açtım baktım. Biri “Kendimizi beyaz yakalı zannetsek de aslında hepimiz işçiyiz. 1 Mayıs kutlu olsun.” yazmış 🙂

Bu grupta misal, her gün yapılan yüzlerce paylaşım arasında hiç “lan biz örgütlensek ya” temalı bir paylaşım görmedim. Ya da ajans boklayan, gördüğü bir kötü muameleden bahsedip sorumlusunu bu “kapalı” grupta ifşa eden kimse yoktu. Yahut “olm biz niye böyle eşek gibi çalışıyoruz, bu manyaklık” diyen kimseyi de görmedim ben. Onun yerine sıklıkla “çok kötü içerik ya”, “bu ne amk kdslfjlakjdsf” açıklamalı, bilmem hangi markanın feysbuk’undan alınmış ekran görüntüsü paylaşılıyordu. Halbuki, az biraz düşündüğümüzde o “boktan” içeriği hazırlayan kişi de her gün eşek gibi çalışan, muhtemelen aynı anda 10 markaya içerik üretmek zorunda kalmış yahut içerik üretmek konusunda en ufak bir eğitim almadan koca koca markalarla muhatap olmak zorunda kalmış cücük kadar maaşa çalışan biri. O cendereden yaratıcı bir bok çıkmayacağını en iyi bilenler de o içerikle taşak geçenler aslında. Hani derler ya, “gülme, anlatılan senin hikayen”, tam o misal.

90’ların sonunda call center çalışanlarının durumu neyse, şimdiki sosyal medya çalışanlarının durumu da aynı. O zamanlar call center çalışanlarının tuvalette geçirdiği dakikalar hesaplanır, ona göre günde konuşması gereken müşteri kotası verilirdi. Ajans sahiplerinin sosyal medyacılara yaklaşımı da bundan farklı değil. “Yaratıcı” falan etiketlerine aldanmayın. Sizden beklenen kaliteli iş değil, çok iş.

Dün 1 Mayıs’tı. Her 1 Mayıs’ta ajans çalışanlarının paylaştığı “cüretkar” içerikleri görünce bir şeyler diyesim geliyordu. Kısmet bugüneymiş.

Güzel bir haberle bitirelim. Galiba geçen ay, 2 aydır maaş almayan bir ajansın neredeyse tüm çalışanları birlikte işi bırakmışlar. Tam olarak böyle olmalı.

Reklamlar

Bir reklam ajansı çalışanı araştırması: süper insan mı, düz köle mı?

Bir reklam ajansı çalışanı araştırması: süper insan mı, düz köle mı?

Son bir haftadır Ekşi Sözlük’te yer alan bir entry, onu paylaşan ajans çalışanları ve bu entry’e atarlanan bir hanımın yazısına ayrı ayrı yerlerde denk gelince, tartışmaya katılmak istedim. Öncelikle şunları okumakta fayda var:

– “Reklam ajanslarının çok eğleniyoruz fotoğrafları” entry’si –> Burada 

– Atarlı hanımın bu entry’i paylaşan arkadaşlarına kızıp yazdığı yazı –> Burada

Ben genel olarak atarlı hanımın yazdıkları üzerinden ilerlemek istiyorum. Diğer arkadaşın Ekşi Sözlük’e yazdığı yazının başı kıçı belli zaten, ben de aynı görüşteyim genel olarak. Müsaadenizle, alıntılar yaparak yazmak istiyorum.

“Bu tip cümleleri yazan insanların iş hayatının ne olduğunu bilmediklerini düşünüyorum. Kölesin diyor, utanmadan arlanmadan kölesin diyor. Ben kimsenin kimseye zorla iş yaptırdığını görmedim? Hiçbir patronun burası bok gibi bi iş yeri gitmek istiyorum diyen işcisine, “yalvarırım beni bırakma” dediğini de görmedim? Para alıyorsun karşılığında para… Köle değilsin o zaman. Burada bir anlaşalım ergen evladım. Beğenmediğin işi bırakırsın, sonuçta ATOM MÜHENDİSİ değilsin ki yıllarca okumanın karşılığında sektör değiştiremez ol. Parasını mı beğenmiyorsun? Başka bir şey dene.”  

Bir kere “köle diyo yha köle diyo, para alıyon ya abi ne kölesi?” kısmı biraz komik 🙂 Elbette ki entry’de yer alan “köle” bir metafor. Genel olarak kapitalist düzen içerisindeki işçilerin, özel olarak da reklam sektöründeki çalışanların vahim durumunu anlatmaya çalışıyor. Düşün, Marx bütün işçileri almış karşısına, konuşuyor. En son da vurucu olsun diye Zincirlerinizden başka kaybedecek bir şeyiniz yok”  diyor. Alkış, kıymet. Fakat o da ne? Arkadan biri çıkıp “Yalnız Marx Bey, para alıyoz bi dünya, o zaman pek kölelik olmuyor” diyor. Bitti bütün mücadele 😦

Atarlı hanımın üstte alıntılanan yazısında temel bir kabul var. Ve bence sıkıntı oradan doğuyor. Diyor ki “Hiçbir patronun burası bok gibi bi iş yeri gitmek istiyorum diyen işcisine, “yalvarırım beni bırakma” dediğini de görmedim?“. Bu cümlede işçinin “ya ben burayı bırakmak istiyorum” diyebilecek kadar hareket alanına sahip olduğunu kabul ediyoruz. Halbuki neredeyse tüm sektörler için geçerli olmak üzere, böyle bir hareket alanı maalesef yok. Hele hele reklamcılıkta mesai ücreti almak ve örgütlenebilmek bir hayal. Diğer taraftan bu işin merkezi olan Istanbul’da bir kişinin temel ihtiyaçlarını karşılayıp azıcık da insan gibi yaşaması için gereken minimum tutar ortada. Araba aldın, kredi çektin falan derken eşi benzeri olmayan bir cenderenin içine girebiliyorsun. Bunun üzerine “istemiyorsan çık abi işten” biraz fazla tırışkadan konuşmak oluyor. Diğer taraftan, bu çalışılan ajansla değil, sektörle alakalı bir sorun olduğundan komple sektörü değiştirmek lazım. Benim reklamcılığı bırakıp geri dönmek zorunda kalan pek çok arkadaşım var. Sizin?

Bir diğer sıkıntılı bölüm de “Parasını mı beğenmiyorsun? Başka bir şey dene.” Entry’nin özünde parayla ilgili çok fazla bir vurgu yok. Kazanılan “üç kuruş” paranın “reklamcı görünmek” için Starbucks’ta kahveye ve iş için kaybedilen vakit nedeniyle yemek yapamayıp pizzaya yatırıldığını söylüyor. Yılda 15 gün tatil yapmanın adaletsizliğini, mesai ücreti almadan sabahlara kadar çalışmayı, anlamsız toplantıları vurguluyor çoğunlukla. Fakat buna tepki olarak “parasını mı beğenmiyorsun, o zaman başka bir şey dene” demek, yeterli miktar para karşılığında tüm bunlara katlanmanın meşru olduğunu da kabul etmek oluyor. Döndük yine 8 yaşında çocukların günde 15 saat baca temizlediği Sanayi Devrimi sonrası Ingiltere’sine.

“9-6 mı çalışmak istiyorsun, KPSS’ye gir. Kafan ve çalışacak götün varsa, gir sınavlara memur ol. Ha ama memur olunca, parmak arası terlik ve şortla işe gelemezsin. Kaykılarak, patronuna, head’ine, “ya tamam öldün mü amk yapıyoz işte, sanki dünyayı kurtarıyon” da diyemezsin.” 

Yöneticiyle “samimi” bir ilişki kurmak ve işte rahat kıyafetler giyebilmek için mesai yapma zorunluluğu olduğunu bilmiyordum 🙂 Daha “insani” şekilde çalışabilmek için bir şeylerden feragat etmek durumunda değiliz. Bunu, böyleymiş gibi göstermek de işçinin değil patronun, yani “kaymak yiyen”in görevi. Eğer işçi yapıyorsa da “kraldan çok kralcı”lık müessesesine denk gelmişiz demektir.

“Kazandığın paranın 3′te 1′ini starbakslara pizzacılara verebiliyorsan gayet zenginsin. İnsanlar işsiz. İnsanlar paralarını starbaksa yatırmıyor, evine çoluğuna çocuğuna yatırıyor yavşak? Senin o beğenmediğin pozisyona girebilecek bir sürü adam var. Bir de utanmadan köle demiş, kölesin sen nasıl eğleniyorum diye fotoğraf koyabilirsin demiş.” 

Hanımım bir lojistik şirketinde çalışıyor. Yanılmıyorsam sektörün en büyüğü. Ve kıyafet zorunluluğu var. Geçen konuşurken kıyafet için harcanan parayı kıyafet zorunluluğu getiren tarafın ödemesi gerektiği sonucuna vardık. Hanım normalde şort terlik takılan biri. “Ciddi” kıyafetleri sadece iş için alıyor. Ama kendi kazandığı paradan ödemek zorunda. Bir düşünün, bir mantıksızlık yok mu? Starbucks ve pizzacı konusuna üstte biraz değindim. Bu harcamalar doğrudan ya da dolaylı yoldan “iş”le alakalı.

Bm9NLTLCMAEae49

Insanların işsiz olması, parasını Starbucks’a yatırmayıp evladına yatırması ise konuyla tamamen alakasız şeyler. Nasıl buraya geldik onu da pek anlamadım açıkçası. Yine de bir tercüme işine girersek;

“İnsanlar işsiz” <=> O ZAMAN MESAİ YAPMAYI SIKINTI ETME

Senin o beğenmediğin pozisyona girebilecek bir sürü adam var” <=> O ZAMAN  MESAİ YAPMAYI SIKINTI ETME

İnsanlar paralarını starbaksa yatırmıyor, evine çoluğuna çocuğuna yatırıyor”  <=>  STARBUCKS’A GİDEBİLECEK KADAR “ZENGİN”SİN, O ZAMAN MESAİ YAPMAYI SIKINTI ETME 

Bunlar senin değil, seni sömürenlerin cümleleri.

“Evladım, çocuğum… Bak ateş basıyor beni. Çalışan insana sen hangi hakla köle dersin? Kol gibi sıçtığında tıkanan helan için çağırdığın vidanjör işcisi emekcisi SENİN KÖLEN Mİ? Çöpünü toplayan adam köle mi? Gurbette güneşin altında çalışan, senin evini barkını yapan inşaat işçileri köle mi? Seni bu zamana kadar iyi kötü okutan öğretmenin köle mi lan? Acillerde elalemin hastalığıyla mikrobuyla uğraşan doktorlar köle mi gerizekalı? Çalışan insana sen nasıl hangi hakla köle diyebilirsin?”

Tartışmanın bağlamını koparmak dediğimiz şey tam olarak bu. Doktora, inşaat işçisine vs köle denmemiş, reklamcıya köle denmiş. Onu da belli kaidelere bağlayarak köle demiş Ekşici. Ben daha da ileri götüreyim, evet şu yukarıda yazan tüm çalışanlar köledir. Bir yıl çalışıp sadece 15 gün “tatil hakkı” kazanan, örgütlenemeyen, güvencesizleştirilen, mesaisi ödenmeyen, sigortası yapılmayan, cücük kadar maaşlara çalışan insana köle haricinde ne denebilir, bilemedim.

“Aşağılayarak söylediğin gofret-gazoz-kontör reklamının ana fikrinin arkasındaki koca sosyoloji, psikoloji ve pazarlama bilimlerini bi kenara bırakalım; senede 15 gün tatili olan, mesai almadan eve gidemediğin iş demişsin. Gerizekalı evladım, benim babam kaptan. 8 yaşımdan beri adamın toplasan 1 ay izni ya olmuştur ya olmamıştır. Mesailerinden sonra eve gelmez, biliyor musun? Hayatımdaki önemli olayları hep kaçırdı, bayramlarda, yılbaşlarında hiç olamadı. Babam senin gibi ağladı mı? Hayır. Babam yaptığı seçimlerinin ve getirilerinin farkında.”  

Pazarlama bilimi 🙂 Şimdi böyle söyleyince sanki sosyoloji ve psikolojinin gelişmesindeki en büyük katkı reklam sektörüne aitmiş gibi oluyor. Gel gör ki öyle değil. Insan ve kitle üzerine bu bilimlerden elde edilen verileri insanları “kandırmak”/ikna etmek için kullanıyorsun. Öyle deli gibi anlam yüklemeye gerek yok.

Baba ile ilişki konusunda konuşmak haddim değil lakin “benim babam hiç tatil yapmadı” ile herhangi bir şeyin meşrulaşması pek mümkün görünmedi bana. Zaten temelde söylemeye çalıştığım, senin de baban o kadar çalışmasın, çocuğuyla sevdiğiyle vakit geçirsin. Biraz insan gibi yaşayalım. Başka bir şey değil.

Temelde ciddi bir hatamız var. Özellikle reklamcılarda çok sık rastlıyorum buna. Çizgileri net çekmek lazım. Neden bir işte çalışıyoruz? Neden bütün günümüzü sevişerek, müzik dinleyerek, ağaca sarılarak, gezerek, yiyerek geçirmiyoruz? Paraya ihtiyacımız var. Yani para kazanmamızın tek amacı yaşamak istediğimiz şekilde yaşayabilmek. Bunun için emeğimizi kiralıyoruz ve belli bir miktar zamanı çalışmaya ayırıyoruz. Fakat bu süreler değişebiliyor. Özellikle reklamcılıkta çalışanın tamamen kendine ait olan zaman azalıp, işle dolu olan zamanı arttığından sınırlar kaybolabiliyor. Dolayısıyla insanın odak noktası ve öncelikleri kayabiliyor. Yanisi güzel kardeşim, işin seni düzenli olarak ele geçiriyor. Her maillerini kontrol ettiğinde, her saçma sapan sunum için mesaiye kaldığında biraz daha ele geçiriliyorsun ve ne yazık ki bunu fark edemiyorsun. Daha da kötüsü bunu “normal” kabul ediyorsun.

Herkes bir günde her şeyin değişmeyeceğini biliyor. O mesailer yapılacak, o mailere bakılacak, o sendikaya üye olunmak istendiğinde işten çıkartılacak… Lakin en azından konuşurken olması gerekeni söyleyelim, yüceltmeyelim nefret edilmesi gereken canavarı.

“Çalışmak iyi bir şey olsa, üzerine para vermezler!”