AKP’ye Sosyal Medyada Sansür mü Uygulanıyor?

Son zamanlarda AKP’ye sosyal mecralardan sansür uygulandığına dair havuz medyasında ciddi bir propaganda yapılıyor, denk gelmişsinizdir. Bu sansür iddiası iki başlıkta ilerliyor; Facebook’ta Yeni Şafak Gazetesi’nin 10 milyon takipçili sayfasının kapatılması ve Twitter’da #WeLoveErdogan hashtag’inin TT’den kaldırılması. Ayrı ayrı inceleyelim.

yeni-safak-iddia4

İddiaya göre Facebook, Yeni Şafak Gazetesi’nin 10 milyon takipçili Facebook sayfasını sansür amacıyla kapattı. Hakikaten de bir süre sayfa kapalı kaldı. Şu anda ise yayında ve 7,5 milyon takipçi ile Facebook macerasına devam ediyor. Na burada. Süreç nasıl gelişmiş, acaba neden kapatmışlar sorularına cevap verebilmek için dünyada en çok kullanılan ve en çok kabul gören sosyal medya ölçümleme servisi SocialBakers verilerine bakalım.

2016-04-06_1354

Kasım ayının başında sayfanın fan sayısı yaklaşık 5 milyonmuş. Nasıl olduysa ondan sonra bir artış başlıyor ve Kasım ortası-Aralık başı arasındaki 15 günde sayfaya +4 milyon takipçi geliyor. Facebook reklamlarıyla bu kadar kısa sürede bu kadar fan kazanmak mümkün değil. Ki maliyeti de inanılmaz boyutlarda olur. Yani bu seçenek mantıklı değil. Peki nasıl oldu bu artış? Facebook sayfalarının yönetim panelinde “mükerrer sayfaları birleştir” diye bir seçenek var. Buradan sayfa birleştirmesi yapılabiliyor. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok fan ancak sayfa birleştirme yoluyla yapılabilir. Hangi durumlarda sayfa birleştirmesi yapılabildiği Facebook yardım bölümünde ayrıntılı olarak anlatılmış. Meraklısı buradan inceleyebilir.

Eğer uzun zamandır sosyal medyacıysanız bilirsiniz, 2011-2013 yılları arasında (Facebook reklamları o  kadar yaygın değildi ve denetim pek yapılmıyordu) bu sayfa birleştirme yöntemiyle neredeyse her marka sayfasını büyüttü. Ha markanın haberi yoktur, eyvallah ama ajanslar bu yöntemi “yayılım” adı altında düzenli olarak kullandı. Misal o zaman 250 TL’ye aynı gün 50 bin takipçi alabiliyordunuz sayfanıza. Bu  işin piri olan dalyaraklardan birkaçı şu anda ajans sahibi ve bazı bazı “sektörün etik değerleri” falan diye tweet atıyorlar :)) Hatta, bilen bilir, 2013-2014’te pek çok markanın Facebook sayfasından ciddi fan düşüşü oldu. Sebebi de artık Facebook’un yazılımları sayesinde bu fake fan işini geriye doğru tarayabilmesiydi.

Yeni Şafak mevzuna dönecek olursak, diyelim ki hakikaten de Facebook Yeni Şafak’ın sayfasını sansür yüzünden kapattı. Peki neden tekrar açtı? Neden 2,5 milyon fan eksildi? Yeni Şafak neden şimdi sansür falan demiyor? Madem AKP’ye saldırı var, neden diğer havuz medyası üyelerine bir şey olmadı? Velhasıl konu sansür değil, usulsüz fan kazanma.

Twitter’da #WeLoveErdoğan hashtag’inin TT’den kaldırılması konusuna gelelim. Twitter’ın TT algoritması, suistimal edilmemesi için tam olarak tüm ayrıntılarıyla açıklanmasa da genel itibariyle bazı olmazsa olmaz kaidelere dayanıyor. Güncellik bunlardan biri. Yani a hashtag’iyle 1 ayda 10 bin tweet atılmasındansa, b hashtag’iyle 2 saatte 300 tweet atılması daha önemli. Geniş katılım bir diğer kriter. Yani a hashtag’ine 100 kişinin 10 bin tweet atmasındansa, b hashtag’iyle 500 kişinin 1000 tweet atması daha önemli. Kullanılan hashtag’in yeniliği de önemli bir kriter. Zira daha önce TT olmuş bir hashtag, eğer çok fazla sayıda yeni kullanıcı tarafından birim zamanda çok fazla tweet’lenmiyorsa tekrardan TT olması çok zor (hatta #OccupyWallStreet hahstag’inin TT’den düşmesine/düşürülmesine verilen resmi cevap bu şekilde). Meraklısı için şurada Buffer’ın blogundan güzel bir makale var.

#WeLoveErdoğan’ın TT’den düşürülmesi meselesine gelirsek, yukarıda açıklanan kaidelere uymayan bazı durumlar var. Misal, #WeLoveErdogan hashtag’i yeni değil. 2013’ten itibaren kullanılıyormuş. Dolayısıyla daha önce TT olduysa, tekrardan uzunca bir süre TT’de kalması pek mümkün değil. Bir yazılım yardımıyla incelemek lazım ama benim gördüğüm kadarıyla hashtag’deki hacmin önemli bir kısmı aynı hesapların düzenli olarak aynı hashtag’le içerik paylaşması şeklinde gerçekleşmiş. Tabii en büyük sorun çok fazla bot hesap kullanılması.

cevtcuzweaamhakrsm56faf531d81e1

Tüm bunların birleşiminde de hashtag kaldırılmış yahut TT’den düşmüş.

Velhasıl, insan önce bir çuvaldızı kendine batırmalı. Her türlü ali cengiz oyununa başvurup, her türlü suistimali deneyip, neticesinde “ama beni sansürlüyorlar” dersen olmaz.

 

Net Neutrality: Internet neye hizmet eder?

Net Neutrality: Internet neye hizmet eder?

Günündeyse Netflix ABD geniş band internet bağlantısının %34’ünü kapsıyormuş. Malum, dizileri şahane, takipçisi kullanıcısı bol. Geçtiğimiz sene Comcast da TimeWerner’ı 45 milyar dolara satın almak için girişimde bulunuyor. Netflix bu birleşmenin haksız rekabet getireceğini söyleyip ABD yetkili kurumuna itiraz ediyor lakin birleşme onaylanıyor. Bu şekilde Comcast, ABD internet pazar payının %60’ına ulaşıyor. Sonrasında yatırımından ekmek yemek için 300 gb’lık kullanım kotası getiriyor kullanıcılarına. Bu sayede Netflix ve HBO gibi rakiplerin alnına şepeşilleyi nakşedip, kendi içerik servisi Xfinity’i müşterilerine ittirmeye çalışıyor. Netflix itiraz falan işe yaramayınca bastırıyor parayı, alıyor bantını da genişliğini de.

ABD’de başlayıp, Avrupa’ya yayılan Net Neutrality tartışması (Türkiye’de “ağ tarafsızlığı” en yaygın kullanım gördüğüm kadarıyla) üstteki örneğin özeti aslında. “Internet sağlayıcıları her site ve uygulamaya eşit erişim vermek zorundadır” mottosunu bundan sonraki dönemde sıkça duyacağız muhtemelen. Zira konuya en son ABD Başganı Barrack Obama da dahil oldu ve ağ tarafsızlığı konusunda sürdürülebilir bir yöntem bulunmasını istedi.

Ağ tarafsızlığı konusunda ilk örneklerden biri 2009’a dayanıyor. T-Mobile, Almanya’da operatörleri “mağdur” ettiği için Skype’ı banlıyor. Bu noktada teknolojik gelişimin kapitalizmle ilişkisini biraz irdelemek gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar açısından fayda sağlayacak bir gelişmenin, sikiş düzeninin değişmesini istemeyen şirketlerin lobileri nedeniyle hayata geçememesi yahut daha geç geçmesi sık karşılaştığımız bir durum. Misal telif hakları kanunları ve plak şirketleri bu konudaki en temiz örnek. Ya da e-book ve kitap yayıncıları. Sizce de basılı bir kitapla bir e-book’un fiyatının hemen hemen aynı olmasında bir sıkıntı yok mu? Ya da internet varken (P2P vs’yi hiç söylemiyorum) halen plak şirketlerinin eskiden kazandıkları paraları kazanabileceğini düşünmeleri saçma değil mi? Misal bununla ilgili 5 yıl önce yazılmış bir yazı: For the major labels, it’s over. It’s fucking over.  Hatta biraz daha ayrıntı isterseniz The Pirate Bay’in sektör kodamanlarıyla giriştiği mücadelenin güzel bir belgeseli var şurada: The Pirate Bay- Away From Keyboard 

savetheinternet

Peki Netflix’e uygulanan yaptırımın güncel olarak bizlere getirisi ne olabilir? Misal internet sağlayıcıları içerik sağlayıcılarına düzgün bağlantı vermek için para almaya başlayınca, içerik sağlayıcıları da o ücreti biz tüketicilere ittirmek durumda kalacaklar. Flipboard ya da Feedly gibi içerikleri tek merkezden tüketebildiğiniz uygulamalara pro üye olacaksınız ve takip ettiğiniz içerikleri ancak bu şekilde insan gibi görebileceksiniz. Bu konuda distopik bir örnek olarak inceleyiniz: Join The Fastlane. Son olarak Tumblr da bu konuda bir mikrosite yayına aldı. Avrupa tarafında da başarılı bir girişim var bu konuda: Save The Internet

Velhasıl, internet insanlığın ortak “mal”ı. Ve onu insanlık için korumalıyız. Interneti, şirketlerin ve devletlerin elinden kurtarabilirsek geri kalan pek çok sorunumuzun çözümü için de güzel bir örneğimiz, referansımız olacak.

Temsil edilen kuruma dönüşme süreci: Cumhuriyet Gazetesi Yayın İlkeleri örneği

Temsil edilen kuruma dönüşme süreci: Cumhuriyet Gazetesi Yayın İlkeleri örneği

Cumhuriyet Gazetesi bugün (21 Kasım 2014 tarihinde) yayın ilkelerini açıklamış. Daha önceden de başka başka sektörlerde denk gelip, garipsediğim bir noktayı vurgulamak istedim.

Genel Ilkeler’in 9. maddesi şöyle;

1/9-Televizyon, radyo programlarına konuşmacı olarak çağrılan sosyal medyayı kullanan Cumhuriyet çalışanları, yazarları kurumsal kimliği zedeleyici üslupla konuşmaz, yazmazlar.

Burada açıkçası benim kafam biraz teklemeye başlıyor. Örnek üzerinden ilerlemek iyidir. Misal Özgür Mumcu halihazırda Cumhuriyet Gazetesi yazarı, onun üzerinden ilerleyelim. Özgür Mumcu bildiğim kadarıyla düzenli olarak etkinliklerde konuşma yapan, bazı bazı TV programlarına katılan, hiç olmadı sosyal medyayı bayağı aktif kullanan biri. Varsayalım Twitter’da bir arkadaşıyla futbol konuşurken “ya o takım da çok kötü amk” yazdı. 9. maddenin kapsamı ya da sınırı ayrıntılı açıklanmadığından, dahası tamamen muğlak olduğundan Özgür Mumcu, Cumhuriyet Gazetesi’nin kurumsal kimliğini zedeleyici konuşmuş/yazmış diyen birileri elbet çıkabilir. Daha net bir örnek üzerinden gidersek, yayın ilkelerinin başındaki genel açıklamada şöyle bir ifade var; “İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Bildirgesi”ni demokrasinin evrensel anayasası olarak benimseyen Cumhuriyet, amaçlarına ancak Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü kapsamında ulaşılacağını temel ilke sayar.” Peki, ya bir Cumhuriyet Gazetesi yazarı, ülkenin bölünmesinin herkes için daha hayırlı olacağını düşünüyorsa? Kafası çalışan, az biraz da tarih bilen herkes bu memlekette gerçekleştirilen tüm katliamların “bağımsızlık ve bütünlük” üzerinden kurgulandığını ve meşrulaştırıldığını bilir. Dolayısıyla İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Bildirgesi ile Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğü aynı cümlede kullanılınca aslında oksimoron oluyor. Örneği az biraz zorlarsak şuralara da gidebiliriz; malum Atatürk Ilkeleri’nden biri milliyetçilik. Üstte yer alan “Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlık ve bütünlüğü”nün devamlılığını sağlayacağı kabul edilen ilkelerin başında geliyor. Ama bence milliyetçilik tamamen davarlık. Bunu da sosyal medya hesaplarımdan yazabiliyorum, eşime dostuma zikredebiliyorum. Cumhuriyet Gazetesi’nde yazar olabilir miyim bu durumda? (Pratikte, Cumhuriyet Gazetesi’nde bu konularda artık herhangi bir sorun yaşanmayacağını biliyorum. Sadece pratikteki durumun söyleme de geçmesi gerektiğini düşünüyorum.)

sirket

Asıl gelmek istediğim nokta ve pratikteki karşılığı şu; çalışılan kurum, çalışan kişinin “iş haricindeki” zamanlarda ne yaptığına hangi şartlarda, nasıl karışabilir? Gazetecilik müessesesi toplumsal anlamda daha “hassas” bir meslek olduğundan, kaidelerinin daha sert olması belki kabul edilebilir. Ama bir yandan da bu kaidelerin sertliği, var olan sansür ve daha kötüsü otosansür ortamının yayılmasına hizmet etmez mi? Misal şurada Gezi zamanı işten çıkartılan TRT çalışanı bir arkadaşımdan bahsetmiştim. Işten çıkartılma sebebi sosyal medyada paylaştığı içerikler. Tam tersi taraftan düşünülse dahi Cumhuriyet Gazetesi’nin genel yayın ilkelerinde yer alan 9. madde, bir anlamda kurum-çalışan arasındaki hiyerarşik ilişkiyi, çalışanı güçsüzleştirecek şekilde tekrardan üretmiyor mu?

Geçtiğimiz sene, dünyanın en büyük bankalarından birinin Türkiye ofisiyle toplantıya girmiştim. Misal bu banka, çalışanlarının sosyal medyada siyasi içerik paylaşmasını yasaklamıştı. O günden beri bununla ilgili bir şeyler yazmak istiyordum, kısmet bugüneymiş. Soruyu geneli kapsayacak şekilde tekrarlayalım; çalışılan kurum, çalışanın sosyal medyada ne söylediğine hangi şartlarda, ne şekilde karışabilir? Ya da karışabilir mi?

ŞOK! Facebook, sansür için başvuran hükümetleri açıkladı!

ŞOK! Facebook, sansür için başvuran hükümetleri açıkladı!

Twitter‘dan sonra Facebook da kendisinden bilgi isteyen devletleri ifşa etmeye başlamış. İlk raporu da şurada. Linkte ilgili ülke grubunu tıkladıktan sonra ülke özelinde ayrıntıya ulaşmak mümkün.

2014-11-14_1357

Üstteki grafikte yine yüzümüzü güldüren, Türg’ün gücünü tüm dünyaya gösteren bir fotofiniş var. Yaklaşık 2000 içerik kısıtlama talebiyle Hindistan’dan sonra Facebook’ta 2. sırada yer alıyoruz. Ancak bu başka bir yazının konusu olsun.

Asıl konu, sosyal mecraların kamu yararı imajıyla bir PR faaliyeti olarak bu devlet/sansür istatistiklerini açıklarken, aslında sorumluluğu tamamen hükümetlere yıkma eğilimi. Halbuki takip edenler hatırlayacaktır, Facebook RESMİ BİR SİYASİ PARTİ olan BDP’nin en büyük sayfasını ve yerel bazı BDP sayfalarını haber dahi vermeden, gerekçe dahi sunmadan kapattı. Alternatif medya organı Ötekilerin Postası’nın Facebook sayfası yanılmıyorsam 6 kez kapatıldı. Facebook sansürüyle ilgili şöyle bir şey var. Alternatif Bilişim’in de konu hakkında çok kafa açıcı bir makalesi burada.

Velhasıl, bir PR aktivitesi olarak “hükümetlerin bizden istediği bilgiler hakkında şeffaf davranıp, kamuoyunu bilgilendiriyoruz” kafası iyi. Fakat, madem ki böyle bir sansür ifşası işine girişildi, çuvaldızı biraz da kendine batırmak lazım. Misal, içerik kısıtlama taleplerine karşı mecraların nasıl bir tartışma yürüterek sonuca vardığı online olarak gösterilebilir. Bir üst basamak olarak kullanıcıların da tartışmaya katılması sağlanabilir. “Sosyal mecra” olmak, yapılacak geliştirmelerin de “sosyal” yönelimde olmasını gerektirir.

BONUS: Facebook’un, reklamda kullanılan Boticelli’nin “Venüs’ün Doğuşu” tablosunu cinsellik içerdiği için durdurduğu reklam.

10636362_1469027343351993_6007942242211638532_o

Who watches the watchmen?

Who watches the watchmen?

Başlık Allan Moore’un ünlü çizgi romanı Watchmen’de geçiyor. Halkın, Watchmen adlı süper kahraman takımını protesto etmek için duvarlara yazdığı bir slogan. Sonrasında gazete manşetlerine taşınıp süperkahramanların kimliklerini ifşa etmesini ve denetlenmesini zorunlu kılacak kanunları çıkartan kampanyanın başlangıç cümlesi. Türkçe’ye “Gözcüleri kim gözlüyor?” diye çevrilmiş. Neticesinde, ayrılanlar olsa da Wathcmen tayfası devletin kontrolüne girip kariyerine devletin baskı aygıtı olarak devam ediyor.

Hem kasetteki şarkıyı kalem vasıtasıyla geri sarabilmiş hem de torrent sitesinden atılmamak için fake upload çakabilmiş şanslı azınlıktan biri olarak gelişimine tanık olduğum en önemli şey internet. Müthiş amk. Adres çubuğuna herhangi bir şeyi yaz ve enter’a bas. Karşında milyonlarca sonuç. Insanın aklı almıyor yeminle.

Dahası, internet sürekli gelişiyor. Hem yeni cihazların bulunmasıyla (akıllı telefonlar vs) beraber fiziksel olarak internete erişim süremiz artıyor hem de büyük sitelerin kullanıcı deneyimini artırmak için geliştirdiği algoritmalar sayesinde (Facebook vs) bize daha uygun içeriklerle muhatap oluyoruz. Yeni cihaz kısmında anlaşılmayacak bir şey yok. Ama kullanıcı deneyimini artırmak için üretilen algoritmalar ve filtrelenmiş içerikler konusu biraz karışık. Facebook örneğiyle anlatalım.

Alttaki görsel Facebook arayüzü. Kırmızı ile çevrelenen de newsfeed/haber kaynağı olarak geçen, takip ettiğiniz sayfaların, arkadaşların, grupların paylaştığı içerikleri gördüğünüz alan.

2014-07-13_2039

Newsfeed denilen bu alanda öncelikle 10 tane içerik bulunur. Siz sayfada aşağıya indikçe yeni içerikler yüklenir alt tarafa. Ancak temel bir sorun var. Varsayalım Facebook’ta 300 arkadaşınız, 200 beğendiğiniz sayfa var ve 20 tane de gruba üyesiniz. Ve siz Facebook’unuzu açtığınız anda hepsi birer tane içerik paylaştı. Sizin newsfeed’inizde ise sınırlı bir alan var. Hangi içerikler size görünecek 10 şanslı içerikten biri olacak? Facebook -ve diğer pek çok büyük site- bu temel sorunu geliştirdiği algoritmalar yardımıyla çözüyor. Peki nasıl çalışıyor bu algoritmalar? Facebook diyor ki senin en fazla etkileşimde bulunduğun kişilerin/sayfaların paylaştıkları içerikleri senin newsfeed’inde daha fazla gösteriyorum. Yani, kankan Bufail’in paylaştığı her içeriğin altına “moruk çok komikmiş sdkjlfkd” yazıyorsan, Bufail’in paylaştığı neredeyse her içerik senin newsfeed’inde ilk 10’da görünüyor. Etkileşim kriterlerden sadece biri, daha onlarca kriter var. Algoritmaya etkiyen kriterler sürekli olarak güncelleniyor ve aslında tam olarak nasıl bir şey olduğunu bilmiyoruz.

Burada Eli Pariser’in “Filtre Baloncukları”nı anlatan güzel bir TED konuşması var. Facebook newsfeed örneğindeki algoritmaların artık interneti ne kadar değiştirdiğinden bahsediyor. Bayağı da iyi bir örneği var. Eli, pek çok arkadaşına “Google’a ‘Mısır’ yazın ve gelen sonuçların ekran görüntüsünü bana yollayın” demiş. Sunumda iki arkadaşından gelen ekran görüntüleri var. Birinde gelen tüm sonuçlar “Arap Baharı” da denen küresel isyanların Mısır ayağıyla ilgiliyken diğerinde isyanla ilgili hiç sonuç yok. Eli Pariser, Google örneğindeki gibi internette fitre balonlarıyla çevrelendiğimizi ve artık tam olarak nasıl seçildiğini bilmediğimiz, kontrol edemediğimiz ve daha kötüsü bizim seçmediğimiz içerikler aracılığıyla dünyayla bağlantı kurduğumuzu söylüyor.

Bu konuda güzel de bir distopya örneği var. Facebook, 2012 yılında bir deney yapmış. 700 bin kişinin newsfeed’ini kapsayan bu deneye göre Facebook algoritmada bir değişiklik yapıyor. Bazı kişilerin newsfeed’inde pozitif duygular içeren içerikler görünürken, bazılarında ise negatif duygular içeren içerikler görünüyor. Pozitif ve negatif duyguların bulaşıcı olup olmadığının araştırıldığı bu deneye göre çok ufak bir yüzdede böyle bir etkilenme görülüyor. Sonucu siktiret, asıl konu senin rızan olmadan bir internet sitesi üzerinde deney yapıyor. Içerik tüketim alışkanlıklarının duygular üzerindeki etkisini ölçmeye çalışıyor. Önüne filtreler koyuyor ve neleri görüp neleri görmeyeceğine karar veriyor. Insanlık olarak anadilimizde yazılmış bir kitabın çevirisini okuyoruz.

En başa dönecek olursak, insanları korumak amacıyla hareket ettiğini söyleyen süper kahraman takımı Wathcmen’in tamamen denetimsiz olmasına isyan eden halk duvarlara “Who watches the watchmen?”i nakşediyordu. Haklıydı da, gözcüleri de gözleyen birileri olmalıydı. Watchmen’de gözcüleri denetleme/kontrol etme görevi devlete bırakıldı ve neticede Vietkong avlayan süper kahraman görmüş olduk.

Kullanıcılar olarak denetimde bizim de söz hakkımızın olması lazım gibi şeyler söylemek isterdim ama hükümetin internete DNS sproof çaktığı, internet sağlayıcısı TTnet’in PHORM‘la ortaklaşa insanları fişlediği bir memlekette yaşıyorum aq.

Madem gücümüz yetiyor neden bizim gibi olmayanları yok etmiyoruz hahahaha

Madem gücümüz yetiyor neden bizim gibi olmayanları yok etmiyoruz hahahaha

Basın Hürriyeti’ni konu alan Anayasa’nın 28. maddesi “Basın hürdür, sansür edilemez” diye başlıyor. Şüphesiz ki uygulamadaki sıkıntıları hesaba kattığımızda bir taraftarın ağzından dökülen tezahüratı andıran bu cümle bizi fazlasıyla yanıltabilir. Zira halihazırda cezaevlerinde 5’i imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü olmak üzere 64 tutuklu gazetecimiz var. Pek çoğu -hatta sanırım hepsi- ya Ergenekoncu ya da KCK’lı olmak suçlamasıyla içeride. Sebepler klasik; Silahlı terör örgütüne üye olmak, devletin güvenliğine ilişkin belgeleri tahrif etmek,  terör örgütü propagandası yapmak…

sticker_devlet_sansuru

Gezi Direnişi ile beraber “terör”ün tanımının aslında milyonlarca insanı bir anda nasıl kapsayabildiğini sanırım hepimiz gördük.  Hatırlarsınız, AB Bakanı Egemen Bağış’ın Gezi Parkı’nın boşaltıldığı gece Taksim’e gelmeye çalışan herkese terörist muamelesi yapılacağını ilan ettiği tweet’i kolektif hafızamıza kazındı. Dolayısıyla aslında “terörist” kavramının, devletin yönetimini ele geçirenlerce tekrar ve tekrar nasıl tanımlandığını artık biliyoruz. Ya da umarım biliyoruzdur. Bu geçmişte de böyleydi, şimdi de böyle, gelecekte de böyle olacak. O yüzden oyumuz Sarıgül’e. Şaka lan. Devleti yıkalım 🙂

Ifade özgürlüğü konusunda da Basın özgürlüğünden aşağıda kalır bir durumumuz yok. Sırf sayısı bilinmeyen, devletin resmi kurumları tarafından açıklanmayan tutuklu öğrenciler bile durumun vahametini gösteriyor zaten.

111006-parasiz-egitim-pankarti.Jpeg,hlarge

Bu yazının konusu aslında 2 ay öncesine kadar TRT’de çalışan bir arkadaşım. Bir basın mensubu. Ayrıca Gezi Direnişi zamanında kişisel sosyal medya hesaplarından paylaşım yaptığı için soruşturma açılan ve işten çıkartılan biri. Konu hakkında detaylar için 1, 2 ve 3‘e bakabilirsiniz.

İşten çıkarma yalnız başına bir şey ifade etmiyor aslında. Zira yaşanan şeyler sadece iş akdinin feshedilmesinden öte bir anlama sahip. Bir sabah 150 kişinin selamı sabahı kesmesi, görev yerinin ve görevin herhangi bir gerekçe gösterilmeden değiştirilmesi, iş arkadaşları tarafından aptallık ettiğinin söylenmesi, Facebook ve Twitter hesabının üstlerine verilmesi, soruşturma yapma yetkisi bulunmayan TRT Insan Kaynakları Dairesi Başkanlığı’nın soruşturma yapması… Böyle gidiyor.

Malum, direnişe destek veren kamu görevlilerinin fişlenmesi, dışlanması artık herkesçe kabul edilen, ilginç bulunmayan bir şey. Devletin yönetimini ele geçiren “savaşçı”nın kendisine rakip olarak gördüğü herkesi yok edebilme meşruluğu, Osmanlı torunu olarak geleneğimizdir.

İşten çıkartılan arkadaşım hukuken tüm imkanlarını kullanacak ve karşı davalar açacak. Ben de takipçisi olup, mümkün mertebe buradan güncel durumu aktarmaya çalışacağım. Bunun yanında kamu ve özel sektörde çalışan kişilerin sosyal medyada neler yazıp neler yazamayacağına dair artık net kuralların bulunması bizi ileride nasıl bir distopyaya götürecek, bunu da uzun uzun konuşmak lazım.

Özgürlük, isteyenlerin kamuda başörtüsü ile çalışabilmesidir, doğru. Ama aynı zamanda işinden çıkartılma korkusu olmadan, polisler tarafından dövülerek öldürülen 18 yaşında bir çocuk için devleti protesto edebilmektir.

Facebook, Nelson Mandela fotoğrafı paylaşan tüm sayfaları kapattı!

Facebook, Nelson Mandela fotoğrafı paylaşan tüm sayfaları kapattı!

Eğer Facebook 1960’lı yıllarda kurulmuş olsaydı, muhtemelen Nelson Mandela’nın fotoğrafını yayınlayan tüm sayfalar kapatılabilirdi.

Irkçı Apartheid rejimi, 1948 yılında gerçekleşen Güney Afrika Cumhuriyeti seçimlerinden sonra resmi olarak yürürlüğe girdi. Ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan Siyahları “adam etme” girişimi olan Apartheid rejimi, katliamlarla beraber sürdü.

Daha sonrasında çıkarılan yasalarla kurumsallaşan Apartheid rejimine karşı, African National Congress (ANC)’in silahlı kanadı olan  Umkhonto we Sizwe, 1961’den itibaren şiddet içeren eylemlere başvurdu. Misal bu örgütü Nelson Mandela kurdu. 1 yıl sonrasında da Güney Afrika Cumhuriyeti’ne döndüğünde tutuklanarak hapsedildi. 27 yıl hapis kaldıktan sonra, salıverilmesi için yapılan uluslararası kampanyanın ardından özgürlüğüne kavuştu, başkan seçildi, Nobel ödülü aldı falan filan. 

Misal bu yıl Nelson Mandela’nın hayatını konu alan bir film gösterime girecek. Hatta bazı sinemalarda cesur bir kararla Kürtçe dublajla gösterilecek. Çok tartışılacak, çok konuşulacak gibi görünüyor.

Fakat dediğim gibi eğer 1960’lı yıllarda Facebook olsaydı ve bugün Nobel Barış Ödülü sahibi olan Nelson Mandela’nın fotoğrafını o zamanlar Facebook sayfanızda paylaşsaydınız, içeriğiniz sayfanızdan kaldırılır ve devamında sayfanız kapatılırdı.

Geleceğimiz  yer belli; Facebook’un aktivistlerin, alternatif medya organlarının, Kürt siyasetçilerin ve BDP’nin sayfasını kapatması sansür müdür? Şurada, Director of Facebook Policy in Europe titri olan ve bu konuda Facebook’un en yetkili ismi olan Richard Allan’ın röportajı var. Sağ olsun Radikal’den Ezgi Başaran ulaşmış kendisine ve soruvermiş herkesin aklındaki soruları.

Röportajda Facebook’tan Richard Allan, sayfa kapatma ve içerik silme konusunda zorlu bir süreç sonucu ancak karar verebildiklerini, bu konuda kıstas olarak  uluslararası terörist listesinde yer alan şiddete bulaşmış örgütlerin simgelerini barındıran içeriklerine izin vermediklerini söylüyor. Ve ne kadar kaygan bir zemin olduklarını anlatmak için El Kaide örneğini vererek “keşke her şey bu örnekteki gibi siyah ve beyaz olsa” diyor.

Ancak işin aslı Richard Allan’ın söylediği gibi mi? Hakikaten sadece terör örgütü simgelerinin yer aldığı içerikler mi kaldırılıyor? BDP resmi bir parti  değil mi, neden sayfası kapatılmadan önce Türkiye ile iletişime geçilmiyor? Yahut geçiliyorsa bu neden açıklanmıyor? Facebook’ta içeriğin niteliği ile ilgili kararları veren kişilerin yetkinliği nedir? Insanların sosyal medyada konuşabilecekleri konuların sınırlarını terör örgütleri mi belirleyecek? Mevcut politik düzende, egemen aklın desenleriyle şekillenmiş sistemin tanımları üzerinden konuşmak/yargılamak ne kadar doğrudur? Gezi’ye giden yolun duvarlarında Uğur Kaymaz’ın, Cihan Kırmızıgül’ün, hapisteki minimum 700 öğrencinin, tutuklu gazetecilerin ve daha nice “terörist”in resimleri varken egemenin tanımladığı kavramlar üzerinden değerlendirme yapmak doğru mudur? Pek çok soru sorulabilir, malum.

Misal Nusaybin’de göstericilere saldıran asker/polis görüntüleri Facebook tarafından silinmiş. Sayfanın adminlerine de yetki kısıtlaması getirilmiş. Şüphesiz ki Nusaybin’de devlet uzantılarından dayak yiyen insanların -bu insanlar kim olursa olsun- görsellerinin Facebook tarafından kaldırılması sansürdür. Ki bu örneklerden sadece biri. Pek çok böyle örnek var. Özellikle Gezi Direnişi’nden sonra BDP’nin sayfasının kapatılması sonrası ayyuka çıkan bir sansür var.

Diğer taraftan Facebook bir sosyal mecra olarak kullanıcılarının söylediklerini kısıtlama hakkına sahip olmalı mıdır? Bu da örnek her kim olursa olsun tartışılması gereken bir konu. Zira çocuk  pornosu konusunda sıkça dile  getirildiği üzere, otoritenin yaptığı şey insanların çocuk pornosuna erişimini engellemektir. Ancak çocuğun istismarını  engellemeye dair alınan sonuç yok denecek kadar azdır. Dolayısıyla aslında efektif çözümler üzerine konuşmak gerekli. Zira bu haliyle sistem, sansürün meşrulaştırılması amacı taşımaktan öteye geçememektedir.

Konu hakkında Alternatif Bilişim’in akıl açıcı bir makalesi de burada.