Kaynak Yönetimi: Sineği Sikip Yağını Çıkartmak

 

Altta bir yurtdışı eğitim danışmanlığı firmasının asistan ilanı var. Lütfen detaylıca inceleyin, ibretlik zira.

2016-03-18_0039

Levant Education’ın aslında aradığı bir kişi değil, 3 departman; satış, pazarlama ve operasyon. Pazarlama faaliyetleriyle potansiyel müşterileri bularak lead yaratacak, satış faaliyetleriyle potansiyel müşterileri satışa çevirecek ve operasyon faaliyetleriyle satışa dönen/dönmeyen işlerin takibini yapıp arşivleyecek. Fakat verdiği ilanda bir “asistan” arıyor. Asistandan bunları yapması bekleniyorsa, müdür herhalde Babil Kulesi’ni yeniden inşa ediyordur.

Peki, hakikaten Levant Education’dakiler bu ilandaki işleri bir kişinin yapamayacağından haberdar değil mi? O kadar mı dünyadan uzaklar? Elbette değil. Temelde böyle ilanlar vermenin iki amacı oluyor anladığım kadarıyla. Birincisi, adayın bu işlerin tamamını yapamayacağının bilincinde olması, teklif edilecek cücük kadar maaşın kabul edilmesinde etkili bir neden oluyor. Ikincisi, aday iş tanımındaki görevlerin tamamını hiçbir zaman yerine getirecek vakte ve yetkinliğe sahip olamayacağı için işveren lehine sürdürülebilir bir gebelik durumu oluşuyor. Yeri geliyor maaşa zam isteyemiyor, yeri geliyor her gece 11’de çıkmayı sorun etmiyor falan.

Bildiğim taraftan örnek vereyim. Bazı bazı sosyal medyacı, dijital pazarlamacı ilanları görüyorum. SEO yapsın, CSS/html bilsin, Adwords/Facebook ads yalayıp yutmuş olsun, blog yazsın, görsel düzenleme yapabilsin, video montajlasın, stratejiden falan da anlasın, içerik üretsin, proje yönetme tecrübesi de olsun… Bu şartları sağlayan memlekette 10 kişi var, onlar da kendi işlerini yapıyor. Öyle olmasaydı da 3 bin TL karşılığında bu işi yapmazlardı. Kariyer sitelerinde farklı sektörler için benzer onlarca iş ilanı bulabiliriz, malum. Yani sorun sektörel değil. Iş yapma biçimiyle, zihniyetiyle alakalı. Dolayısıyla  “dünyanın en büyük 17. ekonomisi” olan Türkiye, rasyonellikle uzaktan yakından bağı olmayan bir işçi-işveren ilişkisi üzerine kurulu. Işveren, artık işçi ne kadar katlanırsa o kadar sömürme derdinde. Işçi, bir miktar tecrübe edinip daha iyi olabilecek bir yere kapağı atma derdinde. Fakat sorun zihniyet sorunu olduğundan, işçinin gideceği yer de gittiği yerden farklı olmuyor. Neticesinde 6 ayda bir iş değiştiren dev bir mutsuz çalışan ordusu ile kurumsallaşamadığı ve sürdürülebilir bir ekip oluşturamadığı için batmanın eşiğinde gezinen bir patronlar ordusu oluşuyor.

Memlekette kaynak yönetimi dediğin şey sineği sikip yağını çıkartmak. Bunu en iyi yapacak kişi de kariyer basamaklarını aslanlar gibi tırmanıyor. Işi iyi bilmesine gerek yok, patronun kaprislerini güncel etiketlerle bezeyip (proaktif, inovasyon, sinerji…) çalışanlara aktarabilsin yeter. O kadar ki, bence memleketin iş dünyasındaki en büyük sıkıntılardan biri şirketlerin hangi çalışana yahut teknolojiye ihtiyacı olduğu konusunda en ufak bir fikrinin olmaması. Yöneticiler bu konularda yönlendirme yapabilecek bilgiye haiz değil. 20 yıl önce bir yerlerden duyduğu şeyin halen geçerli olduğuna inanıyor.

Velhasıl, Türkiye’de bir işi ne kadar iyi bildiğinizin pek bir önemi yoktur. Önemli olan kimleri tanıdığınızdır. AKP’yle beraber sermayenin neredeyse hiçbir güçlükle karşılaşmadan el değiştirmesi bunun güzel bir göstergesi bana kalırsa. Bunun üzerine bir de “ama biz de onlara ekmek yediriyoruz gardaşım” pişkinliği eklenip olmadık işler, vizyonsuzluk, hafta sonu çalışmaları, aramalar, eğitim eksikliği, darlamalar vs eklenince çalışılacak en boktan memleketlerden biri olup çıkıyorsunuz.

Nefis bir örnekle bitirelim. Geçen sene, işinin önemli bir kısmı Türki Cumhuriyetler’de ihalecilik kovalamak olan biriyle toplantı yaptım. Işin büyük kısmını cemaat paslıyormuş. AKP, cemaatin üstünü çizince eleman battı. TR’nin özeti gibi.

Bir kahır olarak Türkiye’de iş kurma deneyimi

Türkiye’de iş kurmak, sistem oturtmak, iş geliştirmek, sektöre yenilik katmaya çalışmak falan epey zor, malumunuz.  Bu yazıda dilim döndüğünce son 6 aydır denk geldiğim KOBİ denyoluklarını anlatmaya çalışacağım ki yeni bir iş kurmak isteyen hevesli insanlar üç aşağı beş yukarı nelerle karşılaşabileceklerini görsün, bilsin.

Kısaca bir bilgilendirme yapmak lazım evvela. Ben bir sosyal medya ajansında çalışmaktaydım. Halen daha freelance olarak bu işi yapıyorum. Ancak çalıştığım ajanstan ayrıldım. Hanımımla beraber -ki işin çoğunu o üstleniyor sağ olsun- tekstil işine girdik. B2B bir hedef kitleye, ürünümüzü satıyoruz. Ancak 6 aydır fiilen içinde olduğumuz, 2 yıldır fikren ilerlettiğimiz bu işte pek çok sorunla karşılaştık. Genel olarak bu sorunları anlatmak istedim ki, yeni bir işe girişecekler nelerle karşılaşabileceklerini az buçuk tahmin etsin, ona göre gard alsın.

1. Teknoloji kullanımı sıfır sıfır sıfır. Misal, yaptığımız işte bize bir lojistik partneri lazım. Sağ olsun Linkedin’de ufak bir araştırma sonrasında birileri aracılığıyla bağlantıda olduğum büyük kargo firmalarının yöneticilerine ulaşabildim. Bunlar Aras Kargo, MNG ve Yurtiçi Kargo. Elimde alternatifler de olsun diye diğer kargoculara da sitelerindeki iletişim formları ya da info mailleri aracılığıyla maruzatımı anlattım, cevap istedim. HİÇBİRİNDEN CEVAP GELMEDİ. Bu şirketler de öyle ufak falan değil. Misal biri Sürat Kargo. Aşağıdaki görselde bu arkadaşların Türkiye’deki şubeleri işaretli. 2015-08-29_1800

İnsan bu kadar şubesi, yüzlerce çalışanı olan şirketten en azından maile dönüş bekler değil mi? Beklemeyin.

Şunu da anlatmadan geçmeyeyim. Adamın birinden numune alacağım. Herif yolladı bana numuneleri. Para yatıracağım adama. 40-50 TL bir şey. Adamdan hesap bilgilerini istedim eft için. Adını soyadını yazdı sadece vatsap’tan. Abi iban falan lazım dedim. Bu sefer de Akbank yazdı. Sanki Prens Çarls amk oğlu. Birkaç kez daha sordum, yazmadı. Ben de yatırmadım parayı. Şimdi insan şunu düşünüyor, bu arkadaşın fabrikası var. İlla ki bir şeyler alıp havale ya da eft ile buna para yollayarak iş yapan birileri vardır, tek değilimdir. Bu arkadaş nasıl hayatta kalıyor? Hakikaten uzunca bir süre bunu düşündüm.

2. İş yaptığınız insanlardan planlı çalışma beklemeyin.  Yaptığımız iş için bir atölye kurmamız gerekti. Uzaktan bir akrabam varmış, makineyi ondan aldık. Ben bu arkadaşın tükkanına gittim. Elemanla muhabbet ettik bir yarım saat. Bu yarım saat içerisinde en az 20 telefon geldi. Her seferinde “he tamam var abi, mgc300 değil mi, tamam yolluyorum” ciddiyetinde konuşmalar oldu. Ve bu arkadaş tek birini bile önündeki kağıda yazmadı. Sonradan beni bu arkadaşla tanıştıran kişi “o he der ama sen yine bi daha söyle, unutur” dedi. Yani adam aslında telefonda konuşurken sadece he diyor, başka bir sikim yapmıyor. İlla ki bir daha bir daha aramak zorundasın işin çözülene kadar. Genel olarak bu işte denk geldiklerimin çoğu böyle. Sistemli, planlı çalışma sıfır. Hammadde aldığımız insanlardan tut, makine parçası aldığımız kişilere kadar tamamı bu şekilde çalışıyor.

3. Sürdürülebilir bir iş yapma yöntemi olarak yalan söylemek. Bu sadece tekstil özelinde değil elbette. Dijitalde de en fazla kullanılan yöntem. Karaktersiz bir memleket olduğumuzdan, iş yaparken en fazla kullandığımız yöntem yalan söylemek. Misal herife parayı yatırıyorsun, malı yollayacak 1 gün sonra. Arıyorsun telefonunu açmıyor. Bazen telefonunu kapatıyor. Sonra cenazemiz vardı, babama kamyon çarptı gibi sikko yalanlarla günü kurtarmaya çalışıyor. Daha geçen gün başıma geldi. Organize sanayide birinden fiyat aldım telefonla. Ürünü görmek için kalktım gittim (çünkü ya numunesini kargoya verebilecek kadar kafası çalışmıyor ya da para kazanmak istemiyor). Herifle oturduk ve bana telefonda verdiği fiyatın fazlasını istedi. Telefonda böyle demedin dedim, tartıştık, çıktım.

Genel olarak söyleyeceklerim bunlar. Vergidir, devlettir falan girmiyorum o işlere. Zaten yazılmış onlarca şey var.

Velhasılı, Türkiye’de iş yapmak zor. Sen istediğin kadar çılgın CRM tool’ları kullan, altyapını düzgün kur, görünür ve ulaşılabilir ol, sürdürülebilir çözümler üret fark etmez, bu davarlarla iş yapmak zorundasın. Ama insan bunları gördükten sonra şunu da sık sık söylüyor kendine; “Bu öküzler batmıyorsa, ben de batmam herhalde” 🙂

Yeni Instagram filtresi Mavi Muammer ve Türkiye üzerine oynanan oyunlar

San Fransisco’da soğuk bir gündü. Gökyüzü sarı bir filtreyle örtülü gibiydi. Kevin, “bugün Instagram’a az foto yüklenir herhal” diye düşündü. Elindeki, dikine kesilmiş ve tuzlanmış salatalıktan bir ısırık alıp yürümeye devam etti. Akşam olunca admin paneline girip o gün Instagram’a kaç foto yüklendiğine bakabilirdi. Instagram şirketinin aslanlar gibi bir ortağı olduğunu hatırlayınca sevindi, salatalıktan bir ısırık daha aldı. Adımlarını hızlandırdı. Sevinçle yürüyordu. Şirkete varınca, ortağı Mike’a müthiş fikrini açıklayacaktı. Instagram Ar-Ge ekibi yeni bir mavi filtre bulmuştu. Gökyüzünü nefis gösteriyordu. Bu yeni filtreye güzel bir isim bulmuştu. MAVİ MUAMMER. Instagramı en falza kullanan ülkelerden biri kimdi? Türkiye. Peki bu memleketteki insanların aklını alacak, şirketimiz için büyük sempati uyandıracak Türkçe bir isim kullansaydık, markamız için en hayırlısı olmaz mıydı? Hem isim bulması için ajansa para vermekten de kurtulurdu. Bir taşta iki kuş. Türkiye’yi tanıyordu, Niğde’de 3 ay kalmıştı. Yabancı bir filmde Türkiye, Istanbul, Türkler gibi bir şey geçince nasıl gururlandıklarını görmüştü. Sırf Türk mafyasını anlatıyor dedikleri için Jean Christophe Grange’nin Kurtlar İmparatorluğu romanından 3 tane alan okuma yazma bilmez kahveci İmdat Dayı’yı hatırladı. Mavi Muammer filtresi konusunda müthiş bir iş yaptığını düşündü tekrardan, gülümsedi. Şirkete varmıştı.

Kendisi hariç sadece Mike’ın kullanabildiği asansörün önünde bekliyordu. Asansör kapısının üstüne “Only Boss” yazdırmıştı 2 hafta evvel. Koskoca Instagram’ın sahibiyiz, o kadarcık lüksümüz de olsun bir zahmet diye düşündü. Mike’la beraber Instagram’ı kurduklarından beri Kevin’in sırtı yere gelmiyordu. Normalde sayısalcıların yüzüne bile bakmayacak milyon manita yapmıştı o tipiyle. Üniversitede öğrenciyken muhabbet ettiği bir kadının bir anda koşarak kaçtığı geldi aklına. Gözleri yaşardı. Sayısalcılık, yokluğun başkentiydi. Kendisine tahsis edilen bir asansörde olmanın verdiği kıvançla “en iyi üniversitenin amk” dedi. Patronlara ait olan 6. kata varmıştı. Asansörden çıkarken hemen karşı masanın üstündeki ketıl’ın açık olduğunu gördü. “Yav şu amnakodumun makinesini açık bırakma be Mike. Deveye bu kadar söylesem elektrik profesörü olurdu şerefsizim” dedi ve ketıl’ı sertçe kapattı. İçeriden “Gel hele gel, bahele ne yaptım?” diyen Mike’ın sesindeki heyecanı adeta görebiliyordu. Montunu ve kaşkolunu portmantoya asıp içeri gitti. Mike’ı elleri arkasında, ayakta buldu. Yüzünde pis bir gülümseme vardı. Yine şirket harcaması olarak gösterip vergiden düşebileceği bir şey almıştı belli ki. Hep elleri arkada, mal gibi gülümseyerek “bahele ne yaptım?” derdi böyle olunca. Mike, 32 dişi de görünecek şekilde gülümsemesini genişleterek ellerindekleri gösterdi. 2 tane iphone 6 almıştı.

– Bedava olum, dedi Mike, keriz malı bu, vergiden düşürdüm.

Kevin, sevinmiş gibi yaptı. Ruhu fukaraydı Mike’ın. Milyar dolarlık şirket sahibiydiler, lazım gelse ada bile satın alabilirlerdi. Fakat Mike’ın kalitesi bir milim dahi artmamıştı. Kör tadıma soksan viskiyle oralet arasındaki farkı anlamazdı sığır.

– İyi yapmışsın abi. Devlet esnafı sikmeye kalkarsa esnafın da eli armut toplamıyor, dedi Kevin. Bir an önce Mavi Muammer’den, yeni filtreden bahsetmek için yanıp tutuşuyordu.

– Gel şimdi de benim sürprizi anlatayım, dedi.

Mike, tümü cam olan ofisteki uzun toplantı masasına otururken iphone 6’yı ceketinin iç cebine koydu. Gülümsemesi hala suratındaydı. “Anlat bakalım, hangimizin sürprizi daha iyiymiş görek?” dedi Kevin’a. Mike, tam bir andavallıydı. Kevin, hala Instagram fikrinin Mike davarının aklına nasıl geldiğini, mobil dünyadaki bu büyük boşluğu dışarı çıkarken pantolon giymeyi unutabilen bu sığırın nasıl gördüğünü merak ediyordu. Gerçi kabul etmek lazımdı ki, fikir o kadar da inanılmaz değildi. “Facebook’un sadece fotoğraflısı” demişti Mike. Neticede oydu hakikaten de. Fakat nasıl bu kadar tutmuştu. 100 küsür milyon kullanıcıları vardı. Instagram şuna benziyordu; Meydan Larousse’un sadece A-B-C harflerinin olduğu ciltleri alıp ismini değiştir ve sat. Insanlar nedense yeni bir şey bulduklarını kabul etmişlerdi. Kevin ve Mike’ın canına minnetti. Sanki taş atmışlardı da kolları yorulmuştu. Kevin, Mike’ın tam karşısındaki sandalyeyi çekip oturdu.

– Bizim Ar-Ge ekibi gökyüzünü müthiş gösteren bir filtre bulmuşlar. Hava nasıl olursa olsun fotoğraf yaylada çekilmiş gibi görünüyor. Ben ona isim buldum.

– Nedir?, dedi Mike, meraklanmıştı.

– Mavi Muammer.

– O ne yav? Habeş maymunlarının reyisi mi? dedi ve pis bir kahkaha attı.

– Mike, sen niye böylesin be kardeşim. Instagram’dan İP’lere bakmıştık geçen ay. Hatırladın mı? En büyük müşterilerimizden biri Türkiye. Mavi Muammer de Türklerin iyi bildiği bir Türk filmin adı. Biliyorsun ben Türkiye’de kaldım 3 ay. İnsanını tanırım. Bir gavur filmi Türkiye’de geçsin, bir filmde Istanbul desinler, Türk mafyası desinler, acayip hoşlarına gider. Biz de o damardan gireceğiz olaya. Instagram yeni bir filtre çıkarmış, adı da Mavi Muammer’miş diye dilden dile yayılacak. Kullanıcı sayımız artacak. Bloglarda yazacaklar, PR’ımız olur. Ajansa da isim bulması için para vermeyeceğiz. Nasıl fikir? dedi Kevin. Sesi dingindi. Mike’ın suratına baktığında bir endişe ifadesi yakaladı.

– Kevin, biz dev bir şirketiz. Bazı şeyleri iyi düşünmek lazım. Şimdi ben siyasete sık sık bakıyorum. Altın fiyatları ne durumda, siyasi kriz olursa parayı neye yatırmak lazım falan. Gördüğüm bir şey var. Türkler çok güçlendi. 3. havaalanı projesini duydun mu? Aklın durur yeminle. Yeni filtreye Mavi Muammer adını vererek dünya kamuoyunda da kabul gördükleri imajını yaratırsak, Başkan Obama bizi falakaya yatırır. Bir Allahın kulu su vermez şerefsizim.

Mike haklıydı. Kevin bir şeyler söyleyecek gibi oldu ama sustu. Camın ardında uzanan şehre baktı. Günün bu saatleri için fazla sakindi. Dışarıyı izlerken yavaş yavaş yüzüne bir gülümseme yayıldı.

– Instagram filtreli pimapen cam işine mi girsek?

Türkiye online denyoluk haritası

Türkiye online denyoluk haritası

Geçen, ABD online nefret haritasıyla ilgili bir araştırma paylaşmıştım. Çuvaldızı da kendimize batıralım ki arkamızdan küfretmesinler. Misal Twitter hesabından “ateistlerin yok edilmesini” salık veren AKP Ankara Il Yönetimi’nden Mahmut Macit güncel ve iyi bir örnek. Image Mahmut Macit iyi bir örnek, çünkü iktidarı ve çoğunluğu temsil ediyor. Eğer ki Mahmut Macit bu tweet’lerinden ve buna bağlı olarak basında yer alan yazılardan sonra AKP tarafından görevden alınsa ya da bıyık kesme cezasına çarptırılsa yahut Melih Gökçek’in kankası olma cezası verilse bu yazıya konu olmayacaktı. Zira o zaman “he ya münferitmiş” diyebilirdik belki. Lakin öyle olmadı. Olmayacak da. Çünkü Tezer Özlü’nün dediği gibi “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi”, pek çokları için. Türkiye öyle farklı bir ülke ki, -yine Mahmut Macit abimin üzerinden ilerlersek-, ırkçılık-faşizm-ateizm üçlemesinin nasıl bir kategorik bağa sahip olduğunu, ateistleri Kızılay’ın ortasında sallandırmak için savcıların hangi kanun, nizam, intizam kurallarına binaen göreve davet edilebileceğini yahut ateistleri tecavüze uğramış tipler olarak tanımlayan/”cezalandıran” birinin psikolojik durumu hakkında konuşamazsınız. Söyleyebildiğiniz şey  “öyle de konuşamasın lan, el insaf” oluyor genellikle. Liseli kavgasında “anama küfretme lan” eşiği vardır ya, onun gibi. Önce bir mantıklı zemine inelim amk, sonra kalanını konuşuruz. Geçenlerde bir arkadaşım anlattı, Kongo iç savaşı sırasında savaşçılar, cesaretleri ve güçlerini artıracağına inandıkları için pigmeleri avlayıp yiyorlarmış. En sonunda kabilesini temsilen bir pigme, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne başvurup  “Abi bi konuşun, bizi yemesinler amk” demiş. Çizgiyi buradan çekmek lazım, tartışmaya mahal vermeyecek şekilde. Önce bizi yeme, Kızılay’da sallandırma, sonrasını konuşuruz. Türkiye’de siyaset “hayatta kalma” savaşıdır. Kürtler, Ermeniler, Aleviler, Gayrımüslimler… Bilirler ki eğer net çizgiler çekerek kendilerini savunmazlarsa hayatta kalamazlar. Bir başkası için felsefik, siyasi ya da sosyolojik birer tespit olan şey, azınlıklar/ezilenler için hayatta kalabilme koşuludur. Misal, yeterince yavşaksanız Alevilerin kapılarının tebeşirle işaretlenmesini, AKP ile birlikte daha da egemen hale gelen Sünniliğin güncel izdüşümü olarak yorumlayabilir, “abi benim de içkime karışıyor bunlar” sığlığıyla AKP’ye laf çakmak için kullanabilirsiniz. Fakat Alevi böyle yapmaz. Gider bir silah alır. Mümkünse büyük bir silah. Image Madem memleketin online denyoluk konusundaki güncel örneklerine bakıyoruz, 3 gün evvel Furkan Coşkuner adlı aslan parçasının Sevan Nişanyan’a, sonunun Hrant Dink gibi Agos Gazetesi önünde alnında bir kurşunla biteceğine dair yazdığı enfes tweet’le devam edelim. Furkan kardeşimize bir şey olacak mı bu tweet’i yazdığından dolayı? Elbette ki olmayacak. Tweet yazdığı için ancak Fazıl Say, Sevan Nişanyan gibi Allahsızlar ceza alır bu ülkede. En güzel tepki de “kutsalıma hakaret etme”dir. Alevilerin evleri işaretlenir, parasız eğitim isteyen çocuklar bilmem kaç yıl hapis cezası alır, Başbakan “afedersiniz Rum” der, askeriyede arkasında Türk bayrağıyla poz veren çocuk 2 gün sonra  bir gazeteciyi sırf Ermeni olduğu için öldürür, 90 yaşındaki kadına Kürtçe ağıt yaktığı için dava açılır… Ötekiysen başına her şey gelebilir, makbul olan budur. Ama Müslümanlıkta sıkıntı var dersen “gerçek halk”ın kutsalına hakaret etmiş olursun. Yine denk geldiğim güncel örneklerden biri Metin Lokumcu’nun ailesinin açtığı tazminat davası. Zamanında sosyal medyada çokça yer bulmuştu, o nedenle “online denyoluk”la bağlantılı kabul edilebilir. Malum, emekli öğretmen Metin Lokumcu Hopa’daki gösteri sırasında polis şiddetine uğrayarak öldürüldü.  Ailesi tazminat davası açtı. 22 Mayıs’ta, yani 5 gün önce Içişleri Bakanlığı savunmasını verdi. Savunmada şahane cümleler var, misal; “Hem devletin kamu düzenini bozmak için eylemde bulunup hem de yaralanınca ya da vefat edince devletten tazminat talebinde bulunulması hukuk sisteminin koruduğu bir hak olmamalıdır”. Olur da bir gösteriye katılırsanız ve polisler sizi öldürürse, siz suçlusunuz. Konuyla ilgili Sendika.org’de yayınlanan yazı şurada. Image Sonuç: Baş aşağı  şekilde Türk bayrağı tutan arkadaş çok farklı. Bence bu memleketi o kurtaracak.

“Denyolar asla ölmez, sadece şekil değiştirir!”

“…terör örgütünün yürüttüğü çalışma sadece dağda, bayırda, şehirde, sokakta, gece arka 
sokaklarda haince pusu kurarak yaptığı saldırılardan ibaret değil, sadece silahlı terör değil. 
Bunun bir başka ayağı daha var. Psikolojik terör var, bilimsel terör var. Terörü besleyen arka 
bahçe var. Bir başka ifadeyle propaganda var, terör propagandası var.  Neyiyle veriyor, belki resim yaparak tuvale yansıtıyor. Şiir yazarak şiirine yansıtıyor, günlük  makale, fıkra yazarak oralarda bir şeyler yazıp çiziyor. Hızını alamıyor terörle mücadelede görev  almış askeri, polisi doğrudan çalışmasına, sanatına konu yaparak demoralize etmeye çalışıyor.  Terörle mücadele edenle bir şekilde mücadele ediliyor, uğraşılıyor. Terörün arkadan dolanarak  arka bahçede yürüttüğü faaliyetler ki arka bahçe İstanbul’dur, İzmir’dir, Bursa’dır, Viyana’dır,  Almanya’dır, Londra’dır, her neyse, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur.  Şimdi dağdaki ile belki kırsaldakiyle mücadeleniz kolay bana göre ama bu arka bahçede ayrık  otu ile tereler birbirine karışıyor. Hepsi yeşil renkte görünüyor. Birbirine karışıyor, kimisi zehirli, kimisi faydalı. Hangisinin faydalı, hangisinin zehirli olduğunu ancak yiyince anlıyorsunuz.”

Eski İçişleri Bakanı Idris Naim Şahin’in 26 Aralık 2011’de polis sempozyumunda yaptığı konuşmadan.

Elektronik Müzik ve Tapınma Kültürü

Elektronik Müzik ve Tapınma Kültürü

Kendi gibi olmayana tahammül gösterebilme erdeminin pek sık rastlanmadığı memleketimizde, müzik bağnazlığının da hat safhada olmasına şaşmamak lazım. Dinlenen müzik türüne tapınma derecesinde bağlanmak, özne gençler olduğunda beklenilir ve sevimli olabiliyor. Fakat bu tapınma durumunun yalnızca gençler arasında var olduğunu söylemek fazla iyimser bir bakış olur. Madem ki toplumun büyük bir kesimine sirayet etmiş bir sorunun, mantıksızlığın varlığını kabul ediyoruz, o zaman bu sorunun kaynağı olan tapınma kültürü üzerine iki kelam laf söylemek elzemdir.

70’lerde çekilen Yeşilçam filmlerindeki bıçkın mahalle delikanlılarının racon kesmek, posta koymak için kullandıkları “Caz yapma lan” tabiri, arabesk kültürü ile yoğrulmuş bir toplumun nispeten daha komplike bir türe karşı aldığı bağnaz tavrı, “tapınma kültürü” ile ilişkilendirmek için iyi bir örnektir. Bu bağnazlığın müsebbibi olarak müzik türünü, onun nota formülizasyonunu ya da enstrüman yelpazesini görmek pek mantıklı değil. Daha dipten, daha derinden ilerleyen bir sorun var ortada. Roland Barthes’in şöyle güzel bir cümlesi var; “Faşizm, konuşma yasağı değil, söyleme zorunluluğudur“. Seni susturan şey zaten faşizmdir, bu açık. Asıl önemli olan, dipten derinden beslenen, faşizmin yeniden üretilmesine neden olan şey, yargılanmaktan korkarak söylemek zorunda kaldıklarındır. Toplumun ötekileştirdiği bir grubu savunmaya başlarken evvela, bismillah gibi “Ben eşcinsel/Kürt/Alevi değilim ama…” cümlesi ağızdan dökülmeye başlar, konuşmacı ötekilerden olmadığını beyan eder ve ardından söylemek istediğini söyler. Barthes’in işaret ettiği şey, tam da bu “derin faşizm”dir. Türkiye gibi kapalı toplumlarda bu derin faşizmi yaratan şey, yerel değerlere kutsiyet atfederek bir tapınma kültürü oluşturmakla kolayca sağlanabilir. O vakit milli maçı izleyen 40.000 kişi hep bir ağızdan “Avrupa, Avrupa duy sesimizi, işte bu Türklerin ayak sesleri” tezahüratı yapabilir, Kürt sorunu için “Amerika fişfikliyor Kürtleri, ondan sıkıntı oluyor” cümleleri kurulabilir ve hayatı boyunca türkü ve arabesk haricinde hiçbir tür dinlememiş adam “Caz yapma lan” cümlesini rakiplerine posta koymak için kullanabilir. Zira, tapınma kültürüyle yoğrulan kişi için “Ben” olarak tanımladığı ve kendini ait hissettiği her şey tartışmasız en iyidir, gerisi önemli değildir.

Kişiyi, bireyden ziyade bütünün küçük bir parçası olarak gören otorite, tapınma kültürü yardımıyla belirli hedefleri toplumsal değerlere dönüştürür. Siyasetle ilgilenmek istiyorsan milliyetçi ol, müzik dinlemek istiyorsan türkü dinle, inanacaksan müslüman ol, sevişmek istiyorsan heteroseksüel ol, Avrupa’ya ne kadar güçlü olduğunu göstermek için futbol oyna… Neredeyse bir asırdır toplumun bilinçaltına işlenen bu sanal değerler neticesinde Türkiye’deki büyük çoğunluğun haritasını bir çırpıda ortaya koymak mümkün. Bu değerlerin biraz dışına çıkıldığında ise alt kültürlerle karşılaşmaya başlıyoruz. Günümüz alt kültürlerinden elektronik müzik de -gerçi hala alt kültür demek ne kadar doğru orası da tartışılır- yazıya bu şekilde dahil oluyor.

Hikaye yine müziğin Kâbesi İngiltere’de başlıyor. Sanayi devriminden sonra inanılmaz bir hızla değişen teknoloji ve sanat, müziği de etkiliyor. Sesin yapısı üzerine yapılan bilimsel araştırmalar, 1. Dünya Savaşı ile ortaya çıkan dadaist ve sürrealist sanatçılar tarafından insanlığın ortak aklına ekilen nifak tohumları ile birleşince başta çok karmaşık görünmese de müziğe yeni bir form kazandırıyor. Başlangıçta dönemin genel müzik algısına oranla çok daha “anlamsız” olan tür; hip hop, trip hop gibi nispeten daha anlamlı ve düz türlerle yaşam mücadelesini devam ettiriyor. Elektronik müzik, diğer türlerin icrası için zorunlu olan “enstrüman zanaatkarlığı”nı -yazar bu şiirde geleneksel algıyı kastediyor- gerektirmediğinden Aphex Twin, Autecre, Boards Of Canada gibi dâhi birkaç müzisyenle beraber bir anda sınırsız bir türe dönüşüyor. Tabii deneyselliğin dibine vurulduğu dönem de bu noktada başlıyor. İDM, breakcore gibi salt elektronik alt türlerin yanında, deneysel cazdan klasik müziğe, rock’tan swing’e kadar pek çok tür de elektronik müzik ile birleşerek yeni formlar halinde karşımıza çıkıyor. Çernobil’de kaydettiği manyetik rezonansların saf sesleri ile müzik yapan Jacob Kirkegaard gibi sanatçılarla beraber müziğin sınırlarında dans eden ve noise gibi müzikten ziyade sanat diyebileceğimiz türler ile günümüze ulaşan elektronik müzik, kendini yenileme konusunda teknolojik yeniliklerden ileri gelen büyük bir avantaja sahip durumda.

Moderat “Rusty Nails”

İnternetin hayatımıza girmesiyle inanılmaz hızlara ulaşan bilgi akışı, çoğu elektronik müzik icracısının fikri eserlerdeki mülkiyet kavramı konusunda takındığı “Yaşasın Korsan!” tavrıyla birleşince -misal The Flashbulb son albümünü bir torrent sitesinden yayınladı- elektronik müzik üretimi de inanılmaz boyutlara ulaştı. Gerçi bu noktada tüketim çılgınlığının çok sert yaşandığı elektronik müziğe bir eleştiri getirmek mantıklı. Zira 10 yıldır müzikle uğraşan adamın 128 Kbps ile kaydedilmiş diskografisinin 5 gb tuttuğunu gören insan, artık pek az şeye şaşırır oluyor.

Making of “The Prodigy – Smack My Bitch Up” in Ableton by Jim Pavloff

Yukarıdaki videoda Jim Pavloff adlındaki bir DJ, Ableton Live programı ile Prodigy’nin Smack My Bitch Up parçasını sıfırdan yazıyor. Orijinal parçalardan alınan sample’larla oynanarak yapılan parçanın videosu, “nasıl oluyor lan bu işler”i merak edenler için faydalı olabilir.

Müziğe yeteneği olduğu halde “enstrüman çalma”ya yeteneği olmayanların -yazar bu şiirde de geleneksel algıyı kastediyor- bir programcık, biraz yaratıcılık, bir sürü emek ve bir ses sistemi yardımıyla kolayca icra edebildikleri elektronik müziğin memleketimiz sathında yalnızca trance gibi çok sınırlı ve sıkıcı bir türe indirgenmesi acı olsa da gerçektir. Bir de işin “Ben bilgisayardan çıkan vicuvv vicuuvv sesini dinlemem abi” boyutu var ki, bu, Karl Marx’ın Das Kapital’i için “E neticede kalem kağıtla yazılmış bir metin ne kadar ilginç ve yaratıcı olabilir ki” demekle eşdeğerdir. Müziğin formunu eleştirmenin bir manası yok. Dinleyiciler olarak bizim derdimizin içerikle, ruhla alakalı kısımda olması gerekir.

Trifonic – Parks On Fire

Dünya değişirken, yaşamlarımız değişirken, fikirlerimiz değişirken müziğin değişmemesi imkansız. Değişime ayak uydurmak bir zorunluluk değil tabii ki, ama ona bir şans vermek çok da zor olmasa gerek. Nietzche’nin dediği gibi;

“Müziksiz bir hayat hatadır”.